Nerede Başlar Nerede Biter?

Nerede başlarsın ey özdeğer?
Kibre dokunan sınırın nerededir?

Nerede başlarsın ey merhamet?
Katı bir ruha dönüşen sınırın nerededir?

Nerede başlarsın ey sadakat?
İhanete geçtiğin nokta nerededir?

Nerede başlarsın ey şefkat?
Aşırı vericilik ile sınırın nerededir?

Nereden çıkıyor bu putlar?

İbrahim!
Baltan nerede?

Ya putlarını balta sananlar,
Onlar neredeler?

Ben neredeyim Ya Eyüp?
Sabrın mı içimdeki, yoksa korkudan mı bu dilsizliğim?

Yunus,
bekle beni
Ben de kaybettim beşere inancımı
Bu yüzden balığının karnındayım

Çünkü burası da sessiz, karanlık, sıcak ve boğucu.

Söyle bana ey Hacer
Safa neresi Merve neresi?
Rüyamda duyduğum o seste mi?

Herkesin Safa’sı ve Merve’si içinde midir ?
Acaba can yakıcı döngülerinde midir?
Peki zemzem oralarda mı gizlidir?

Korktum be Musa,
Ben de korktum yalnız yürümekten
Kızdım kendime
Nedir içindeki bu bitmek bilmez manevi yoldaş arayışı
Dayın öldü, artık kabul et dedim.
Aciz misin,
Allah varken yalnız mısın dedim.

Utandım be Musa
İnan ki sen olmasan,
Harun’un olmasa,

Babası terk etmesine rağmen,
Annesi terk etmesine rağmen,
İki kardeşi gözünün önünde ölerek terk etmesine rağmen,

Geride tek bir kardeşi daha olduğu için tüm varlığı ve neşesi ile bu hayata tutunan tek sağlıklı o yavru köpeğin,
son kardeşinin de hastalanıp yanından ayrılmak zorunda kalması ile kaçıp gidişini görmesem,

Ölüm ile burun buruna gelen avuç içi kadar o hasta köpeğin,
onun gözlerine bakılarak, sessizce “diren, Allah bizimle” denile denile hayata nasıl döndüğüne tanık olmasam,

Yuvasına döndüğünde kaçıp giden kardeşinin örtüsünü koklarken yüzündeki o hüznü, başını kimsesizce yere bırakışını görmesem,

Tüm benliğim ile orada hıçkırıklara boğulmasam,

Ve sonra, onun hayata devam edebilmek adına ilk önce korktuğu,

Ama sonra yoldaş olduğu kocaman erkek ve dişi köpekler ile eğlendiğini gördüğümde içim kıpır kıpır olmasa,

Tam bu kelimeleri yazarken bir çay bahçesinde,

O’nun emaneti bir anda gelip kafasını bacağıma koymasa

gözlerime öyle bakmasa,

Bu utanç beni diri diri toprağa gömerdi.

Sen ki ihtiyaç duydun Harun’a
Ben de rahatladım.

Sen ki boğuştun suçlulukla
Ben rahatladım.

Ama sen ki bir anı Allah’a ihanet sanarak yapıştın Harun’un boynuna,
İşte o vakit ben seni daha iyi anladım.

Korktun mu İsmail?
Babanın elleri arasında boğazına dayanan o bıçaktan için titredi mi?

O küçücük kalbine Yüce Allah’ı nasıl sığdırdın be İsmail!

Ben de bildim be Meryem.
Ben de bildim kimse ile konuşmadan,
tek bir lokma yemeden temizlenmek nedir iftiralardan.

Onurun ve namusun beden ile sunulan bir şey olmadığını,
Yalnızca Rabbin Aşkı ile ilgili olduğunu ben de anladım.

Ve sükûnetin,
bastırılmaktan ve bir cevap beklemekten uzak bir hâl olduğunu,
şükür ki sonunda ben de hissedebildim.

Süleyman,
Sen de mi sayfalarca kelimenin Rab izin vermedikçe başka bir kalbe asla sirayet edemeyeceğini anlamıştın?

Hayvanlarla yoldaş oluşun bundan mıydı?

Onca kalabalığın arasında koşturup sana gelen o canlar ile konuşmak isteyişin bundan mıydı?

Değerli ve masum bir sevgiye layık olduğunu özdeğerinden önce onlar sayesinde mi hissetmiştin sen de?

Dilsizlerin dili mi olmuştun?

Peki Süleyman,
masumların sevgisinden mi vardın O’na,
Yoksa O’nun sevgisinden mi girdin masumların kalbine?

Mümkün mü Hatice?
Muhammed (s.a.v) olmayana da güvenmek mümkün mü?

O gün korkudan titremesiydi değil mi seni kuşatan o samimiyet, o güven?

Onda gördüğün canlı kanlı o hâldi değil mi?

Hakikatin ağırlığını kabul ederken ki korkusuna inat mücadeleye devam edişiydi değil mi?

Muhammedü’l-Emin oluşunu bir an bile unutmayışın, onun gözlerinde biriken bütün bu hâllerin tezahürüydü, değil mi?

Peki ya sen Ömer?
Öfkeni nasıl dönüştürebildin öyle?

Mazlumlara sığınak olan şefkatini ve
zalimlere korku salan öfkeni aynı bedene nasıl sığdırabildin?

Zıt duyguları aynı ruhta böylesine işlevsel nasıl taşıyabildin?

Adaletsizliğe delirirken,
sabrını ve sükûnetini nasıl ilmek ilmek örebildin?

Fatıma, Fatıma..
Baban yaralandığında cesur savaşçı Ali’nin gözlerine nasıl öyle dimdik bakabildin?

O bakışın ile “babamın önüne neden atılmadın” diye nasıl hesap sorabildin?

Peki ya sen Ali?
Şefkatini ve sevgisini aldığın,
Küçük bedeninle ilk inananlarından olduğun Muhammed’in Ayşe’si ile karşı karşıya gelince içinin yangınını nasıl durdurabildin?

Ayşe..ah be Ayşe..
Fitne her yanını sarmış iken ruhunun sıkışmışlığı ile nasıl başa çıkabildin?

Ruhunu kemirmeye çalışanlara karşı nasıl haykırmadan durabildin?

Yusuf, Yusuf’um
Sen söyle

O kuyu da Yunus’un balığının karnı gibi karanlık ve boğucu muydu?
Yoksa bizim kuyu sandığımız şey Rabbin cenneti gibi miydi?
Kuyudan çıkacağını bilemeden bekleyebilmeyi o küçücük bedenine nasıl açıklayabildin?

Mısır’a sultan olmak mıydı kuyudan çıkışın yoksa O’na yâr olmak mı?

Peki güzelliğin de ahlakın gibi dillere destan iken, nasıl kibre bürünmemeyi becerebildin?

Rüyaların mıydı seni o zindandan çıkaran,
Yoksa tâbi olacağın iftira sınavın mı?

Ya Muhammed (s.a.v),

Sana inanmayacak olduklarını bile bile sabırla davanı yaymaya nasıl devam edebildin?

Allah kalbinin yumuşaklığını inandık gibi yapanlara karşı ne güzel korumuştu değil mi?

Annen yoktu Muhammed,
Baban yoktu,
Hamza’n gitmişti,

Koca koca insanlar zulmetmişlerdi sana küçücük bir kız çocuğunun üzerine kapanmasını görmezden gelerek.

Nasıl kabullenebilmiştin bunca olanı?

Bitmek bilmeyen sevgi dolu kalbin vardı, biliyorum.

Peki ama, hem merhametli olup hem de sınırlarını nasıl koruyabiliyordun?

Çiçekleri incitmeden,
Kedileri korkutmadan,
Köpeklerin başını okşamayı ihmal etmeden,
Fatıman’dan, Hatice’nden, yoldaşlarından ve dahi tüm masumlardan sevgini esirgemeden yürürken,

Sana zarar verenlere nasıl “dur” diyebiliyordun?

Hem bir komutan olup,
Hem de şefkat mühimmatını nasıl taşıyabiliyordun?

Korku nedir bildim.
Kırılmak nedir hissettim.
Yanmak nedir anladım.

Ama ben, merhamet emerek beslendim.

İliklerim, Sahibi’nden boşalan sevgi ile dolu.

Samimiyet ve dürüstlük ile çıktığım bu yolda itiraf etmeliyim ki,

Yine de zaman zaman boğulmuş,

Bu kalbi taşımaktan yorulmuş,

Çıkmaz içindeki bozuk düşüncelerimden dolayı terlemiş,

Gönlümün put sanılıp kırılmasından ötürü de Asaf gibi hissettim.

“Yolun bu kısmını sanırım geçtim” derken başladığım noktaya döndüğüme de tanık oldum.

Yapamıyorum,
Bu hayatı beceremiyorum,
Ağır bir kış geçiriyorum ve artık manişakları hayal edemiyorum dedim.

Ya “beni” yok ediyorum,
Ya “beni” alıp bir dağın başına kaçıyorum.

Yoksa ben mi öyle sanıyorum?

Oysa ben,
beşerin bana öğrettiklerini tekrarlamak istemiyordum.

Her farkındalığım ruhuma sirayet etsin,
Sözlerim eylemlerim ile uyumlu olsun istiyordum.

Her duygum tabağın dibini sıyırıncaya kadar yaşansın.

Acıdır yemeğe lezzetini veren.

Acı bir kahvedir Aşık uğruna kana kana içilmesi gereken.


Ama ya yanıyorsa miden?
Poliplerin “dur artık” diyorsa?
“Siz de kendinizi acındırarak kurban rolüne girmeyin” mi diyeceksin onlara?

Belki de vakit onu içmenin istendiği vakit değildir?

Fincanı uzatanın seni anlamasını beklemeden,
Elinle “dur, ben burada yokum” diyebilmektir.

Peki ama ömründe hiç deneyimlemediysen bunu,
“İstemiyorum” demene izin verilmediyse,

veya gücün yetmediyse…

Sadece kahvenin sahibi “izin verdim” dediğinde koruyabildiysen mideni,
O izin verene kadar beklemek zorunda kaldıysan,
Giden kasların hiç çalışmadıysa,
Çalıştırmana imkan verilmediyse,
İmkan verildiğinde tanıdık kaslara kapıldıysan…

O vakit, kahvesi acı olanı mutlu etme gayretin midene rağmen devam mı edecek?

Belki de ilk kez bunu yapabildiğinde gelmeyecek acı kahveler.

Veyahut belki de bunu yapamadıkça balı bile zehredeceksin kendine?

Belki Safa ve Merve arasındaki döngüleri inşa eden kasların,
Hakikat zemzemine o vakit varacak.

Musa suçluluk ve yalnızlık ile başa çıkamazdı

İbrahim oğlunun boynuna bıçağı dayayamazdı

İsmail titremeden o bıçağın altında duramazdı

Hacer öyle iştahla Safa ve Merve arasını koşamazdı

Yunus o balığın karnından geri çıkamazdı

Süleyman dilsizin halinden anlayamazdı

Yusuf kuyuyu cennet belleyemezdi

Fatıma Ali’ye öyle bakamazdı

Ayşe ve Ali’nin içleri bu denli yanmazdı

Meryem’in sükûneti içine sirayet etmezdi

Ömer çıl-dır-madan duramazdı

Ve Muhammed Muhammed olmazdı.

Eğer Râb onlara gerçekleri bildirmek için Cebrail’i göndermeseydi,

Eğer Râb onların kalplerinin yangınlarına sular serpmeseydi,

Eğer Râb onların kalplerini korumasaydı,

Eğer Râb onların kimsesizliğinin Kimsesi olmasaydı,

Ve eğer, onlar da bu denli Rabbin Aşkı ile yanmasalardı…

Katman III

Cenazeden doğduğum gün bir rüyaya açılmıştı yorgunluktan bitap düşen gözlerim.

Boş bir evin içindeydim.

Evin oturma odasında yerde, çıplak zeminde uyanarak görmüştüm tavanı ilk olarak, aynı o gün sekiz yaşında olduğum gibi…

Gerçekteki hayatımda bilmediğim ama rüyamda çok da yabancı hissetmediğim bir evdi orası.

Ev yabancıydı ama hissiyatım öyle değildi.

Kendimi bilmediğim bir yerde hissetmedim, ama tanıdık bir evde de değildim.

Kalktım çıplak zeminde ayağa, doğruldum.

Etrafa bakındım şaşkın gözlerle.

Ama ruhum bir yorgunluğun ardından gelen o dingin uykudan uyanmış gibiydi.

Meraklı ve sakin bir ruh ile etrafa bakınmaya devam ettim.

Ev çırılçıplaktı…

Yerlerde halı yoktu, duvarlar bomboştu…

Evin zemini, çok da türlerinden anlamasam da, eski köy evlerinin zeminleri ile günümüz lamine döşemeleri arasında bir görünümdeydi.

Rengi orta-koyu kahverengiydi.

Kış vaktiydi ama evdeki o çıplaklığa rağmen üşümüyordum.

Evin içinde oturacak tek bir koltuk veya sandalye bile yoktu.

Ev, gayet geniş bir ferahlıktaydı, oturma odasıyla mutfak arasında kemerli bir kapı vardı ve çok genişti ikisi de..

Etrafa bakınırken oturma odasının kapısından mutfağa doğru yürümeye başlamıştım.

Duvarlara bakıyordum,

Öylece şaşkın bir hal ile duvarlara, yerlere bakıyordum…

duvarlar bir şey söylüyordu bana, evin zeminleri ve mutfakta gördüğüm o şey ise başka bir şey söylüyordu…

Resim sanatı hakkında oldukça cahilimdir, sadece kalbime dokunan bir şeyler olduğunda onları not ederim. Tekniğinden, bilgisinden, öneminden uzak bir halde kalbime dokunuş tınısına kapılıyordum sadece.

İşte Imam Afsarian bu halin ilk ve şu an için tek örneği benim için…  Takip etmeyi sevdiğim genç bir yazar yıllar önceki konuşmasında adını vermişti onun. Çünkü konu kayıp, eksiklik, sessizlik, terk edilmişlik üzerineydi. Imam Afsarian’ının resimlerinin bu kavramları en etkileyici şekilde görselleştirdiğinden bahsetmişti.

İranlı bu ressam terk edilmiş mekanları, gidenin ardında bıraktığı izleri resmediyordu. Resmettiği mekanlar, detaylar kültürel anlamda da çok yakın hissettirdiği için başka bir boyutta etkilemişti beni.

Bazı sahneler vardır; birbirinin zıddı gibi durur ama insanda bıraktığı his aynıdır.

Buna ilk kez bir cenaze evinde tanık olmuştum.

Cenaze anındaki kalabalığın yarattığı o boğucu korku ile, kalabalık dağıldıktan sonra evin üzerine çöken akşam sessizliği…

Biri gürültüden, diğeri sessizlikten doğuyordu ama ikisi de aynı ağırlığı taşıyordu.

Orada fark etmiştim ki duygular, her zaman görüntünün kendisinden doğmaz.

Tam tersi de geçerlidir.

Şöyle ki; bazı duygular da vardır ki tanımı aynıdır, görüntüsü aynıdır, hatta kelimesi bile aynıdır;

ama hissiyatı, eşlik eden başka değişkenlere göre bambaşka yönlere savrulur.

Sessizlik mesela…

Her sessizlik huzur taşımaz, her sessizlik tehdit de değildir.

Sessizliğin neye benzediğini, nerede ve nasıl karşımıza çıktığını belirleyen şey bağlamdır.

Bir akşam vakti ıssız bir caddede yürüdüğünüzü düşünün.

Etrafta kimse yok, bir tıkırtı bile duyulmuyor.

Aynı sessizlik, bir yaz akşamında güvenli ve dingin bir yürüyüş hissi verebilirken,

başka bir caddede insanın ensesine çöken bir tedirginlik yaratabilir.

Çünkü biri yalnızca sessizliktir, diğeri ıssızlık.

Aynı kelimeyle adlandırılırlar belki ama ruhumuz onları aynı yerden algılamaz.

İnsanın duygusal dünyasında da böyledir.

Bir hâl, tek başına iyi ya da kötü değildir;

onu iyi ya da kötü yapan, içinde bulunduğu bağlam, geçmiş deneyimler ve zihnin o an kurduğu anlamdır.

Bu yüzden bazı duygular tanıdık olduğu hâlde huzur vermez,

bazıları ise adını koyamadığımız hâlde içimizi sakinleştirir.

Belki de mesele, gördüğümüz şey değil;

onu hangi yerden gördüğümüzdür.

Velhasıl, o evin duvarlarındaki izler oradan henüz çıkarılmış eşyalar olduğu hissiyatını verirken, zemin ve evin içindeki diğer “hal” ise yeniden düzülecek bir evi,

yani yeni bir başlangıcı işaret etmekteydi.

Duvarlarda aynı Imam Afsarian’ın aşağıdaki resimlerinde olduğu gibi oradan “henüz” sökülmüş olan eşyaların izleri vardı. 

Sonra o duvarlara bakarken mutfağa açılan geniş kemerli kapıdan geçtim.

Mutfak tek bir şey hariç bomboştu…

Yanan bir soba…

Gri bir hava vardı camın ardında,

evin ışıkları yoktu

ama o sobadan gelen çıra çıtırtısı,

ve içinden yükselen ateş o koskoca evi dışardaki soğuğa karşı,

içeri girmeye çalışan kasvete karşı koruyordu.

Yeni uyandığında nerede olduğunu anlayamadığı için korkan bir çocuk, mutfak masası etrafında kahkahalar ile sohbet edip yemek yiyen kalabalığı görünce “keşke her uyanışım” böyle olsa diye geçirir ya içinden, yani ben geçirirdim, işte o sobayı görünce hissiyatım tam olarak böyle olmuştu…

O soba öyle dingin, öyle sıcak, öyle her şeyden uzak bir “hal” ile yanıyordu ki…

Onun yanışı bana “ben burayı yeniden düzerim” hissiyatını doğurmuştu…

Bunu şimdiye kadar ömrümde yaptığım;

“yıkılma, ayakta kal, diren, güçlü ol” gibi itekleyici bir güç ile değil,

içsel bir oluş ile hissettim.

Neydi o sobanın kerameti?

Düşüncelerimle değil,

sadece soba gibi yanan kalbim ile beni vardırdığı o durak,

o katman,

o hal nasıl gelmişti?

Ayetler,

Dualar,

Rüyalar,

Ve durmaksızın kulağımdan kalbime akan fısıltılar:

Sevildiğimi duyduğum anları ne bir başarı,

Ne ebeveynimin bunu duyma ihtiyacını giderme fırsatı,

ne de bir kullanılmış olarak kodlayacağım artık.

Sadece o sobanın içinde yanan Aşk’ının tutuşturdukları olarak serpeceğim ruhuma.

Ne bir itiş, ne de bir çekiş,

Yok herhangi bir mukavemet,

Yok bir difüzyon,

Yoğun bir ortamdan az yoğun ortama kaçışan zerreler olmayacak artık,

Veyahut az yoğun bir ortamdan çok yoğun ortamlara hortuma kapılmış gibi bir sokulma ihtiyacı da olmayacak

Bir kabulleniş kalacak

Bir varoluş

Bir kendini bırakış.

Gülüşlerimi yeniden inşa edeceğim en doğal,

en Öz’den gelen halim ile,

Güldüğüm için beni övenlere ateş püskürmeyeceğim artık,

Gülmediğimde gülmem gerektiğini diretenlere ise sadece bir sınır çekeceğim.

“İyisin” diyenlere aksi yönde naralar atmak istemiyorum artık,

Sen’den gelen bu hali,

İçi sevgi ile dolu bu kalbi,

Benliğimden,

nefsimden,

geçmiş yaralarımdan sıyıracağım.

Bunu, bir diriliş hareketi olarak da görmeyeceğim

Bunu, en iyisini yapmam gerekiyor diye bellemeyeceğim

Bunu, güçsüzlüğümle yüzleşmemek için yapmayacağım

Bunu sadece, bana verdiğin bu kalbi,

artık,

nihayet,

kabul edebildiğim için yapacağım.

Her şeyin suçlusu gördüm o kalbin yumuşaklığını,

O kalbin sevgi dolu duvarları üzerinde tepindiler diye haykırdım gecelerce

Kararsın o kalp,

kararsın ki bir daha böyle acı çekmeyim diye geçirdim içimden işlevsel olmayan çığlıklarımı…

Bu kalp,

bu sevgi dolu hal,

bu gözlerdeki çocukları sevme arzum,

her çocuğun kalbine dokunma isteğim,

o çocukların bahçelerine kendi çocuğumu salma hevesim,

bu beni eksiltmeyen,

aksine coşturan ve çoğaltan sevgi halim,

Anladım ki bana bir ceza değil,

Bir yük değil,

Çok kutsal ve bir o kadar da taşıması zor bir ödül.

Ama ne kadar zor olursa olsun,

bu aciz kulun dayanamayacağını düşündüğü her an Bakara 286’ya dönmesi gerektiğini biliyor,

ama sadece bilmenin değil, hissetmenin şart olduğunu da anladı…

Bu garip kulun anladı ki “hazmedemiyorum” dediği her hal nefsinin en narsistik yanlarının bir kırgınlığı imiş.

Çünkü ben “beni” ben yapan değerlerin peşinde koşarken bu değerlerin oturması için gerekli yolu almam gerektiğini hesaba katamamıştım.

Bu değerler bana Sen’den geliyorsa,

nasıl olur da beni emanet ettiklerin bunun aksine davranabilirler diye düşünmüştüm.

Ama kaçırdığım bir nokta vardı.

Bir nokta….

Ben içimdeki San’a varmaya çalışırken,

Sen’in hissetmeyeceğin,

Ve Sana asla hiçbir varlığın hissettiremeyeceği duyguları benim de hissetmemem gerekir diye düşündüm.

Bu ne büyük bir yanılsama,

bu masum görünen arayışın ardındaki ne büyük bir benlik hali…

ben zerre kadar halime, haşa, Sen’in her halini sığdırmaya çalışmışım.

Bununla yüzleştiğim ilk an körlüğüme inanamadım…

Mesela,

aciz hissetmek ancak Sen’den uzaktır,

hissettirilmemesi gereken kulundur ama hissettirilebilir veya hissedilebilir de,

bunu hazmedememek işte o benliğin karanlık yanıdır.

korkutulamayacak olan ancak Sen’sin,

korkutulmaması gereken kulundur ama korkutabilir, korkutulabilir veya korkabilir de,

Sen hiçbir beşer sözü ile eksik hissetmezsin, hissettirilemezsin,

hissettirilmemesi gereken beşerdir,

ama bilerek veya bilmeyerek hissettirilebilir, hissettirebilir veya hissedebilir de.

Sana bir beşer saygısızlık yapabilir, haşa Sen istersen onu da yapamaz, ama hatasına izin verdiğinde yapanlar olur,

ama Sen Yücelerin Yücesi’sin,

her şeyin üstünde,

her şeyiyle tam olansın,

bu yüzden o beşerin yaptığı kendi aleyhinedir,

Sana en ufak bir şey sıçratamaz

Ama kul öyle değildir.

Kula da saygısızlık yapılmaması gerekir, ama yapılabilir,

veya kendisine yapılmasını istemeyen kul da istemeyerek başkasına yapabilir.

Bu durumda “eksik beşer” saygısızlık yapıldığını kodlayarak değersiz hissedebilir.

Bunları çok fazla arttırabilirim.

Ancak özetle anladığım şeyi söylemek istiyorum,

Sen beni ebeveynlerime emanet ettin,

tıpkı onları da kendi ebeveynlerine emanet ettiğin gibi,

sonra onlar çoğunlukla bilmeden bana “aciz, yetersiz, eksik, görülmemiş, saygı duyulmamış vs” hissettirdiler,

Ben yıllarca “bana bunu nasıl yaparlar” ve

“ben bunu hak etmedim” naralarının öfkelerini taşıdım bu bedenimde

ve ruhumda,

ama bunları taşımak bu hayatta en istemediğim şeydi, dualarımın iskeletiydi bu hallerden kurtulma isteği…

Gerçek bir suçlu olduğunda, bilinçli bir kötülük gördüğünde her şey çok kolaydır.

İzin vermezsin, silersin ve biter.

Ama niyet iyi, çıktı kötü ise orada derinleşmek şart olur.

Çünkü aynı denklemin diğer tarafında olduğun zamanlar mutlak vardır, mutlak.

Niyetini sorgularsın ve dersin ki % 100 temizdim, ve bunları hissettirmek istemezdim,

ama sonuç başka bir yere çoktan gitmiştir.

İşte bu yüzden derine inmek zorundasın.

Ebeveynlerin, evet yapılmaması gerekenleri yaptılar,

Ama bunları fark ettiğinde,

söylediğinde,

geç de olsa,

devamında aynı şeyler gelmedi,

gözlerinden üzüntülerinin samimiyetini anladın,

Onlarla konuşmuş olmana rağmen,

samimiyetlerine rağmen,

dürüstlüklerine rağmen

hala daha sönmüyorsa yangın,

denediysen bilimsel çözümleri

ve yine de bulamadıysan bir cevap,

işte orada devreye, yukarıda bahsettiğim o “benlik” hali giriyor.

O duyguların hepsini eksik olan bizler hissedebiliriz.

Biz de başkalarına hissettirebiliriz.

Biz içimizdeki O’na yaklaşırken,

O’nun sevgi şekline yaklaşabiliriz,

haşa, onun gücüne ve özelliklerine yaklaşamayız.

Bu değil miydi “suçluluk” ile başa çıkamamanın en temel sebebi,

Bu değil miydi “mükemmeliyetçiliğinin” altında yatan,

Bu değil miydi “yetersizliğinin” kaynağı olan…

Yani söylemek istiyorum ki;

Elektrikte her sistemin kaldırabileceği bir gerilim sınırı vardır.

Düşük voltajlı bir devreyi, kaldırabileceğinden çok daha yüksek voltajlı bir kaynağa bağlarsan sistem yanar.

Çünkü o devre, o gerilimi taşıyacak kapasitede değildir.

Bu sınır aşıldığında devre korunmaz; yanar.

İnsan da böyledir.

İlahi olana ait bir gücü, benliğin içine çekmeye kalktığında

benlik devreyi yakar.

Sonra öfke, bu yanmanın sesi oluverir.

ama O’nun sevgi dili- ama asla sevgi gücü veya kapasitesi değil-,

insan ölçeğine O’nun tarafından regüle edilerek indirilmiştir.

Bu yüzden sevgiye yaklaşabiliriz, ama kudrete öykünemeyiz.

İşte bu çıkarsamaların zihnime değil, kalbime sirayet etmesi ile “bir hale” bürünmüş hissettim kendimi…

Sonra rüya

Sonra o ev…

İşte bu yüzden Sana sesleniyorum:

O evi Sen’inle döşeyeceğim artık

Sen’den gelmeyen tek bir eşya olmayacak orada

Anlamadan, bilmeden, bir sınav anında getirirsem oraya bu dünyadan, bu nefisten bir eşya

Çökeceğim o sobanın yanına

Ve durup düşüneceğim

Bakara 260’daki İbrahim’in kuşları ile donatacağım o evi

Ne kadar uzakta, hangi zorluğun altında olduklarına bakmayacağım,

Sadece sobanın içinden yayılan Adın ile çağıracağım onları

Çünkü ben bundan önceki ömrüme kıyasladığımda,

Sana ilk kez bu kadar yaklaşabildiğimi hissediyorum,

Seni hissederken bu dünyadan ilk kez bu kadar sıyrıldığımı hissediyorum,

“Oh be” demiştim son hıçkırığın ardından,

“oh be! Üzerimdeki etiketleri gördüm,

onları yırttım bedenime yapıştıkları yerden,

özgürüm,

Seni’nim” demiştim.

Şüphesiz ki görünmeyenler, görünmez bir El ile şifa bulur…

Ruhum ya Pre-embriyonik dönemde

Ya da Fetal dönemde sanki…

Sadece bir his var…

Bu hal miydi

“O sizi annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde aşamalardan geçirerek yaratıyor”

dediğin Zümer Suresi 6.ayette bahsettiğin?

Ya başındaki ya sonundaki katmandayım,

Yani Katman III’teyim,

Ama kime göre III?

Hangi zamana göre?

Dünyanın tersinedir yolculuğum da,

Vardığım yer Katman III müdür?

Ben bilmem.

Ben bilmiyorum.

Sadece şunu hissediyorum:

Ben burada Çıplağım,

Çırılçıplağım,

Ama utanmıyorum artık

Çünkü örtündüklerimdi beni Sen’den uzaklaştıranlar

Utanılması gerekilenler o örtülerdi

Çıplaklığım değil.

Bu katmanda sadece hissetmek istiyorum,

Korkuyorsam, “korkuyorum” demek istiyorum,

Çaresiz hissediyorsam, “çaresiz hissediyorum” demek istiyorum,

Seviyorsam, “seviyorum” demek istiyorum,

Özlüyorsam, “özlüyorum” demek istiyorum,

İhtiyaç duyuyorsam, “ihtiyaç duyuyorum” demek istiyorum,

Sevilmek istiyorsam, “sevilmek istiyorum” demek istiyorum,

Aciz hissediyorsam, “aciz hissediyorum” demek istiyorum,

Kırgın hissediyorsam, “kırgın hissediyorum” demek istiyorum.

Ama bu duyguları da kimseye de yük etmek istemiyorum,

Sadece muhatabı hassasiyet gösteriyor mu diye bakmak istiyorum,

Muhatabın kalbinde O’nun sevgi diliyle var mıyım diye bakmak istiyorum,

Ben de bana iletilen duyguları aynı şekilde hassasiyet göstermek için gayret etmek istiyorum

Yani duygumu iletmek ancak mutlak çözümü yalnızca O’ndan beklemek istiyorum.

Aksi halde saygı duyacağım, ama birisini sevdiğim için de utanmayacağım.

Gitmesini istemediğime “seni kaybetmek istemiyorum, gitmeni istemiyorum, ama sen öyle mutlu olacaksan fikrine saygı duyuyorum” diyeceğim…

Yani temeli O’ndan gelen sevgiye dayanan,

ama bu dünya ile kirlenen ne kadar güzel duygu varsa onları yaşayacağım,

onları bastırmayacağım,

onların bende hissettirdiği güce veya güçsüzlüğe aldırmayacağım

Sadece hissedeceğim,

Ve kalbimden gelenleri boğazıma tıkmayacağım.

Tüm bu fısıltıları kalbime Bırakan,

Ben her nefeste biraz daha Kendisi’ne yaklaştıran,

Kambur olmuş ruhumdan yüklerimi Kaldıran,

Beni bu katmanda koru,

Beni bu katmanda sarmala,

Beni bu katmanda, bu katmandakiler ile yoldaş eyle…

Ve anlamadan girdabında yıllarca debelendiğim o “benlik” hali için de beni affet…

Sayısız kere Kelam’ında vurguladığın gibi;

Bütün zayıflıklardan münezzeh olan, her şeyiyle tam olan yalnızca Sen’sin!

Göklerin ve yerin otoritesi yalnızca Allah’a aittir. Allah her şeye gücü yetendir (Âl-i İmrân Suresi, 189).”

Yerde ve gökte (O’nu) asla aciz bırakamazsınız (‘Ankebût Suresi, 22).

Dengenin Peşinde – Bölüm 1: Kurtarıcı Rolü ile Yardımsever Bir İnsan ve/veya Kul Olmak Arasındaki Denge Nedir?

Muhafazakâr ailelerde büyümüş çocuklar, “Allah yardımsever bir kul olmamızı ister” der.

İnancı olmayan ama yardımsever bir insan olma fıtratı üzerine yaratılmış bir birey de fıtratı doğrultusunda adım atmak ister.

Yani aslında farklı yollar, farklı sebepler ama ortak varışlardır bunlar.

Bu tür kişilere “kurtarıcı rolü” geçmişlerinden itibaren tanımlanmışsa ve/veya bu kişiler bunu yapmadıklarında ya da yapamadıklarında yine geçmişin etkisiyle “suçluluk” şemalarına kapılıp tetikleniyorlarsa;

yani bu kişilerin hayat hikâyeleri buna alan açmışsa, işte orada dengenin/ölçünün yakalanması çok zor olmaktadır.
Durumu daha net anlayabilmek ve anlatabilmek için hayattan gerçek örneklerle çözümlemeler yapabiliriz.

Örnek olaylar:

Yolda yürüyorsun ve “dilenci” bir çocuk yanına geliyor, para istiyor.
Veyahut bir hastane kapısından çıkıyorsun; belli ki bir derdin içerisindesin, en kırılgan anındasın… Tak, hemen bir kadın “dilenci” çıkıyor karşına, “dilinde dualar” ile yardım istiyor…
Veyahut bir cami çıkışı…

Bu örnekler artırılabilir.

Bunlar benim yıllarca asla “hayır” diyemediğim anlardı. Hemen ardından “kullanıldığımı” hisseder, kötü bir ruh hâline bürünürdüm.
Bunu hâlâ yaşayan çok insan görüyorum.

Bir “yanım”, “Allah senin karşına çıkardı onu” diyordu;
diğer bir yanım ise “senin hastanede zor bir durumdan çıktığını bilip burada bilinçli bir şekilde bekliyor, senin duygularını sömürüyor” diyordu.

Ama hiçbir zaman “Teşekkür ederim, Allah yardımcınız olsun” deyip gidememiştim yanlarından.

Sonra kendime dönüp şunu diyordum;
“Sen istersen çok zengin ol ve birçok insana yardım etmek iste; eğer Allah sana bunu nasip etmeyecekse o kişileri karşına çıkarmaz.”

Her yardımın ardından, kendime telkin vermek için…

Ama o kadar arada kalıyordum ki… Bir “tuhaflık” var ama çözemiyordum.

Artık “kullanılmaya” dair hassasiyetimin nereden beslendiğini de biliyorum…

Bu düşünceler arasında gidip geldiğim zamanların birinde yine güzelim Kutsal Kitap’ın kırmızı ipini çevirmiştim ve o ayet ile karşılaşmıştım:

“(Yapacağınız yardımlar), kendilerini Allah yoluna adamış (oldukları için) yeryüzünde (kazanç amacıyla) dolaşamayan fakirler için (olsun)!
Bilmeyenler, onurlarından dolayı onları zengin sanır.
Sen onları yüzlerinden tanırsın.
Onlar, yüzsüzlük ederek (bir şey) istemezler.
Şüphesiz ki Allah yaptığınız her iyiliği bilendir.”
(Bakara Suresi, 273. Ayet)

Bunu okuduğum an ilk hissettiğim şey şuydu:

“Rabbim, çok şükür…
Ben yaptığım yardımın ardından kullanıldığımı hissettiğim için öfke duyuyor, ne yardımın bir anlamı kalıyordu o zaman ne de içimde güzel bir his oluşuyordu. Buna rağmen yine de hayır diyemiyordum.
Şimdi sadece Sen’in sayende üzerimden tonlarca yük kalktı.”

Bu ayetin kalbime ve zihnime inmesinin ardından artık;
yumuşak bir bakış ile,
“Rabbim yardımcınız olsun ama elimden gelen bir şey yok” diyerek “dilenen insanlara” hayır diyebiliyordum.

Ayetin ikinci güzel mucizesi ise, hayır’ın ardından asla suçluluk hissetmiyor olmamdı.

İnanılmaz bir histi. Sanırım ilk “sınır taşım” buydu.

Sonra yıllar geçti ve ben, O’nun izni ve emaneti ile bir yolculuğa çıktım.

Bu sayede “Kurban”, “Kurtarıcı”, “Zorba” terimleri önce zihnime girdi.
Sonra “ben en çok hangisiyim?”, “hangi anlarda diğerlerine dönüşüyorum?” diye düşünmeye başladım.

Bu sorunun cevabı için şimdilik “kurtarıcı” kısmına odaklanıyorum.

Bu yolculuk sayesinde, öğrendiklerimle birlikte kendime dışarıdan bir gözle bakmaya başladım.

Sonra anladım ki; ben açık ve net bir şekilde başka gözlerde “ihtiyacı olan” insanları arıyordum.

Ancak geçmiş tanıklıklarımdan ötürü “ısrarlı kurtarıcı” hâli beni de çok yorduğu için, biraz daha “karşı tarafın benim yardımı istemesini” bekledim.

Yani aslında karşı tarafa doğrudan gitmiyordum.
Ona, onu anladığımı, hissettiğimi belirten cümleler kuruyor ve onun yaklaşmasını bekliyordum.

Ama bir yandan da yardım istemenin zorluğunu derinden bilen bir insan olduğum için aynalama yapıyor; karşı tarafın da bunu hissedeceğini varsayıyor ve onun benden “bana yardım eder misin” demesini beklemiyordum. Çünkü bunu derse çok utanacağını, kendi aynalamamla hesaba katıyordum.

Yardım isteme konusundaki bu hassasiyetim bazen bana bir zindanın içine hapsolmak gibi gelse de, o ayeti algılayabilmemin başrol oyuncusuydu.

Çünkü ben o vakit şöyle demiştim:
“Evet, sen ölsen de yardım isteyemezsin. Bak, insanlar senden ne kadar rahat istiyor; bu tavır okuduğun ayete uygun değil.”

Her kurtarıcılık sonrası bir rahatlama hissediyor; ne zaman o kişiyi “normaline kavuşturursam” o vakit misyonum bitiyor gibi hissediyordum.

Bunu tabii ki kâh fazlasıyla değen insanlara, kâh hiç değmeyenlere yapıyordum.
Zaten mevzu asla onların değip değmemesi değildi.

Mevzu, içimdeki “koruyamadığım çocuğa” geçici bir şekilde “el atmış gibi” hissetmekti.

El atmalar şeklinde tekrar eden bu döngülerin; kurtarıcılarına da, kurbanlarına da ve zamanı geldiğinde bunların zorbaya döndüğü hâllere de yakından tanıklık etmiştim.

Örneğin; eğer kurtarıcılar yaptıkları yardımın karşılığında bir teşekkür duymazlarsa ya da başka bir konuda kurtarılan kişiyle problem yaşarlarsa, hemen
“Biz onun için neler yaptık, bir de onun yaptığına bak!”
şeklinde açıklamalar yaparak aslında zorbalaşmaya başlıyorlardı.

Hayat boyu kurtarıcı olduğunda, bu şekilde bir zorbaya dönüşmek çok yüksek bir ihtimaldir.

Ancak eğer kurtarılan kişinin bu durum karşısındaki mahcubiyetine dışarıdan tanık olduysanız, onu kalbinizde hissettiyseniz, zorba olmamak için mücadele etmeye gönüllü olursunuz.

Çünkü yapılanı söylemek, bir iyilikle bir insana zincir takmak gibi bir şeye dönüşüyordu.

Ama karşı tarafı anlamış olmanız, benzer durumda bir zorbaya dönüşmek için hazırda bekleyen kaslarınızı eğitmiş olduğunuz anlamına gelmiyor.

Bu sefer iki yangının ortasında kalabilirsiniz.

Yani kaslarınızla öfkenizi bir zorbaya dönüştürme hâli ile, bu hâli hissediyor olmanın kendinizi kötü bir insan olarak tanımlamanıza sebep olması arasında sıkışabilirsiniz.

“Sen ne biçim bir insansın, yardım karşılıksız olur, senin kalbin bu kadar karardı mı…”

Aslında bu, başkasına karşı ortaya çıkmaya çalışan zorba yanını, kendine zorbalık yaparak kapatmak zorunda kalma hâlidir.

Boğuluyormuşsun gibi hissettirir…
Başkasına yapınca da “suçluluktan” yanmana sebep olur…
Cehennem gibi… İki ucunda da çıkış yok…

Hülasa;
Bu sebeple kendimi yok saymadan, kimseyi kırmadan, kurtarıcı rolüne girmeden nasıl iyi bir insan ve/veya iyi bir kul olurum diye çok düşünmeye başlamıştım.

Çünkü hayatta iyi ve kötü, az ve çok; yani tüm zıtlıklar birbiri içine girebiliyor. Biz bunların arasındaki geçişi tedrici olarak görüp birbirleriyle ilişkili yorumlasak da, sebep oldukları çıktılar zıt duyguları besler.

Bu sebeple kendime, hayat boyu dengesini tutturmaya çalışacağım bir ölçü hâli bulmaya çalışıyorum.

Hayatımın bu döneminde çıkışı ararken girdiğim yollar ise şu şekildedir:

Ben kimsenin gözüne “bana ihtiyacı var mı?” diye bakmayacağım.
Karşı taraf benden yardım istemedikçe, “Bak, eğer istersen geleyim” diye teklifte bulunmayacağım.
Eğer bir yardım isterse gideceğim; o zaman “ölçüyü” tutturmuş olurum.

Peki ama yine ayete dönelim:

“Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek (bir şey) istemezler.”

E o zaman, benim bulduğum cevap ve yöntem bir yanı ile yine O’nun yoluna uymuyor.
Karşı tarafın ihtiyacı olduğunu hissettiğim an —o zaten Allah’ın yardım etmemi istediği bir kişi ise— benim ona koşmam gerekiyordu…

Sonra bu yöntemi de bıraktım.

Karşı tarafa “zorla yardım etme çabası” yok;
ama “onun benden yardım istemesini de” beklememem gerekiyordu…

Ne yapacağım?

Öncelikle yüzde yüz samimi olacağım.
Sonra, “karşı taraf konuştuğunda ben susacağım, o sustuğunda ise ben kalpten konuşacağım…”

Sonra muhakemem yettiğince ona şunu söyleyeceğim:

“Bu bir yol. Senin alman gereken bir yol.
Ben sana burada konuştuklarımla geçici bir rahatlama sağlarım.
Ama bunun kalıcı olması senin elinde, senin yolunda.
Yılların biriktirdiği o kutuyu bir uzman desteğiyle açmak en doğru yöntem.”

Bu sefer, önceden olduğu gibi kişinin döngü şeklindeki ataklarında sürekli uğradığı bir kapı olmayacaktım.

O biliyordu ki ben oradayım, onu anlıyorum; ama bunu sürekli yapmayacağım.

Çünkü ben kimdim ki?

Daha kendi yolumu bile bulamıyordum; sadece yolda gördüklerimi anlatıyordum.

Bu şekilde yaklaştığım kişilerin çoğu kendi yolculuğuna başladı.

Önceden onların son anına kadar bekler, hep aklım onlarda kalır,
“Acaba düze çıkabildi mi?” diye merak ederdim.

Artık o samimi konuşmadan sonra ardını hiç merak etmiyorum.
Sadece dua ediyorum…

Ve asıl çözümü de duada buluyordum.

Duamı her daim, o an içimde çıkmazda hissettiğim ne varsa ona göre ediyordum; sonra yola çıkıyordum.

Yani önce “aşırılığımın tespiti”,
sonra seanslarla bu aşırılığın “sebebi ve olması gerekeni” anlamaya çalışma,
ardından da “en içten, samimi bir dua ile O’nun istediğine varma talebi” şeklinde bir çözüm buluyordum.

En azından şimdilik…

Şöyle düşünelim:

Bir kişi dağda arabasıyla yol alıyor.
Yolda yürümekte zorlanan bir amca ona el açıyor.
Evi yukarıda, bir köyde; başka araba da geçmiyor.

Kişi dayanamıyor ve onu arabasına alıyor.

Sonra araba kaza yapıyor, amca vefat ediyor.
Amcanın ailesi de bu kişiyi suçluyor:
“Sen arabana almasaydın şimdi yaşayacaktı” diyorlar.
Yetmiyor, bir de üzerine “kan parası” istiyorlar.

Burada zorla yardım etmek isteyen bir kişi yok.
Yardımı, ihtiyacı olan amca istiyor.
Ne keyfine ne de karşı tarafı kullanmak için… Gerçekten ihtiyacı olduğu için.

Adam “Allah rızası” için yardım ediyor.
Ama yardımın sonu “kötü” bitiyor.

Ben yıllarca bu durumu düşündükten sonra şu noktaya geldim:

Yaratıcı, kimseye yaptığı bir iyiliğin karşılığında “ceza” vermez.
Bu olsa olsa çok büyük bir sınavdır ve bu sınav çok değerli bir kuladır.

Çünkü burada “bir daha asla iyilik yapmam” demek, kaybedenlerden olmak gibidir.
İnsan ilk buna tutunur.

Ama benim hissettiğim, kelamlarını okuduğum Allah; böyle bir sonuç çıksın diye böyle bir sınav vermemiştir.

“Sen her şeye rağmen, ölçüsünü düşünerek yardım etmeye devam edecek misin?”
Yani, “kalacak mısın?” demek istemiştir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, muhakemem yettiğince vardığım noktalar şunlardır:

  1. Yardım etmek için kimseye ısrarcı olma.
  2. Karşı tarafın yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiğin ilk anda, karşı tarafta “çok rahat, talepkâr bir tavır” var mı yok mu, gözlemle.
  3. Bu yardım taleplerini hem çok rahat bir şekilde hem de sürekli bir döngüyle mi yapıyor, bunu da gözlemle.
  4. Eğer böyle “yüzsüz” bir tutum varsa, kibar bir şekilde elinden bir şey gelmeyeceğini söyle ve sınırı çek.
  5. Eğer böyle bir talepkârlık, “yüzsüzlük” yoksa; karşı tarafı sakın utandırma. Onurundan isteyemediğini bil ve elini kalbinle birlikte ortaya koy.
  6. Ama bunun ardından sürekli bir takip hâlinde olma. Yapabileceğini yap, dur ve kal. Karşılığında asla bir şey bekleme.
  7. Kendi sınırlarını aşacak, seni eksiltecek kadar bir “vericilik” içinde olma. Çünkü bu her ne kadar içinden gelse de (aslında içindeki eksikliğin büyüklüğüyle ilişkili dürtüsel bir hâl), kendini zorladığın anda karşı taraftan onay, takdir, sevilme beklentisine girersin. İşte o noktada O’nun rızası için yapmak ortadan kalkar; kulun onayı için yapmak başlar. O onay gelmezse de, zorbaya dönüşme riski doğar.

Son olarak şunu söyleyebilirim:

Her aşamanın istisnası olabilir.
Bu yüzden yüzde yüz samimi, kalpten gelen dualarını sakın eksik etme…

“Rabbim;
tutmam gereken bir el varsa,
gülümsemeyle bakmam gereken bir göz varsa,
samimi bir sohbetle vakit geçirmem gereken bir kalp varsa,
beni o insanlarla karşılaştır.

Onlarla hangi ölçüde iletişim kurmam gerekiyorsa, o kadarını nasip et;
ne az, ne çok.

Sen’in yolundaki hiçbir sorumluluktan kaçmıyorum;
sadece bu sorumluluğun, kendi şemalarımın arasında kirlenmesine izin verme.

Kendimi açmam, en mahremimi paylaşmam gereken bir kişi bile varsa, bunu yapacağım;
ama kimin doğru, kimin yanlış olduğunu bilmiyorum.

Ne olur bana doğru yerde, doğru kelimeleri kurmayı nasip et.

Beşerî ilişkilerde olması gereken ölçüyü bana tattır.

Ben Sen’in yolunda infak eden kullarından olmak istiyorum.
Bu ister maddî, ister zihnî, ister manevî olsun…

Yeter ki Sen, neyi, ne kadar ve kime infak etmem gerektiği konusunda bana doğru muhakeme nasip eyle.

Beni kurtarıcı şemasının “aşırılığında” değil,
“İşte benim kulum budur” dediğin kullarından eyle…”

Yani özetle demek istiyorum ki;

Yardım olsun ama suçluluk olmasın.
Şefkat olsun ama kendini feda etme olmasın.
Sınır olsun ama kopuş olmasın.”

Doğrusu O’ndan, yanlışı bendendir…

Konmayı Öğreten ve Göçmeyi Hatırlatan: Riyolit ve Pilot

Riyolit bana ilk kez zararsız teması öğreten bir yavru kediydi,
Pilot ise ölüm sebebi kullandığımız araba olan bir köpekti.

On gün içerisinde tanık olmuştum her ikisine de.

Riyolit konmayı, Pilot göçmeyi göstermişti bana.

Düşündüm, düşünüyorum ve daha da düşüneceğim..

Şüphesiz ki “Sen” bunlardan bir şey anlamamı istiyorsun.
Ben ise anlamam gerekeni doğru şekilde algılayabilmek için, sadece bir hiç olarak Sana dua edebiliyorum.

Hayat boyunca kendimi, konacak bir yer bulamadığı için kanat çırpmak zorunda kalan bir güvercin gibi hissettim.
Hep sıcak bir balkon demiri, güvenli bir ağaç dalı aradım kendime.

Bunu, hayatta kalabilmek için bir ihtiyaç bellediğim için; büyük bir eksikliğe karşılık olarak aradım ve bu sebeple de hep büyük hayal kırıklıklarına uğradım.

Bir gün bir balkon görüyordum.
“Davet edilmediğim yere girmem,” diyor, oraya uzaktan bakıyordum.
Sonra o balkonun sahibi çıkıyordu; nazik bir şekilde “gel” diyordu bana.

Ben, onun “gel”ine büyük bir iştahla koşuyordum.
Çünkü yılların açlığı vardı üzerimde…

“Gel” diyen ise, dışarıdan her şeyimi “tam” olarak gördüğü için, sadece onu eğlendirmem için beni çağırıyordu.
Bendeki açlık ile ondaki ihtiyaç tepkimeye giriyor; ben şaklaban bir güvercin oluveriyordum, balkonun sahibi ise eğlendirilmeyi bekleyen bir kral ya da kraliçe…

Sonra “bu değildi istediğim” diyordum.

Ben, kendime saygı duyduğum, hem bedenimi hem de ruhumu salıverebildiğim bir yer arıyordum.

Peki bu, karşıdan bir beklenti varken mümkün müydü?

Sonra ben, çok geçmeden göklere yol almaya devam ediyordum.
Ama ihtiyaç tekrar boy gösteriyordu.

Soğuk, kuru bir ağaç görüyordum.
“Belki şu dala ruhumla ve bedenimle konabilir, kendime duyduğum saygıyla kendimi orada tamamen salıverebilirim,” diyordum.

Sonra o ağacın kuruluğu ve soğukluğu gözüme ilişiyordu.
“Karşı tarafın eksiğini gidermelisin, ihtiyacını karşılamalısın, yani, hak etmelisin,” diyordu…

“Güvende hissedebileceğin kadar kendini bırakmak istiyorsan, önce ötüşünle bu ağacın kuru dallarına çiçek açtırmalısın,” diyordu.
Onu güldürmelisin, onu övmelisin…

Yapıyordum…

Ben yaptıkça ruhum eksiliyordu, ama ağaç da yapay bir yeşile bürünüyordu.
O yeşillik bana ev olacak sanırken; bana ne kadar aciz, küçük ve eksik bir güvercin olduğumu söylemeye, hissettirmeye başlıyordu.

Daha ilk andan itibaren kaçış uçuşuna geçiyor, “kurtuldum” sanrısının yapay bir rahatlamasını yaşıyordum.

Ve döngü, tekrar benim eksiklerimin tetiklediği ihtiyaç dürtüsüyle boy gösteriyordu.

Hayat boyu kanat çırptım.
Ne konmadan uçmayı öğrenebildim,
Ne de konduğum yerde ruhumu ve bedenimi hesapsızca, tetikte olmadan salıverebilmeyi tattım.

Ve evet, güvercinler de kanat çırpmaktan yorulur;
Tıpkı koşmaktan yorulan atlar gibi,
Yüzmekten yorulan balıklar gibi,
Ve yanlış bağlanarak seven insanlar gibi…

Sonra bir Ses anlamlandı bana.

Hep duyduğum, hep hissettiğim, ama o ana kadar şemalarımın bir parazit gibi bozduğu kalp frekans ayarlarımdaki problemden ötürü bir türlü ne dediğini anlayamadığım bir Ses…


Dizlerimin üzerine çömeldiğim anlarda O’na konmak istedim,
O’na yavaş yavaş verdiğim nefeslerde, aşağı doğru gevşeyerek kayan bedenim gibi akmak istedim.

Çünkü;

İlk kez Birisi’nin yanında ağlamaktan utanmadım.
İlk kez Birisi’nin yanında zayıf göründüm ama “Bu yaşlarla hemen toparlanmalıyım ve ortamı güldürerek bu zayıflığımı örtbas etmeliyim,” demedim.
İlk kez, bu zayıflıklarım ileride bana karşı kullanılır mı diye hesap etmedim.

İlk kez, “Bu Kişi bana asla ama asla zarar vermez,” dedim.

İlk kez aciz, zayıf, fazlalık hissetmeden ve istenip istenmediğimi hesaba katmadan Birisi’nin evine misafir olmak istedim.

Misafirliğimi kabul etmesi yetmezmiş gibi, utanmadan O’ndan sonsuz yardım istedim.

Bana öyle tanıtmaya başlamıştı ki bana Kendisini;
Onun parçalarını bazı gözlerde ve güzel olan her bir zerrede gördüğümde, sanki O’nunla konuşuyormuş gibi oluyordum.

Bu etkileşim, sanki O’nunla çeşitli şekillerde temas ediyormuşum gibi geliyordu bana.
Bu çeşitlilik ise içimdeki Aşkını, bu aşkın tarifsiz huzurunu, güvenini ve gevşemişliğini içime ekiyordu.

Ekildikçe daha çok istiyordum.
Utanmıyordum,
Evet, asla utanmıyordum,

Ve O’nu, O’ndan istiyordum…

O da bana çeşitli suretlerde sunuyordu Kendisini.
Mesela masum ve güzel olan her şey, O’nun parçalarından bazılarıydı.

İşte Riyolit de onlardan biriydi…

Riyolit’te hem benim aynalama yaptığım duygularım gizliydi, hem de bu duyguların olması gereken ölçüsünü temsil eden “O” gizliydi…

Onunla; ondan kaçmadan ve onu boğmadan kalabildim.

Bana da bunu birisi yapmış ve bu sayede O’na giden yolda O’na bir adım daha yaklaşmıştım…
Çünkü bu davranış, O’ndan gelen, O’nu temsil eden ve hissettiren bir davranıştı.

Evet, Riyolit birkaç gün önce gitti daha doğrusu otel sahibinin emriyle bir yerlere veya kişilere bırakıldı… Benden sakladılar sanki onları anlamayacakmışım gibi… Bir işletmede ne kadar mümkün olabilirdi ki bu hikayenin devamı…


Onlar şunu bilmiyorlardı;
Bazen gelişlerdir filmin ana konusu; gidişler değil!

Ama eğer “terk edilme şeman” aktif hâldeyse, filmin konusunu kaçırır; sadece sonundaki “acıya” odaklanırsın.

Filmin esas konusunu kalbime, ruhuma ve bedenime bir ayet gibi indiren Sen…

Seni öyle bir seveceğim ki, yarattığın her şey benimle Sen’in uğruna takvada yarışmak isteyecek ve bu yarışın sonu, tüm katılımcıların kazanmasıyla bitecek.

Ve tek ödül Sen olacaksın!

Biliyorum ki Sen, bugün şoförün yanında oturduğum arabanın içerisindeyken beni gördün…

Evet, karşımızda bir traktör vardı.
Bir dağ köyünden aşağı iniyorduk; yol asfalttı.
Bir virajı döndük ve o traktörü gördük.

Traktörün yanında, bozkırda koşan at güzelliğinde ama türü itibarıyla oldukça küçük olan, dünya güzeli bir köpek koşuyordu…

O’nun koşusu gözümün önünden gitmiyor.
Her adımı gözümden yaş olarak iniyor…

Arabayı süren arkadaşa elimle işaret ettim: “Yavaşla,” dedim.
Yavaşladı ama mesafe kısaldığı için durma şansı yoktu.
Virajın ardıydı, ve yolun iki kenarında da manevra alanı yoktu.

O güzel köpek — yani Pilot — aslında traktörün yanından, yani sahibi Ayşe teyzenin peşinden gidiyordu.
Ama tam bizim araba yanından geçerken, bir anda bir şey oldu ve bizim arabanın önüne atladı…

Bir ses…
Ah o ses…

Traktör ilk anda anlamadı, devam etti.
Arkadaş döndü, ben aynadan ona baktım…

Asfaltta öyle bir uzanıyordu ki…

Ama o koşuşu…
Ah, o koşuşu…

Hayatının en neşeli döneminde, yaylanın çimenlerinde dolaşan bir çocuk gibiydi…

Arkadaş şoktadaydı.
“Ne yapacağız?” dedi, durdu.

“Geri gidelim,” dedim.

Onun en kötü hâlini görmeyi göze almıştım.
Çünkü nefsimi, O’ndan gelen her şeyi “yüzümü ekşitmeden” kabul edebilmek uğruna eğitmeye and içmiştim.

Durduk.
İndik arabadan.
Vardık yanına…

Can çekişiyordu.
Öyle can çekişiyordu ki…
O şen kahkahalarla koşuşturan çocuk, yani köpek sanki bu değildi…

Ama yerde ne bir kan zerresi vardı,
Ne de bedeninde görünürde herhangi bir kaza izi…

Bir canlı, tüm güzelliğiyle can çekişir mi?

Her nefes alıp verişi içimi acıtıyordu.
Daha dayanamadım…

Başında ağlamaya başladım.
Ama bu ağlayış, sorumluluklarımdan kaçmam için bir yas bahanesi olmayacaktı.

Gücüm neyse, nefes nereye kadarsa mücadele edecektim…

Tam o sırada, basma eteği ve telaşlı gelişiyle, başındaki çemberi yana kaymış bir kadın yukarıdan aşağı bize doğru koşmaya başladı…

“Pilot… Pilot… Pilot…”
diye diye…

“Öldü mü, öldü mü?” diye sorarak yanımıza geldi.

Ben, arkadaş ve Ayşe teyze Pilot’un başındaydık.
İkisi de “yaşamaz” dediler.
Haklıydılar, biliyordum.

Önce arkadaş onu yolun kenarına aldı.
Orada ara ara nefesi gidiyor ama can çekişmeye devam ediyordu.

Ayşe teyze,
“Pilot… Pilot… Dağlara çıktım beni bırakmadın, buralara geldim beni bırakmadın, beni hiç bırakmadın Pilot…” dedikçe ben zaten…

“Torunum ‘babaanne adı Pilot olsun ne olur’ demişti,” dedi.
“Adını o koymuştu…” diye ekledi.

Durdum.

Hâlâ can çekişiyordu.
“Ne kan var ne görünürde bir şey,” dedim.

Muhtemelen iç kanama geçiriyordu. Kafasını arabanın önüne çarptı ve sonra araba onu büyük gayret ile ortaladı bu yüzden başka yerine temas etmedi. Ama o ilk kafa çarpışı..
O ses…

“Evet, muhtemelen yaşamayacak ama en azından veterinere götürelim,” dedim.

Çünkü bu konuda da O’na verdiğim sözler vardı.
Söz vermemin sebebi kendimdim.
Çünkü ben ömrümce “eğer ellerinden geleni yapsalardı bu beden, bu ruh bu halde olmazdı” dedim…


“Elimizden geleni yapalım. Hiçbir şey olmazsa bile, böyle acı içinde can çekişmez; gerekeni yaparlar.” diye söyledim onlara…

Ayşe teyze,
“Bunu trafik kazası gibi kabul ederler de sizin başınıza sıkıntı olur mu?” dedi, bizi düşünerek.

“Bir şey olmaz,” dedik.

Numarasını aldık, ona da numara verdik.
Ama yolda öleceğini biliyorduk…

İçimden sürekli okudum.
“Ne olması gerekiyorsa, kolaylaştır bize Rabbim,” dedim.

Veterinere vardık.
Bagajı açtığımızda çoktan…

Veteriner baktı yine.
Kalp masajı, müdahaleler…

Sonuç değişmedi.

Ayşe teyze aradı.
Arkadaş durumu anlattı.

“Gömmek istersen köyüne geri getirelim,” dedi arkadaş..
“İstemem,” dedi.
“Dayanamam…” diye ekledi..

Biz gömdük.
Kaldığımız otelin yanındaki ormana…

Benim hissemi anlamak istercesine O’na döndüm, dönüyorum ve döneceğim…

Bugünümün hisselerinden birisi şuydu;

Hayat boyu araba sürerken en korktuğum şeylerden birisi sonunda olmuştu.
En büyük korkum olmasının sebebi “birisine, bir canlıya zarar verme” haliydi. Kendime zarar vereyim ama bir canlıya vermeyi ne olur nasip etme Rabbim dedim. Öyle korkuyordum ki… “O” bu korkumun normalin üzerinde bir yangın olduğunu görüyordu. Ona dayanamayacağım zamanlarda bana böyle bir olay asla yaşatmadı. Çünkü suçluluk şemamdan ötürü bir yangının içerisinde yanarak ölümü beklememe sebep olabilirdi bu durum “o zamanlar”..

Ama bugün..
Her daim olan “O”,
Sonradan kalbime ve ruhuma yerleştirdiği emaneti sayesinde,

Suçluluk duymadım.

Sadece ondan çalınan o neşeye üzüldüm, o coşkun adımlarının benim içinde olduğum araba ile sonlanmasına içim yandı.


Tabii ki aynalamaların farkındaydım,
Ama gerçekten o kadar güzel koşuyordu ki…

Neyse, sonra durdum.

Ben Pilot’a değmeden önce nasıldım diye sordum kendime.
Evet, ben de şarkılar eşliğinde güzel havanın, dağların tadını çıkarıyordum.
Evet ben de coşkun bir halde koşturuyordum.

Şimdi Pilot da benim karşıma çıkarak benim kahkahamı mı çalmış oldu dedim?

Benim gördüğüm Pilot asla bunu yapmak istemezdi dedim.

Peki neden Pilot’a gösterdiğin anlayışı kendine göstermiyorsun dedim.

Yani birisinin coşkulu hayatını çalan kişi her zaman bunu bilerek yapan saf bir kötü müdür?

Her iki taraf da birbirine bakmaktan bile çekinirken birbirine zarar veremez mi dedim.

O zaman o karanlığın içerisinde bir ışık süzülmez mi dedim.

Hakikat işte bu iki niyetli çalınmış neşenin ardından daha coşkun bir şekilde ruha ve kalbe zuhur etmez mi dedim.

Etmedi mi diye sordum.

Öyle bir etti ki…

Adını hep duyduğum ama bence hayatımda ilk kez zihnime, ruhuma ve kalbime aynı anda, organik bir şekilde tanımlanan bir duygu ile tanıştım o an:

Teslimiyet.

Bundan yaklaşık 1.5 ay önce, iş yerimde değişen odama ve onun bulunduğu binaya ilk kez gitmiştim. Bulunduğu kata çıktım, tam odaya gireceğim bir kalabalık, telaş…

İnsanlar ağlıyor, titriyor..

Üç oda yanımda bir memur…

Odasında fenalaşmış, ben oradayken yardım ekipleri onu dışarı çıkardı.

Sadece baktım ve dua ettim.

Bir saat sonra ölüm haberini aldım…

Evet tanımıyordum, çünkü teslimiyetin asıl sınavı yakınlık arttıkça gelir…

Umarım ki “O” her türlü sınavından O’nun istediği şekilde geçebilmeyi nasip eder…

O adam, haber, önce oturdum, kaygı yoktu, sevdiklerime de bir şey olur mu korkusu tüm bedenimi sarmadı, birileri ile konuşma ihtiyacı duymadım, kalbimden aşağı yavaş yavaş inen bir teslimiyet hissettim, O’na vardım sonra…

Bir duygusuzlaşma mı yaşıyorum yoksa teslimiyet mi bu Rabbim dedim.

Çünkü her şeyi o kadar çok hissediyordum ki, bu hal ilkti…

Pilottan sonra anlamıştım, asla duygusuzlaşma değildi, teslimiyetin ilk organik tohumlarıydı…

Bazen en coşkun koşularımız birileri tarafından bir anda kesilir.
Kahkahalarımız susturulur.
En güzel duygularımız, tüm sevimliliğiyle bir anda öldürülür.

Bunlar kimi zaman bilerek,
Kimi zaman bilmeyerek,
Bir “kaza” ile yapılır.

Ama ne zaman o yarıda kalmış sahnelerin ölü hâllerini bir toprağa gömersek,
Film kaldığı yerden,
O topraktan filizlenerek,
Yeşillenerek
Devam eder!

Zeigarnik’e Selam Olsun!

Sessiz, Çok Sesli ve Dingin Sevgi

Sahi nedir bunlar?

Mesela, sessiz sevgi nedir biliyor musunuz?

Konuşamayan bir adamın,
ama hiç konuşamayan bir adamın kalbinden geçenlerin boğazına takılmasıdır.
Senin en sevdiğin manişak çiçeğinin, sadece karın yayladan ilk kalkmaya başladığı anlarda,
kısa bir süreliğine kendisini gösterdiği zamanı bilip,
onları özenle toplayıp, buket yapıp eve getirip,
senin yüzüne ve gözüne bakamadan,
“senin için topladım” diyemeden,
sessizce su dolu bir bardağın içine bırakılmasıdır.

Etraftan senin adının, “sırtı” olarak bilinen o sevimli dağ parçasının fotoğrafını,
sen kilometrelerce uzakta bir kıta parçasındayken,
sana sadece bir fotoğraf ile mesaj atıp,
“seni özledim”,
“senin sırtının önünden geçtim bugün”
ve “özlemin, gözlerimin kenarlarına dolan sıvılarla Arş-ı Âlâ’ya çıktı” diyememektir.

En sevdiğin balığın, daha senin o eve varacağın günün sabahında,
balık halinden en tazesinden çocuk gibi heyecanla seçilip, alınıp,
senin eve varış saatine denk getirilip önüne koyulmasıdır.
Ama “sen seversin, ben de seni severim, hoş geldin, afiyet olsun” diyememektir.

Hayatın boyunca, cenazelerde dahi tuttuğun gözyaşlarını,
yaklaşık altmış beş yaşında, ilk kez, torunlarının tatilleri bitip memleketlerine dönecekleri zaman,
onların gidişine dayanamayıp,
kendini bir kilere kapatıp,
kimseye sesini duyurmamaya çalışıp,
hıçkırıklarla bırakmaktır.
Ama onlara da “sizi çok seviyorum ve özleyeceğim” diyememektir.
“Siz gittiğinizde ben yattığınız yerleri, yemek yediğiniz masaları,
yine kimseye zayıflığımı çaktırmadan seveceğim
ve inilti şeklinde ağlayacağım” diyememektir.

Günün herhangi bir saatinde, herhangi bir kurala ve plana bağlı kalmadan,
usulca “nasılsın” diye mesaj atmaktır.
Ama ardından bir sohbete devam edip kendinden bir şeyler anlatamamaktır.

Eşin yanındayken, onunla kaslarındaki gerginlikten ötürü iki dakika sohbet edemeyip,
eşin başka bir yere kalmaya gittiğinde ve kısa sürede dönmediğinde,
bağımlılık şemanla ilişkili, terk edilmiş bir çocuk gibi hissedip,
dışarıda hiç göstermediğin yanınla onu arayıp,
gelmesini onu huzursuz ederek, küserek istemendir.
Ama bir yandan da o gelene kadar, toplu taşımada bozuk parayı çok sever diye
tüm camın önünü bozuk paralar ile doldurmak;
o geldiğinde ise ona sarılıp
“seni çok özledim, ne güzel yaptın da geldin, evimin neşesi” diyememektir.

Kırgın olduğun bir özlem sürecinin ardından,
eşinle konuşmasan da yoldan yorgun geleceğini düşünüp,
ona çeşit çeşit yemek yapıp, dolaba dizip,
küçük bir çocuk gibi de köydeki evine kaçmaktır.
İçinden “bir kere de sen gel kapıma, hep ben özür dilemeyeyim” diyememektir.

Bir kere olsun “bak senin için neler yaptım” dememektir.
Yaptığın dile getirilince de, çocuksu bir aferine çok mutlu olup
ama yine de kaslarının iradesiyle kıpkırmızı suratla,
bu takdire ihtiyacın ve devamındaki zayıflık hissiyatın belli olmasın diye
kızgın bir hâl ile ortamı terk etmektir.

Kız çocuğuna mal ve değer verilmeyen bir coğrafyada,
malını mülkünü o çocuklarının altına sermek
ama yine de bir tanesine bile
“seni seviyorum, iyi ki benim kızımsın” diyememektir.

Yani sessiz sevmek;
hep davranışların ile, tek bir kelime etmeden,
karşı tarafın seni ve senin sevgini anlamasını, çözmesini beklemektir.
Yani sevginin anlaşılması, içinde bulunduğu kalbe değil, karşısındaki muhatabın algısına bırakılmıştır.

Sadece anlayan bir kalbe dokunur.
Ama kalp bazen şefkatle bakan bir gözden,
bazen güzel kelimelerin işitildiği kulaktan,
bazen sıcak bir sarılmadan,
bazen bir baş okşanmasından,
bazen bütün dikenlerin bırakıldığı samimi bir sohbetten
ve evet, bazen huzurlu bir sessizlikten beslenir.

Sen bir ağaca ben sana sadece güneş verebilirim.
Sen de bununla yeşillenmeyi öğren diyemezsin!
O ağaç su ister, toprak ister, uygun mevsim koşulları ister
ve böylece derinlere sağlam bir kök salabilir.
Aksi hâlde en ufak bir zorlukta yıkılabilir.

Peki, çok sesli sevgi nedir biliyor musunuz?

“Yaradan’ı çok daha fazla hissetmek istiyorum, kalbim onunla huzur bulsun” deyip,
etrafındakilerin ettiği Arapça duaya, anlamadan, Türkçesine gerek duymadan,
yüksek sesle, içine yerleşmesini istercesine
ve çok sık aralıklarla peş peşe
“amin, amin, amin” demektir.
Ama “O” bazen bir seste, bazense bir sessizlikte kalbe yerleşir,
bu sebeple her iki yöntem de denenmelidir.

Tatlı dilin, güzel duaların ile sık aralıklarla
“iyi ki varsınız, iyi ki doğurdum sizi, iyi ki Allah bana sizi nasip etti”yi
sesli dile getirip,
içerden —senin de bilmediğin bir yerden—
bunu diyerek aslında karşı taraftan
“asıl iyi ki bizim senin gibi bir annemiz var,
bizim için neler yaptın, ne zorluklara katlandın”
cümlelerini duyup, içindeki o eksik yanları kapatmaya çalışmaktır.

Her çocuğun için son anına, gücüne kadar güzel sofralar kurup,
onları yerinden bile kaldırmayıp,
torunlarını sırf kızların güzel uyusun diye
sabahın erken saatlerinde dışarı çıkarıp gezdirip,
eve geldiğinde yaptığın bu fedakârlığın karşısında
hak ettiğin bu sevgiyi, takdiri almak için
tüm yorgunluğunu detay detay anlatmaktır.

Kızlarınla tatlı, sevimli, komik anılarını sonuna kadar paylaşmak isteyip,
sonunda küçük, sevimli bir kız çocuğu gibi
onlar tarafından nazlanmayı,
ışıl ışıl gözlerinle beklemektir.

Kızlarından birinin kendisine özgü bir özelliğini,
yani özgün değerini tam güzelce keşfedip anlatmaya başlamışken,
bunun ne kadar güzel bir özellik olduğunu vurgularken
hemen ardından bir kıyaslama yapmaktır.
İyi niyetle yapılan bir eylemdir, lakin karşı tarafta bıraktığı hissiyat “eksiklik, yetersizlik ve ardından öfkeye” sebep olur.

Bir kere sessizce göz göze bakışıp,
karşılığında eksik duygularının giderilmesini beklemeden sevememektir.

Sadece duyan ve gören bir kalbe dokunur.
Buradaki sevgi ise içindeki kalbin kontrolünde olabilirken, aktarımın muhataba yerleşmesini zorlaştırmaktadır.
Yani, sevgi, gürültünün arasından muhatabın kalbine oraganik bir şekilde yerleşmek için gereken sessizliği bulamamaktadır.

Kalp; karşılığı beklenmeden, kıyaslanmadan,
sadece varlığı için sevildiğini,
sessiz bir bakıştan, sebepsiz bir sarılmadan,
“benim de karşı taraf için bir şeyler demem gerekir” borçluluğuna düşmediğinde nefes alır.

Ağaca suyu, güneşi, toprağı verip her gün bunu dile getirirsen,
o ağaç o toprağın içine kök salmak istemez,
ona nüfuz edemez,
onu benliğine işleyemez.

Peki, nedir dingin sevgi?

İşte bu ikisinin ortasındadır.

Bazen senin bile fark etmediğin bir özelliğinin,
karşı taraftan samimice,
bir karşılık beklemeden dile getirilip;
kulaklara bırakılıp kalbe nüfuz etmesidir.

Sırf yapmış olmak için değil,
görev olduğu için değil,
utanılacak bir şey gibi asla değil;
sadece içindeki sevginin karşı tarafa akmasına dua etmektir.

Bir çok verip bir kaçmak değil,
O’nun bize olduğu gibi, aynı mesafede kalabilmektir.
Bazen daha yakın, bazen daha uzak
ama hep ortalamayı tutturmak için bir gayrettir.

Hissettiğin sevginin,
diğer insanlar tarafından anlaşılmasını beklemeden,
cesurca, özgürce ama yüzde yüz samimi bir kalple,
bazen kulaklara, bazen gözlere özgürce uçmasını istemektir.

Bazen sıkı, bazen özgür bırakan
ama asla terk etmeyen bir sarılıştır.

Yani;

“ben böyleyim,
bana da bu kadar verdiler ya da hiç vermediler” deyip
korkakça kaçmadan;
O’ndan nasıl geldiğini hatırlayarak,
devrimci bir ruhla,
“ben buradayım ve sana olan sevgimi
bana öğretilenlere yem etmeyeceğim” diyebilmektir!

Kalabalıklar İçerisindeki Yalnızlıktan, Yalnızlık İçerisindeki Kalabalığa

Kalın diye güldüm.
Kalın diye sustum.
Kalın diye çığlıklarımı sessiz duvarlara fırlattım.
Sabahları ezan seslerinden korkar oldum.
Sonra?

Sonra yine sustum.
Kimse bilmedi içimi.
Oysa ben hep onların içlerindeydim.

Hatırım sadece, onları dinleyeceğim tek taraflı uzun sohbetlerin giriş cümlelerinde soruldu.
Bunu hep bildim.
Ama “olsun”, onlarınki daha önemliydi.
“Senin ne derdin var ki?”
“Sen ‘el’ atan olmalısın…” dedim kendime.


Çünkü sen şunu biliyordun, hadi itiraf et şimdi;


Yüzün asıksa “bir problem” çıkarmış olurdun.
Sessizce dipsiz bir köşede ağlamışsan, “kırmızı gözlerine” bahaneler bulmak zorundaydın.

Çünkü sen biliyordun:
Gerçekte ne hissettiğini anlatmaya başladığın ikinci dakikadan sonra sana sadece “takma” denilecek ve onların kendi “gerçek” dertleri başlayacaktı.

Sen her buna tanık oluşunun ardından “bir daha anlatmayacağım” dedin.
Dedin,
dedin,
dedin.

Ve sonra sadece “dinleyen”, “destekleyen”, “zor günlerin arananı” oldun.

Sonra ne oldu, biliyor musun?

Senin elinden “üzgün durma” hakkını aldılar.
“Ağlama” hakkını aldılar.
Onlar alınınca sen “öfkelendin”.
Onu da bir etiket gibi yapıştırdılar sana!

Çünkü sen, doğumundan bu gününe kadar “hadi bizi güldür” şeklindeki talepleri gidermekle yükümlüydün.

Ama artık gün senin sen olma günü artık,
Çağ içindeki O’nla davranma çağı artık!

Ve evet, şimdi söylüyorsun:
“Ben bunu saygısızlık olarak hissediyorum.”

Ve sonra ekliyorsun:
“Zaten bir sohbet akışının içerisinde konuşuyorum, içimden geldiği için espri yapıyorum. Şu anda bunu söylemenize gerek var mıydı?”

Ve yine aynı tepkiler:
“Sana da ne dersek saygısızlık olarak görüyorsun artık…”

O kadar çok “hiçtin” ki insanların karşısında…
Aslında sadece O’nun karşısında öyle olman gerekirken,

Dümdüz, apaçık bir ovaydın sen.
Dümdüz ve apaçık!

Şimdi bir tuğla koyduğunda bile “kabullenemiyorlar”.
Sana öyle kabul ettirmişlerdi ki sınırsızlığı,
sen sınır nedir öğrenebilmek için insanların sınır taşlarına çarpıp, yara bere içerisinde yere yığılmak zorundaydın.

Sınır çizmek sana hak görülmemişti.
Sen apaçık bir ovaydın be kızım.
Herkes gelebilir, herkes içeri girebilirdi.
Sen onları orada eğlendirirdin, güldürürdün; ağlarlarsa omuz olurdun.

Ve bu ovanın antlaşması da şu şekildeydi:
Tüm bu karmaşada senin en ufak bir içsel sıkıntın açığa çıkmamalıydı!
Zaten çıksa da bunlar “izleyicinin dikkatini çekmezdi”.

Sen bunu daha cümleye girmeden anlardın.
Hemen konuyu karşı tarafa çevirir, onu özne yapardın.

Seni dinlemediklerini, onların sol kafeslerindeki kuyulara önce küçücük taşlar atarak yankı var mı diye yaptığın denemelerle hemen anlardın.

Artık taş atmayı bırakmıştın…

Bir insan bu kadar çok anlatarak,
bu kadar çok güldürerek,
bu kadar çok “sohbetlerin aranan ismi”, “olmazsa olmazı” olup da
bu kadar nasıl susabilirdi?
Bu kadar nasıl duyulmayabilirdi?
Daha doğrusu, nasıl anlaşılmayabilirdi?
Aklın almıyor şimdi, değil mi?

Senin hakkında merak uyanması için bir şeyler yapmalıydın.
“Kariyer”…

İnsanların gözünde “devletin sana atadığı etiket” ile var olmaktan hep tiksinmiştin.
Şimdi daha da çok tiksiniyorsun.

İlk kez asistan olarak göreve başladığın günü hep hatırlıyordun.
Daha doğrusu hiç unutmuyordun.

O günün bir gün öncesine kadar “işsiz, güçsüz”, insanları güldüren, neşe verendin.
Yani hep verendin,
ama hiç merak edilen değildin.

Peki o gün ne oldu?

“Hocam, hoş geldiniz,” dediler sana;
seni çocukluğundan beri tanıyan insanlar…

Bir günde ya, bir günde…
“Senin gelişine hoş geldin,” dediler.

Yo, hayır.
Senin gelişine değil;
“devletin atamasına”,
senin etiketine…

O kadar çok isterdin ki etrafındaki gözleri şu anda farklı bir senaryo ile gözlemlemeyi…

Sadece kul bazında bir “hiç” olsan,
yani insanlara göre “işsiz, güçsüz” olsan
ya da uzak bir kıtada yaptığın gibi sadece tuvalet temizleyerek hayatını sürdürsen…

Hey, sana diyorum!
Dinle beni!

Tüm dünyada ama özellikle Orta Doğu ve Asya ülkelerinde “kariyer”,
gözlerinin içine bakılıp bakılmayacağının bir turnusol kâğıdıdır.
Bunu sakın unutma!

Böyle bir senaryoda, kimin sana karşı bakışları, saygısı ve sevgisi aynı kalırdı?
Hep kim vardı?
Evet “O”.

Hadi sana çevirelim okları…

Sen bir insana etiketiyle baktın mı?
Bakıyor musun?
Mezun olduğu okul, yaptığı iş, kazandığı para…

Evet, seni sadece ama sadece “zeka” etkiledi.
Buna ister aileden gelen de, ister senin zaafın de…
Ama şunu biliyorum:
Sen her “zeka” etkileyici derken, içinin bir yanı titriyordu be titriyordu.
Bu titreyen kısım inşallah senin Öz’ündür…

Özel çocuk yakınların vardı..
Onların gözlerine her baktığından O’ndan gelen temizliği görüyordun ,
O’na akıyormuş gibi hissediyordun.
Öyle bir çocuk emanet almak sanki Allah’ın özenle seçtiği kullarına nasip olabilir diye düşünüyordun…

Hadi itiraf et;

Belki şemanla ilgili, belki değil bilmiyorsun…
Ama o güzel emanetler için O’nun tarafından seçilmiş olmak gibi bir arzun hep oluyordu…

Yani sen şunu biliyordun;
Zekâdan etkilendiğin her an “yüksek” bir şey yaşıyordun
ve bunlar şema etkileşimiyle yaşadığın şeye çok benzerdi.

Organik değildi.
Usul usul, sakince ruhuna ve kalbine işlemiyordu.
Seni bir anda etkiliyordu…
Bundan çok eminsin.

Ayrıca şunu da söyle:

Kibirli bir zekâdan her daim tiksindin.
Bilim geliştikçe açlık da, obezite de aynı oranda artıyordu.
Yani her zekâ “anlamlı” bir hayat için mücadele etmiyordu.
Bunu biliyordun.
Daha doğrusu “O” sana bildiriyordu.

Sen mesela arkadaşlarına hep derdin ki:
“El sanatıyla parasını kazanan insanlara hayranım.”

Evet, Sylvia’nın da böyle olduğunu okuduğunda şok olmuştun.
Oturup saatlerce bir terziyi, bir ayakkabı tamircisini, bir fırın ustasını ve daha nicelerini izleyebilirdin.

Hayran oluyordun;
parmaklarının saliseler içerisinde nerede olup ne yapacaklarını bu kadar iyi bilmelerine…

Sen onlara etiketleriyle bakmadın.

Sen onların, çalışkanlıklarına baktın,
kaslarını yılların tekrarlanmış hareketiyle ne kadar güzel eğitmiş olduklarına baktın.
Alın terlerine baktın.
Sabahın erken saatlerinde müşteri olmayacağını bildikleri hâlde
“geceyi koynunda dinlenesiniz, sabahı da kalkıp rızkınızı arayasınız” kelamına uygun şekilde davranmalarına bakakaldın.

Hatta son iki yıla kadar geceleri çalışıp sabahları uykusuz, mutsuz kalktığında
onların sabah yüzlerindeki heyecanı görüp
“nasıl oluyor?” diye merak ettin.

Senin el becerinin hiç olmaması da onları görünce bu kadar büyülenmene sebep oluyordu.

Sen insanların senin etiket bilgilerini öğrenmek için didiklercesine sorular sormasından tiksindin.
Gün geldi, bu oyuna ortak oldun.

Okuduğun üniversiteyi söylerken çekindiğin anlar oldu, kabul et.
Çünkü söylediğin anda insanların yüzündeki saygının azalışını gördün.
Ve ekledin:
yüksek lisans, doktora, Av…

Ama bunu her söylediğinde,
daha doğrusu söylediğin anın içerisinde,
kendine “Neden bunu yapıyorsun? Bu sana kötü hissettiriyor,” dedin.

Hatta “karşı çıkma modunla” hep yaptığını yaptın.

Sesli bir şekilde buna karşı çıkarsam,
Öz’ümden geleni, olmak istediğim kişi gibi söylersem,
sonra buna dönüşürüm diyerek insanlara dedin ki:

“Bir kişi eğer nerede okuduğunu, ne okuduğunu söylerken peş peşe bir sürü şey ekliyorsa, anlayın ki içinde bir ‘eksiklik veya aşağılık’ duygusu vardır. Zaten o şeyin ‘düşük profil’ olduğunu biliyordur. “

“Mesela siz hiç ‘ODTÜ’den mezunum ama şurada da şunu yaptım, burada da bunu yaptım’ diyeni duydunuz mu? Duyamazsınız. Çünkü o zaten tek atışta yüksek profili kapmıştır.”

Ama bitti be kızım, bitti!

İçinde savaştığın, bünyenin istemediği şeyleri artık kabul etmeyeceksin.
Sen topluma değil, sadece O’na teslim olacaksın.

Sen saygı nedir, etiketsiz kabul nedir bildin artık be kızım, bildin.
İnsanların yüzündeki düşüş artık seni etkilemiyor.
Önceden onların yüzünden düşen senden eksiliyordu.
Ama şimdi içinde tık etmiyor;
sadece O’na tatlı bir gülümseme kalıyor.

İstemediğinde gülmeyeceksin.
Üzüldüğünde üzgün olacaksın.
Sahneye çıkar gibi, palyaço gibi yüzünü gülümsemeyle boyayıp kaslarını sıkmayacaksın.

Didik didik sorularda etin yumuşak olmayacak,
saldırgan da olmayacak.
Öyle diri olacak ki, didiklemeye çalışan “taşa” çarptığını hissedecek!

Niye biliyor musun?

Artık sen apaçık bir ova değilsin.
Sen çitleri olan, küçük, sıcak ama giriş için izin istenen bir evsin!

Kapı içeri senin izninle açılacak.
Dışarıysa sınırsız çıkış hakkı olacak.

Çünkü sen artık yalnız değilsin.
Çünkü sen artık çok kalabalıksın be kızım, çok kalabalık!

Eli kapıda olanlar,
Bir üzgün suratıma dayanamayanlar,
Sizi güldürmediğim zaman bana kendimi problem çıkarıyormuşum gibi hissettirenler,
Hâlimi hatırımı “kendi derdini anlatmak” için soranlar

Size sesleniyorum!

Sınır taşlarıma bir selam çakın.
Hoşunuza gitmezlerse yolunuz açık olsun, kalın sağlıcakla!

Bilin ki ben,
hiç olmadığım kadar kalabalığım.
Bakarsanız göremezsiniz,
ama hissetmek isterseniz hissedebilirsiniz.

Godiva’nın Çıplak Hakikati: Şeriati, Meriç ve Jung’un Kesişiminde Bir İçsel Devrim

Giriş

İnsan kendisi olamadığında, yeryüzü kararıyor.
Ne Godiva geçiyor yoldan, ne de bir kimse kör oluyor; herkes ekranına bakıyor, kimse perdeyi kapatmıyor artık.

Bugünün insanı, trajedi ile arasına kalın bir cam koymuş halde yaşıyor. Ali Şeriati’nin dediği gibi, “trajedi görmeyen insan, yavaş yavaş hayatın aşağılık gerçekliğine alışır ve adiliğe sürüklenir.” Trajediye, acıya, hakikatin çıplak hâline sırt çeviriyoruz. Oysa hem Şeriati’nin “kendisi olamayan insan” eleştirisi, hem Cemil Meriç’in mağarasındaki gölge seyircileri, hem Jung’un persona–anima gerilimi, hem de İsmet Özel’in “ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, aynı yere işaret ediyor:

İnsan, kendisi olma bedelini ödemeden yaşayamaz.
Öderse devrimci olur, ödemezse sürüye karışır.

Aşağıda bu dört damarı, psikolojinin içsel yolculuk çemberinde ve biraz da taşların, kayaların sessiz bilgeliğinde eritmeye çalışacağım.

1. Mağara, Cadde ve Ekran: Gölgeler Dünyası

Cemil Meriç, Platon’un meşhur mağara alegorisini anlatırken, yeraltındaki mağarayı “görünürler dünyası” olarak tarif eder. İnsanlar çocukluktan beri zincire vuruludur; yalnızca duvara vuran gölgeleri gerçek sanırlar, sesleri gölgelerin konuşması zannederler. Zincir çözülüp dışarı çıkarılan tutsak ise önce ışığa dayanamaz, gölgeler ona hâlâ daha gerçek gelir.

Bu sahne, yalnızca felsefî bir alegori değil; modern insanın psikolojik portresidir. Jung’un dilinde söylersek, mağarada yaşayan, gölgeleri gerçek zanneden bu insan “personasıyla özdeşleşmiş” insandır. Jung, “bir insan zayıflığını anlayabilme becerisini yitirdikçe personasıyla daha fazla özdeşleşir” der; personanın karşıtı olan anima ise karanlıkta kalır ve başkalarına yansıtılır.

Toplum önünde “mükemmel, güçlü, lekesiz” görünen kişi, Jung’a göre çoğu kez özel hayatında duygusal bakımdan çocuktur; iş hayatındaki disiplin evde dağılır, dışarıdan pür-ahlak görünen maskenin ardında tuhaf fanteziler birikir. İşte mağaranın gölgeleri, Jung’un personasıdır; mağaradan çıkmaya başlayan tutsak ise, kendi gölgesiyle, animasıyla yüzleşen insandır.

Ancak bugün mağaramız yalnızca fikirlerle, ideolojilerle dolu değil; sosyal medya feed’leriyle, filtreli fotoğraflarla, “başarı hikâyesi” paketleriyle dolu. Yani Plato’nun duvarına artık taş, tahta heykellerin değil; “hikâye, reels, tweet” gölgelerinin yansıdığı bir çağdayız. Zincirlerimiz ise çoğu zaman konforumuz, statümüz, korkularımız, “hakkım yenir” endişemiz, “yanlış anlaşılırım” tedirginliğimiz.

Mağaradan çıkmak, artık yalnızca metafizik bir yükselme değil; ekranı kapatma cesareti, dışarıda soğuğa, yalnızlığa, belirsizliğe çıplak gözle bakabilme iradesi.

2. Godiva Geçmiyor, Tom da Kör Olmuyor: Hakikatin Bedeli

Lady Godiva efsanesinde, Coventry kontunun ağır vergilerine karşı halkının yanında duran bir kadın görürüz. Eşi, verginin inmesi için onu çıplak halde atla şehirde dolaşmaya zorlar; bu utanç verici şartı Godiva halkı için kabul eder. Halk da ona saygısından pencereleri kapatır, kimse bakmaz. Bir tek “Peeping Tom” gizlice bakmaya kalkar ve o anda kör olur.

İsmet Özel’in Amentü’sünde geçen “ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, bu hikâyeyi altüst ederek okur. Artık meydanda hakikatin çıplak cesaretiyle yürüyen kimse yok; ama bakışın da bedeli yok. Kimse kör olmuyor; çünkü kimse gerçekten bakmıyor. Herkes bakıyormuş gibi yapıyor.

Bugünün dünyasında Godiva, içsel çıplaklığıyla, kendi hakikatini ortaya koyan, fedakârlığı göze alan insandır; Peeping Tom ise hakikatle kendisi arasında mesafe koyan, sadece “tüketen” bakıştır.

Şeriati’nin “trajedi” vurgusu burada devreye girer: Trajedi görmeyen insan, hayatın aşağılık gerçekliğine alışır. Godiva’nın yürüyüşü trajedidir; çıplak kalma, rezil olma, bedel ödeme ihtimali içerir. Peeping Tom’un bakışı ise trajediye dışarıdan, risksiz, steril bir seyirdir.

Ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur:
Artık ne hakikati için soyunacak cesur ruhlar, ne de o hakikate yanlış bakmanın bedelini göze alacak vicdanlar var. Hepimiz “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya çalışıyoruz.

3. Kendisi Olamayan İnsan: Bilim, Din ve Taşların Sessizliği

Ali Şeriati, “kendisi olamayan insan”ı tarif ederken, modern çağın özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ürettiği ruh halini anlatır: Bilim ilerledikçe dinden uzaklaşan, sahip olduğu bilgi ve teknolojilere rağmen derin bir “boşluk, acılık, hiçlik” duygusu yaşayan, “mana yokluğunun” ağırlığı altında ezilen insan.

Şeriati, Sartre’dan söz eder: Sartre dine inanmaz ama “insanın derdi, evrende hiçbir anlamın olmamasıdır; bugünün insanı ise bir mana olmaksızın yaşayamaz” der. Bilim, tek başına insanın içsel açlığını doyuramaz; fakat insan da “hurafeci bir dine” geri dönmek istemez. Arada sıkışmış, kendisi olamayan, başkasının kalıbına girmiş, içi boşalmış bir benlik dolaşır şehirlerde.

Burada Şeriati’nin taşlarla ilgili alıntısı çarpıcıdır: Bir biyologdan aktarır; “taşlarda, hayvanlardan ve canlı varlıklardan daha çok hayat sırları ve mucizeler vardır” cümlesini hatırlatır. Taş, yüzeyde “ölü, cansız, suskun” görünür; oysa derin yapısında muazzam bir hikâye saklar: basınç, sıcaklık, kırılma, çözünme, yeniden kristallenme…

Güneşin doğuşunu da böyle anlatır Şeriati: Sabah güneşini kuru bir bilimsel mantıkla formüllere indirdiğimizde, gördüğümüz güzellik yok olur. “Gülün letafeti otopsi parmaklarının altında solar” der; her şeyi sebep-sonuç formülüne sıkıştırdığımızda, hakikatin en canlı boyutlarını kaybederiz.

Kendisi olamayan insan tam da budur:

  • Taşa bakar ama yalnızca “sertlik, yoğunluk, kimyasal formül” görür.
  • Güneşe bakar ama yalnızca “ışınım şiddeti” görür.
  • Kendi ruhuna bakar ama yalnızca “tanı kriterleri” görür.

Oysa psikoloji; Jung’un dediği gibi, insanın kendi iç sesiyle dürüstçe konuşması, persona ve anima arasındaki mesafeyi fark etmesi, ağır duygulanım anlarında gelen “tuhaf ve cüretkâr” sözleri bastırmak yerine anlamaya çalışmasıdır. İnsanın kendi kendisiyle konuşma sanatını geliştirmesi gerekir; bu, hem manevî hem devrimci bir eylemdir.

Şeriati’nin çağrısı da buraya bağlanır: Din artık yalnızca kelamcıların, fıkıhçıların değil; fizikçilerin, kimyacıların, taşlarla çalışan bilim insanlarının da dilinde yeniden düşünülmelidir. Yani “taşa bakan göz” ile “ruha bakan göz” yeniden birleşmelidir.

Ve tam bu noktada, Jung’un Kırmızı Kitap’ta anlattığı içsel bölünmüşlük, Şeriati’nin insanın mana arayışına dair söylediklerinin doğal bir tamamlayıcısı olarak belirir. Jung, kendisini iki ayrı yüzyılda yaşıyormuş gibi hissederken, iç dünyasını “1 numara” ve “2 numara” diye ayırmıştı: 1 numara aklın, okulun, bilimin, toplumsal benliğin çocuğuydu; 2 numara ise kozmosla bütünleştiğini hisseden, ruhani bir derinlikle konuşan, eski çağların bilgelik sesini duyan kişilikti. Bu bölünme, Şeriati’nin tarif ettiği modern insanın iki ucu temsil ediyordu: Düzenin, mantığın, bilimin dış kabuğu ile; anlamın, ruhaniyetin, iç çağrının derin kuyusu.

Jung’un rüyaları bu iki kişilik arasındaki çatışmayı çözen birer hakikat işareti olmuştu. İlk rüyasında karanlık bir ormanda höyük kazarken tarih öncesi hayvanların kalıntılarını bulması, onu doğanın hafızasına yönelten güçlü bir çağrıydı. Tıpkı Şeriati’nin taşlara bakarken sezdiği “derin hakikat” gibi, Jung da yerin altındaki bu sessiz fosillerde kendi ruhunun katmanlarını görmüştü. İkinci rüyasında bir havuzda büyük bir radiolaria canlısı görmüştür. Jung’un rüyasında beliren o büyüleyici radiolaria, aslında milyonlarca yıl önce derin okyanuslarda yaşamış mikroskobik bir canlıdır; silisli iskelete sahip bu canlılar zamanla sayısız benzeriyle birlikte çökelip radyolarit adı verilen bir fosil kayacına dönüşür. Bu taş, denizlerin en karanlık katmanlarında yavaşça biriken jeolojik hafızanın bedenidir. Jung’un bilinçdışına bu mikro canlı aracılığıyla sızan imge, ruhun da tıpkı okyanus tabanları gibi katmanlı, sessiz ve derin bir birikimle şekillendiğini fısıldar. Böylece rüya, doğa bilimlerinin sessiz taşlarını insan ruhunun görünmez katmanlarına bağlayan arketipsel bir köprüye dönüşür.

Daha sonra bir rüya daha gördü. Sislerle çevrili bilinmeyen bir yerde rüzgara karşı ağır ağır yürüyordu. Küçük bir ışığın sönmemesi için uğraşıyordu. Yakınında tehditkar, büyük ve karanlık bir figür görmüştü. Uyandığında bu figürün ışıktan kaynaklanan gölge olduğunu anladı. 1899’da Richard von Kraff-Ebing’in Psikiyatri Ders kitabı’nı okuyan Jung, iki kişiliğin de ilgi alanlarını içinde bir arada barındıran psikiyatrinin kendisine uygun bir meslek olduğunu gördü. Bu da bir anlamda doğa bilimleri çerçevesine geçişi oldu. Taşın sessizliğinde saklanan sır neyse, insanın bilinçdışında saklanan sır da oydu: Katmanlı, derin, baskı altında dönüşen, fakat bütünüyle yaşayan bir yapı.

4. İçsel Devrim: Persona’yı Kırmak, Mağaradan Çıkmak

Jung’un uyarısı nettir: Kişi yapay bir kişiliğe –sırf toplum için ürettiği bir “persona”ya– büründüğünde, bunun bedelini ödemeden kurtulamaz; nevrozlar, fobiler, sapmalar, moral bozulmalar ortaya çıkar. Toplumsal hayatında “güçlü adam” rolündeki kişi, özel hayatta dağılmış bir çocuk olabilir.

İşte burada “içsel devrim” fikri devreye girer. Devrim, dışarıdaki sistemleri yıkmadan önce, insanın içindeki yalan sistemleri yıkma cesaretidir.

  • Kendi zaafını görme cesareti,
  • Kendi gölgesini itiraf edebilme dürüstlüğü,
  • İçerideki görünmez ortağın (anima/animus) sesini duymak için kendine alan açma iradesi.

Jung’un önerdiği tekniklerden biri, insanın kendi kendine yüksek sesle konuşması ve içerideki muhatabın sesini duyabilmesidir. Bu, aslında mağaradaki tutsağın ilk kez arkasına bakmasıdır: “Gölgelerin ötesinde ne var?” sorusunu sormasıdır.

Bu süreç acılıdır; tıpkı mağaradan çıkarılan esirin güneşe alışma süreci gibi. Cemil Meriç’in aktardığı o sahnede, tutsak önce acı çeker, gözleri kamaşır, gölgeleri gerçek nesnelerden daha gerçek sanır; ama yavaş yavaş önce gölgeleri, sonra cisimleri, sonra yıldızları, en sonunda güneşi görür.

İçsel devrim, işte bu “kademeli aydınlanma” sürecidir. İnsan önce kendi yalanlarına kör olur; sonra bu yalanları görmeye başlar; sonra onların ötesinde daha derin bir kendilik ihtimalini sezmeye başlar.

5. Taşlar, Metamorfizma ve Ruhun Dönüşümü

Jeoloji, bu içsel devrimi anlatmak için güçlü bir dil sunar. Metamorfik kayalar, yüksek basınç ve sıcaklık altında, eski dokusunu kaybedip yeni bir mineraloji ve doku kazanırlar. Aynı kimyada kalsa bile, iç yapısı tamamen değişebilir. Bir gnaysın bantlı dokusu, granitlerin katılaşma hikâyesi, serpantinleşmiş peridotitlerin yeşil, parlak yüzeyi… Hepsi dramatik bir dönüşümün dış yüzeyidir.

Şeriati’nin aktardığı biyolog örneğiyle düşündüğümüzde: Taş, dışarıdan “ölü” görünse de, içinde sayısız hayat sırrı ve mucize saklar. Tıpkı, dışarıdan “sakin, düzenli, başarılı” görünen insanın içinde kaynayan fay zonları, kırıklar, çatlaklar, eski travma izleri gibi.

Psikolojik olarak metamorfizma, insanın trajediyle, kayıpla, acıyla, kendi gölgesiyle karşılaştığı anlarda yaşanır. Eğer bu basınçtan kaçarsa, kırılgan bir sedimanter kaya gibi ufalanır. Basınca izin verirse, iç yapısı yeniden düzenlenir; daha derin, daha sağlam, daha anlamlı bir yapı kazanır.

Şeriati’nin “çağımızın ruhu” için söylediği şey tam da burada okunabilir: İnsan, tekdüze düzenlere, kuru mantık dinine, “saatin kutsandığı” düzene isyan eder; çünkü ruhu fizik zamanın ölçülerine sığmaz. Ruh, basınç ister; ama yalnızca baskı değil, anlamlı bir baskı, dönüştürücü bir deneyim ister.

İşte trajedi burada tekrar önem kazanır: Trajik bir öykü, destan, şiir, insanı “hayatın aşağılık gerçekliğinden” yukarı çağırır, yüksek düzeye taşır. Metamorfizmayı başlatan ısı ve basınç gibidir; insanı yontar, ezer, yeniden kurar.

6. Melankoli, Yabancılaşma ve İçsel Konuşmanın Devrimci Gücü

Cemil Meriç’in “nevşe tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır” cümlesi, “yeni şeyler öğrendiğin kadeh bile senden gamlıdır” diye açıklanır. Bu, entelektüel insanın melankolisidir: Bilgi, onu ferahlatmak yerine daha derin bir yalnızlığa, daha ince bir kedere götürmüştür.

Şeriati’nin tarif ettiği modern aydın da böyledir: Bilimsel açıdan ilerledikçe dinden uzaklaşmış, ama dinden uzaklaştığı ölçüde dine yaklaşan –çünkü din boşluğunun acısını duyan– insan.

Bu noktada Jung’un önerdiği içsel konuşma tekniği devrimci bir imkân sunar:

  • İnsan kendi kendisiyle dürüstçe konuşmaya başladığında,
  • Ağır duygulanım anlarında ağzından çıkan cümleleri “tuhaf ve cüretkâr” diye bastırmak yerine, onların arkasındaki gerçekleri anlamaya çalıştığında,
  • Kendi içindeki “farklı sesleri” –anima, animus, gölge, çocuk– dinlediğinde,

bu, yalnızca terapötik bir süreç değildir; aynı zamanda politik, varoluşsal ve manevi bir devrimdir.

Çünkü kendisiyle yüzleşen insan:

  • Yalan haberlere, propaganda gölgelerine daha az kanar,
  • Tüketime dayalı mutluluk paketlerine daha az itaat eder,
  • Kendi hayatını “düzen dininin” dışına taşır.

İçsel konuşma, mağaradan çıkma eylemidir. Kendinle konuşmak, kendini devirmektir; falsolu, sahte benliği indirmek, daha sahici bir benliği taşa kazır gibi yavaş yavaş inşa etmektir.

Sonuç: Godiva Olmak, Mağaradan Çıkmak, Taş Gibi Susup Taş Gibi Konuşmak

Bugünün dünyasında, insanı ayağa kaldıracak devrimci hamle, dışarıda değil, içeridedir. Ali Şeriati’nin “kendisi olamayan insan” eleştirisi, Cemil Meriç’in mağaradan dışarı sürüklediği tutsak, Jung’un persona–anima diyalektiği ve İsmet Özel’in “ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, aynı içsel çağrıyı yankılar:

  • Kendini trajediden koruma: Bizi aşağı gerçekliğe alıştırır.
  • Personanla özdeşleşme: Ruhunu karanlıkta bırakır, gölgeleri gerçek sanırsın.
  • Bilgiyi sırf mantıksal formüllere indirme: Gülün letafetini, güneşin doğuşunu, taşın içindeki mucizeyi öldürür.
  • Hakikate bakarken bedel ödememe arzusu: Peeping Tom’u kurnaz, ama körlüğü anlamsız bırakır.

Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey:

  • Güneş doğarken, yalnızca fiziksel bir olay değil, varlığın bize seslenen yüzünü görmeyi göze almak;
  • Taşa baktığımızda, yalnızca minerali değil, baskıyı, ısıyı, kırığı, yani kendi içsel metamorfizmamızı hatırlamak;
  • Kendi kendimize dürüstçe ve yüksek sesle konuşmayı öğrenmek;
  • Mağaranın dışına çıkan tutsak gibi, önce gözlerimizin kamaşmasına rağmen geri dönmemekte ısrar etmek;
  • Ve Godiva gibi, hakikat uğruna çıplak kalmayı göze alırken, başkalarının mahrem hakikatlerini seyretmemek, yani Peeping Tom olmamayı seçmek.

Belki o zaman:

  • Ne Godiva yoksun olur bu dünyadan,
  • Ne de körlüğün anlamı.

Körlük, sadece bakışın bedeli olduğunda kıymetlidir; hakikate yanlış bakmanın sonucudur. Asıl felaket, herkesin bakıyormuş gibi yaptığı ama kimsenin hiçbir şeye gerçekten bakmadığı, hiçbir trajedinin yüreğe inmediği, hiçbir taşın elimize alınmadığı, hiçbir iç sesin dinlenmediği bir hayattır. Ve belki de bugün bize düşen, gözlerimizi yeniden hakikatin ışığına alıştırmak; taşı elimize alıp kendi ağırlığımızı hissetmek ve içimizde yıllardır susturulan o sesi duyduğumuz anda, korkmadan ayağa kalkmaktır—çünkü diriliş, insanın kendisine nihayet baktığı o ilk cesur adımla başlar.

Sen!


Evet, sana diyorum; sana, beni okuyan…

Ne arıyorsun bu kelimelerin içinde?
Nereden düştün bu cümlelerin arasına?
Hangi boşlukta savrulmaktan korktun?
Hangi nedenini bilmediğin içsel sıkıntıdan kaçıyorsun?
Ne arıyorsun aşağı doğru kaydırdığın o videolarda?
Birçok farklı duygunun saniyeler içinde değiştiği bu sahte ortamda neyini bastırmaya çalışıyorsun?
Hangi duygu yoruyor seni?
Hangi korku atıyor seni buralara?
Ne acıların var ki kendini uyuşturmak istiyorsun?

Sadece bir parmağın hareketiyle bitecek mi sanıyorsun?
Kaçtığında ardından koşmayacaklar mı sanıyorsun?

Ardından nelerin koşturduğunu hiç mi merak etmiyorsun?
Sonunda koşmaktan, kaçmaktan çatlayan bir kısrağa dönüşeceksin; anlamıyor musun?

Biliyorsun… Yorulduğunu, evet, çok iyi biliyorsun; ama duramıyorsun da, değil mi?

Sessizlik seni boğuyor.

Sonra halının altındakiler yukarı çıkmak istiyor.
Sen onların ne olduğunu kâh biliyorsun, kâh bilmiyorsun…
Ama orada öylece durduklarına adın gibi eminsin; biliyorum!

Kendini uyuşturduğun her şey, sana halının altındakilerin yukarı çıkmak için oluşturduğu o çıkıntıları göstermiyor.
Alttan yukarı çıkmak isteyenleri yok saydırıyor.
Bunu, kâh sağlıklı sandığın yöntemlerle, kâh sağlıksız olduğunu bildiğin aşırılıklarınla yapıyorsun.

Ama sana kötü bir haberim var:
Uyuştuğunda görmediklerin, ayıldığında artarak gelecekler.
Sen, onları yok saymak için daha çok uyuşukluğa ihtiyaç duyacaksın.
Çok yorulacaksın…
Çok da yoracaksın…

Sonra aylarca hayalini kurduğun bir tatile gideceksin.
En sevdiğin arkadaşların, aile bireylerin, yemekler, doğa, kuşlar…
Her şey yanında olacak ama sen… sen orada olamayacaksın.
Kendine kızacaksın ve diyeceksin ki:

“Aylardır hayalini kurdum… Sevdiğim herkes ve her şey burada.
Nedir bana böyle bir anda ‘öküz oturması’ gibi gelen şey?
Daha ne istiyorum? Allah’dan belamı mı arıyorum?!”

Neden etraftakilerin konuştuklarını duyamıyorum?
Neden sadece ağızları oynuyor insanların da ben bir perdenin arkasına itiliyorum?

Ne olduğunu bilemeyeceksin.
Korkacaksın.
Sebebini tanımlayamadığın bir korkuyu anlatamayacaksın.
Anlatamadığın her korku, boğazında bir zincirin halkasını oluşturacak.

Onlar soracak… Sen, donukluğun anlaşılmasın diye cevaplamaya çalışacaksın.
Onlar da “Bir şey mi oldu?” diyecek… Sen de…

Ama somutluklara bakmaya alışmış gözlerin hiçbir şeyi göremeyecek.

Göremediğin şey içinde bir kasvete dönüşecek.
Bu sefer sen yine uyuşmak isteyeceksin.

Nasıl mı?
Aşırı alkol… Cinsellik… Spor… Yemek… İş…
Yani dozunu kaçırdığın ne varsa, o senin uyuşturucun olacak!

Toplum, çevren, ailen ve sen; hangi yöntemi “takdir edilesi, özgürlükçü, onaylanan” görüyorsanız, işte sen tam olarak o uyuşturucuya dalacaksın.

Sen saldıkça gerçek, bir kâbus gibi güçlenecek;
Sana bir nefes kadar yakın olacak ve sen ayılamayacaksın!

Çok kesin konuşuyorum, değil mi?
Bilmiş bilmiş laflar ediyorum “sen”, “sen” diye diye…

Sahi… Sen kimsin?
Ben kimim ya?

Anlamıyor musun Ya Hu?
Ben senim, sen bensin.
Biziz be biz!
İnsan!

Çok soğuk yedik… Ayazda kaldık… Üşüttük be üşüttük, anlamıyor musun?!

Midemiz kötü…
Onu bulandıran bir şeyler var.
Alttan yukarıya doğru çıkmak isteyen şeyler var.

Sen “Uyursam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “İçersem geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Susarsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Kaçarsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Arkadaşlarımla kafa dağıtırsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Başka tenlere karışırsam gider.” diyorsun.
Gitmez.

Sen “Düşünmemeye çalışırsam azalır.” diyorsun.
Azalmaz!

Sen, yediğin ayazı hatırlamadan…
O bulantının ateşinde yanmadan…
Bir bilene danışmadan…
Bir “Doktor”dan şifa dilemeden…

Geçmez.
Geçmeyecek!

Durmak zorundasın.
Midene kulak vermek zorundasın.
Ona, yediği ayazın bunlara sebep olabileceğini şefkatle açıklamak zorundasın!

Yoksa ayaz gelecek…
Dokunan yine dokunacak…
Sen yine kaçmaya çalışacaksın…
Ve o hep daha güçlü biçimde geri dönecek!

Bu mideye, bu hayatta bir şeyler dokunacak.
Aşırılıklar onu yoracak.
Önce bunu kabul et.
Ve sonra biraz cesur ol!
Biraz be biraz!

Kaçma!

Al karşına mideni; iki yetişkin gibi konuş.
“Nedir seni bu denli hassas yapan şey?” diye sor.
Onun yukarı çıkmasına, kendisini kusmasına izin ver; lütfen!

Eğer yaparsan… Ardından gevşeyeceksin.
Vücudunun içi boşalacak.
Sadece dinlenmek isteyeceksin.
Dinleneceksin…
Uyuyacaksın…

Ama sonra dirileceksin.
Ve küçük bir çocuğa baktığın şefkatle bakacaksın midene.

İşte orada yeniden doğacaksın!
Ve gürül gürül akıp O’na varacaksın!

Yani diyorum ki:

Tam düşecekken tutunduğun tuğlaları kendine Rab belleme!
Rab onlarda değil,
Rab sen de be sende… Senin Öz’ünde!

Kapanış Selamı:

Birçok yazımın içindeki gizli nefesim, İsmet Ağabey’imin Of Not Being A Jew adlı efsanesine…

SİGA ODASI – Bölüm 1 – “Sen, ölürken telefon ile aranacaklar listesinin son ismisin”

Bu seri, bundan önce anestezisiz yapılan içsel ameliyatların bittiğinin habercisidir. Artık ameliyatlar güncellenen yeni şefkat anestezisi paketi ile bu Sîgâ odasında devam edecektir. Çünkü;

“Her gece birine karanlık, bir başkasına doğumdur.”

“Sen, ölürken telefon ile aranacaklar listesinin son ismisin.”

Evet, bu cümle istisnasız benim en yakın arkadaşlarımdan tutun da ailemin tüm bireylerine kadar ortak bir şekilde ve sıklıkla aldığım bir eleştiridir.

İtiraf etmeliyim ki %100 haklılar…

Uzunca süredir bunun üzerine düşünüyorum. Bazı şeylere varıyorum ama soyut kalıyor. Bu sebeple bu odada bunları konuşurken daha sağlıklı bir yol alabileceğimi düşünüyorum.

Bir insana bir eleştiri çok farklı gruplardaki çok farklı insanlar tarafından yapılıyorsa ve bu eleştirinin kaynağı “sevgi sitemi” ise bence bu dikkate alınmaya değerdir.

Bu yüzden bana değer verip, telefon ile ulaşamayıp beni yine de önemseyen, yani “kalan” herkese çok teşekkür ederim.

Benim de O’nun izni ile, önce bu sorunun kaynağını bulmak, sonra sağlıklı bir çözüme kavuşturmak boynumun borcudur!

Önce problemin tanımını anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışalım.

Aile bireylerimden özellikle annem ve ablamlar, arkadaşlarımdan ise hepsi benim telefonlara bakmayışıma, mesajlara dönmeyişime veya çok geç dönüşüme — belki günler, belki haftalar sonra — hep sitem ediyorlar.

Ben de onlara sunduğum açıklamaları ve/veya bahaneleri sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü bu açıklamaların iki türlü yönü var.

Birisi genele ve çoğunluğa sunduğum tutum, ikincisi ise çok istisnalara — geçmişten “aşırılık ile alınan” ders ile son yıllarda belki de sadece bir kişi idi bu istisna — sunduğum tutum. İkisi de içerisinde “aşırılık” barındırıyor.

Bir diğerindeki aşırılık halinde hissettiğim duygu durumundan kaçmak için bir öbürüne başvuruyorum. Ama aslında ortada şemalar ile beslenmiş bir zehir var ve panzehri iki yöntem de değil.

Her iki tutum da ölçeğin iki uç tarafı, ama ortada “ölçülü” bir nokta var. Bunu biliyorum. Ama neden yapamıyorum?

Hangi öğrenilmiş davranış şekillerim, eksik duygularım bunlara engel oluyor gelin onları birlikte bulmaya çalışalım.

İnsanlar bana “Sana neden ulaşamıyoruz, ne aramalarımıza çıkıyorsun, ne hemen dönüyorsun, ne mesajlarımıza bakıyorsun?” diyorlar.

Onlar bunu derken en son bir tanesine şunu söylemiştim:

“Yani demek istiyorsun ki, fiziksel olarak bir aradayken bütün benliğinle, kalbinle, zihninle, neşenle benimlesin de; fiziksel olarak yanımızda olmadığında neden bu denli yok oluyorsun mu demek istiyorsun?”

Şaşırmıştı bunu duyduğuna, ama tam durum tespiti yapmama da sevinmişti.

Peki ben bu durum tespitini nasıl karşı taraf daha bilemezken bilmiştim?

İnsan kendisinin de içerden deneyimlemediği, yaşamadığı bir duyguyu bu denli hissedebilir mi?



Eğer karşı tarafın bir derdi, hastalığı yani “ihtiyacı” yoksa telefon ile neredeyse hiç iletişim kurmuyordum. Eğer öyle bir “ihtiyacı” varsa, her anında ona destek oluyor, derdinden kurtulduğunda kendi yoluma koyuluyordum.

İnsanlara, “eğer beni aradığınızda duymadıysam ve durum acil ise bana hemen “acil” diye mesaj atın, o zaman size döneceğim” diyorum.

Bazen öylesine aradıklarında ben “Bir şey mi oldu?” diye ebeveynden öğrenilmiş bir panikle cevap veriyorum ve bunu karşı tarafa yapmaktan hiç hoşlanmıyorum.

Seni sadece sevdiği için, sesini duymak için arayan birisine öğrenilmiş kelimeler ile konuşmak hiç hoşlanmadığım bir durum…

Ya da ben “ihtiyaç olunmadığımda aranabilecek bir insan olmadığımı, bunu hak etmediğimi” düşünüyorum. Ya ben bunu böyle düşünüyorum, ya insanlar ile etki-tepki iletişimimiz sonucunda ben hep böyle arandığım için bunu böyle kodladım.

Yani tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan misali… Her ikisi de geçerli olabilir…

Ayrıca bu iletişimsizlik halini “aşırı bağlanma” haline bir tepki olarak, bir koruma kalkanı olarak da kullanıyor olma ihtimalim çok yüksek.

Çünkü geçmişimde düzenli, rutin bir iletişim şekli olan ilişkilerde, “bağ kurmama” koruma kalkanı ortadan kalkıp “aşırı bağ kurmaya” bir anda, hızlı bir kimyasal tepkime ile geçiyordu.
Sonra o iletişim halinde elim, gözüm telefonda kalıyor, bir mesajın gelmemesi beni kaygılandırıyor;

“Bir şey mi yaptım, acaba iyi mi, her şey yolunda mı?” diye yorucu, toksik sorular beynimin içinde dolanıyordu. Bu suçluluk kaynaklı kaygıların kökenini artık biliyorum…

Klasik bir şekilde önce o mesajın rutin olan zamanda gelmemesi beni kaygılandırır, sonra hemen kendime dönerim; kesin yanlış bir şey dedim, kesin yazdığım bir şey yanlış anlaşıldı (bunun da kökenini biliyorum…) sorgulamalarına başlar, geri dönüp yazdıklarımı okur, o kelimelerin arasında “Evet şu olabilir” diye cevap bulmaya çalışırım.

O aradaki belirsizlik ve/veya açıklama yapılmaması, okçularımın tepeden tüm oklarını üzerime fırlatmalarına sebep olur.

O durumu netleştirmeden ne yaptığım işe, ne bir sohbete, ne de başka bir şeye odaklanabilirim.

İnsanı bu dünyadan bu denli kopartırcasına hissedilen duygu, onun oldukça eski zamanlarına ve uzun süreli maruziyetine dayanmalı diye düşünüyorum. Belki, açıklamadan terk edilişin bir yansıması ve/veya hayata gelip gelmeyeceğinin kararının verileceği o sürenin tezahürü olsa gerek.

Çocuk tüm bu büyük yıkımlara bir açıklama istiyordu.

Hesaba çekilenin, eksiği arananın açıklaması değil,

yok sayılmamış olmanın, görülmüş olmanın bir açıklaması,

“yaşadıklarını sen bir çocuk olarak şimdi anlamıyorsun ama ben bir yetişkin olarak onları görüyorum, seni görüyorum, seni anlıyorum, yaşadıkların bir yanılsama değil, onlar gerçekte oldular ve senin bu hissettiklerin maalesef hissetmen gerekenlerdi. Ama sana bunların gerekçelerini en içten, samimi bir şekilde açıklayacağım ve çözüm bulmak için mücadele edeceğim” şeklindeki bir açıklamaydı…

Belki çocuk annesinden “sadece şu açıklamayı ve gayreti” bekliyordu;

“evet kızım, acımız var, şu an iyi değilim, ama seni de görmüyor, korumuyor değilim. Ben seni görüyor ve duyuyorum. Sadece bana biraz zaman verirsen, bunu aşacağız ve “eski, rutin neşemize, iletişimimize geri döneceğiz”

Belki çocuk babasından da “sadece şu açıklamayı ve gayreti” bekliyordu;

“evet kızım, ben erkek çocuğum olsun çok istedim. Bu, insanoğlunun varlığından bu yana soyunu devam ettirebilme iç güdüsü ile düşkün olduğu bir arzudur. Toplum da insanın içindeki arzunun “gayet makul ve olması gereken” olduğunu zamanla perçinlemiş ve katı bir gerçeğe dönüştürmüştür. Ben de bu katılığa hapsoldum. Ama kız çocuk istemedim değil, “bir de erkek çocuk olsun” istedim. Ama bu katılıkta yanlışlar yaptım, sen annenin karnındayken annene ve sana hep “kızsa istemiyorum” şeklinde hissettirdim. Arzularıma yenik düştüm, topluma yenik düştüm. Biliyorum olan oldu, ama inan ki seni “kız” olduğun için, seni “sen” olduğun için çok seviyorum. Ve sana bıraktığım bu yükü mümkün olduğunca silebilmek için ömrümün son anına kadar samimi bir mücadele vereceğim. Benim cahil arzum, senin bir erkek çocuğuna dönmene sebep olmayacak.”

Bu açıklamalar, gayretler olmadığında ve bunun üzerine “suçluluk” arttırıcı başka bir travma eklendiğinde ne oldu peki?

İşte orada içsel çocuk suçluluktan, belirsizlikten kurtulamıyor ve kurtulabilmek için “bir açıklamaya” muhtaç kalıyor. Başlarken nasıl bir netlikle dünyaya gelmesi için kararlar alınmışsa, biterken de bunu yapmalısınız ki ben bu duygulardan arınabileyim” diye çareyi ikinci kişilerde arıyor. Kendi içsel bozukluğunun başka türlü üstesinden gelemiyor.


Mesela; karşı taraf bir açıklama yapıp, “Ya ben bu günlerde veya haftalarda veya aylarda — hiç önemli değil — işlerimden dolayı yoğun olacağım, sana 5 ay yazamayacağım” dese, bunu önceki iletişim hali ile aynı samimiyetle dese, içsel çocuk bunun gerçekliğine kalple inansa, o vakit isterse yıllarca iletişim kurmasın der. Sadece özlerim o kadar…der.

Yani orada içsel çocuk diyor ki;

“Benim bir yanlış yapmadığıma, suçlu olmadığıma” kesin bir şekilde inanmaya ihtiyacım var. Bu ihtiyacı da kendi başıma karşılayamıyor, karşı taraftan bunu samimi bir şekilde duymak istiyorum.


Yani gidişler, ardında bana dönen oklar bırakmadıkça beni zorlamıyor; ama diğer durumda beni bir donukluğa çeviriyordu ve hayata karışamıyorum.

Çünkü ben açıklamasız suskunlukları sık aralıklar ile ebeveynimden deneyimlemiştim.

Bunları yeri geldi bir cezalandırma olarak kodladım bedenime, yeri geldi başkalarının bedenine kodlamasının sebebi bizzat ben oldum.


Ben hiç kimseden gidemedim; gitmesini istediğim kişiye de “git” diyemedim.

Sadece sessiz bir şekilde kalarak, eskiden olduğum gibi olmayarak — çünkü vücudum kabul etmiyordu — onun gitmesini bekledim.

Direkt bir şey dersem suçlu hissedecektim.

Sakin bir şekilde kendimi anlatmayı ise bilmiyordum; tekrarlı bir şekilde beni rahatsız eden şeyleri “Ne yapsın, onun da dertleri var” diyerek kendime kabul ettirmeye çalışıyordum.

Ama sonra, karşı tarafı içimde haklı çıkarmaya çalıştığım her konu boğazıma zincir olmaya başlıyordu ve beni sesimi çıkaramayacak kadar boğuyor, sonunda da susturuyordu.

Sonra ben istesem de ses çıkaramıyordum; karşı tarafın alıştığı halimi ona veremiyor, o da aynı tadı alamayınca gidiyordu.

Yani ben sessiz gidişlerin ardından ne kadar sorular ile baş başa kaldıysam muhtemelen başkalarını da aynı şekilde bırakmıştım.

Bazı arkadaşlık ve akrabalık ilişkilerimde ise hiçbir problem yokken, yan yanayken gayet kaliteli bir iletişim kurarken o kişiden fiziksel olarak ayrıldığımda telefon iletişimimi resmen kapatıyordum.
Tekrar fiziksel olarak yanına döndüğümde kalbimde değişen, eksilen hiçbir şey olmuyor; hatta bir özlem ile yanına koşuyordum.

Ama karşı tarafın sitemini istisnasız hep duyuyordum.

Bu konuyu da düşününce ya eski aşırı bağlanma ardından gelen terk edilme halleri aklıma geldiği için bunu yapıyordum; yani bağlanmazsan terk edilmezsin…

Ya da fiziksel olarak yanından ayrıldığımda “O hâlâ bende mi, gitti mi, telefonlarına dönmezsem, en ufak yanlışımda terk edecek mi?” diye bilinçdışı bir yerden karşı tarafın bağını test etmeye çalışıyordum.

Çünkü son zamanlarda, kalbimin en sağlıklı hali ile varlığına teşekkür ettiğim kim varsa onlara sessizce veya sesli bir şekilde şunu dediğimi fark ettim:

“Benden umudunu kesmediğin için teşekkür ederim…”
“Kaldığın için teşekkür ederim…”
“Sessizliğime rağmen içimi duyduğun için teşekkür ederim…”
“Dilsizliğime dil olduğun için teşekkür ederim…”
“Ben küçük bir çocuk gibi bir kapının arkasına saklanıp, yokluğumda gidip gitmeyeceğini kollarken orada öylece kapı gibi durduğun için teşekkür ederim…”

Bu Yaratıcı’ya da böyle, sevdiğim beşere de…

Çünkü şunu çok deneyimlemiştim:

“Benim hatam hiçbir zaman cezasız kalmıyordu.”

Bu bir kurban rolü cümlesi midir bilmiyorum; ama istisnasız çevremde çok sevdiğim insanları kıran insanlar olur, ben onlara koruyuculuk (bunun da kaynağı belli) yaparak destek olurum, sonra aralarını düzeltirim, onlar da normale döner.

Ama benim en küçük bir kelimem aynı kişiye bana karşı aşamadığı bir küskünlük hâli verir.

Bunu biz insanların “insan daha çok sevdiğine kırılır” şeklinde söylemesinden hiç ama hiç hoşlanmıyorum.

Hayır efendim, hayır kaslarım, hayır kalbim!

Size diyorum!
Asıl insan sevdiğinin hatasını onarmaya daha çok meyilli olmalıdır.

Niyetini, kalbini, Öz’ünü daha derinden bildiğin insanın şemasal ataklarını hazmetmek için daha çok mücadele vermelisiniz.

Toplumdaki bu öğretiyi, bir insanı yaptığı bir hatadan dolayı — sırf onu daha çok sevdiğiniz için — silmenizi kabul etmiyor; hele ki bunu sevgi adı altında yapmanıza asla izin vermiyorum!

Ayrıca size kafa tutmuşken araya alakasız ama şu an aklıma gelen bir şey daha söylemek istiyorum:

Dost kara günde belli olmaz, halt etmişsiniz!
Dost iyi günde belli olur.
Kötü gününde gerek yakın, gerek uzak herkesi etrafında bulursun.
Cenazelere gelen çok olur.
Kimi bunu sadece seni sevdiği için yapar, kimi sana bir iyilik yapmak, sevap kazanmak için yapar, kimi senin zayıflığını görüp kendi hâline şükretmek için yapar…
Ama yapar… Çeşit çeşit grup bunu yapar…
Ama senin işinde kazandığın bir başarıyı veya ödülü seni gerçekten gönülden seven bir dostun dışında kimse seninle aynı hissiyatla kutlayamaz.
Seni gerçekten seven birisi bile içten içe kıskançlık hissedebilir.
Kardeş kardeşi kıskanabilir. Hepimizin karanlık yanları vardır.

Ama işte orada gerçek dost, eş, kardeş her ne ise, senin sevgin uğruna, var olan negatif duygularına durun diyebilendir.
Negatiflikleri, sendeki güzellikleri görme gayreti ile söndürmeye çalışandır.
Bu uğurda Yaratıcı’ya, “Rabbim beni, Sen’den uzaklaştıran, senin huzurundan yoksun bırakan, ruhuma yük olan ve çok sevdiğim bir insana “düşman” eden bu duygulardan uzak eyle!” diye dua edebilendir.
Yani nefsine savaş açıp onu yenip tüm benliği ve kalbi ile senin sevincine ortak olabilendir!
Bu da böyle biline…

Neyse, ben devam ediyorum.

Toparlayabilmek ve bu davranış bozukluğum ile mücadeleye başlayabilmek adına, kişisel yolculuğumda bana çok yardımcı olan bir şeyi yapmak istiyorum.

Yani şöyle ki;
Sürekli tekrarladığım ama bunu yapmaktan hoşnut olmadığım şeyleri

“Hangi yalanlar ile yapmaya devam ediyorum?”,
bunu yapmak için şemalarım kaslarıma hangi yalanları sık sık söylüyor diye konuya bakıp,
tekrarlanan cümlelerdeki kelimelerin ardını anlamaya çalışmaktır ki;
— bu bazen yıllarca tekrarladığım bir espri, bazen bir örnekleme, bazen bir temele dayandırma gayretidir—
işte bu yol için, örtümü açar, yere oturur, örtünün üstüne elde ettiklerimi serip parçaları birleştirmeye çalışırım.

Bu Sîgâ odasında da bunları çokça yapacağımı düşünüyorum.
Bu sebeple, bu cümleleri hem genele hem özele olan tutumum ile kıyaslayarak, bu davranış biçiminin kaç çeşit şema davranışından beslendiğini anlamaya çalışacağım.

Bu cümleler en çok şunlar oluyordu:

“Biliyorsunuz, telefona bağımlı olmayı sevmiyorum.”

Ama istisnalarda tam olarak bir anda kapılıp bağımlı bir hâl alıyordum.
Sonra sessiz, açıklamasız gidişler; ebeveynlerimin gidişini tetikliyor, korkular, bulantılar başlıyor.
Ben ise “kuyruğu dik tutup” ebeveynlerime de yaptığım gibi “giderseniz gidin, size muhtaç değilim” hâlini, kuruyup dökülen hücrelerime elimdeki kırbaç ile kabul ettirme çabalarına dönüyordum.
Ne bir mesaj atar, ne bir arama yapar, ne de peşinden koşardım; yani “benim olmayanı almazdım”…
İçim yanar, sabahları korku ile uyanır, hayattan kopardım. 1-2 ay bunu “hiç kimseye” –ne muhatabına ne de bir başkasına– anlatamadan bu hâl ile yaşardım.
Sonra zamanla bunun kaynağının üzerine bir örtü sererdim. Bu anı her yaşadığımda bir örtü daha, bir örtü daha… Sonra o örtü, altına kimse giremeyecek kadar kalınlaşıp ağırlaşmıştı.
Ta ki doğru kişi gelip, benim açılmasından “en çok” korktuğum o yanlış örtünün altına girene kadar…

“Her an gelen mesajları takip etmeyi sevmiyorum.”

Bu, “ertelediğim” her işte karşıma çıkıyordu. Aslında o işin orada duruyor olması beni rahatsız ediyor, ama o işin bana hissettirdiği sorumluluk fazla olduğu için onu erteliyor, kendimi zora, sıkışmışlığa sokuyor, sonra iş -o travma ve artçıları gibi- kontrolden çıkıyor ve ben içsel bir sıkıntı hali ile son ana kadar kalıp, sonunda o işi bitirip inanılmaz rahatlıyordum. Bu, gelen mesajlar biriktikçe de aynı oluyordu. Bir türlü cevaplayamayıp, ama onların orada birikmiş olması ile beynimdeki ram’in bir kısmının onlar tarafından tüketildiğini hissediyor sonra da tek tek cevapları verip inanılmaz bir rahatlama yaşıyordum.


Ama şu da vardı; istisnalarda tam tersi yönde davranıp her an mesaj geldi mi diye kontrol ediyordum. Gelmediyse yukarıda bahsettiğim ruh hâline, yani “kesin yanlış bir şey yaptım” hâline dönüp tekrar elime kırbacı alıyordum. Benim “kafamda kurduğum” gibi bir şey olmadığını, sadece onun müsait olmadığını anlayınca yine “inanılmaz bir rahatlama” yaşıyordum…

“Telefonumu sesli modunda kullanmak beni rahatsız ediyor veya tetikte hissettiriyor.”

Sessizde olduğu için de anlık aramaları genellikle görmüyorum. Bildirimleri de açık bir şekilde kullanmadığım için mesajları anlık görmüyorum.

Bu, acı bir “telefon” sesi ile genç bir adamın vefat haberini aldığımız anın bir yansıması olabilir. Çünkü bu durum ailemin diğer üyelerinde de var.
Yani, “bir haber gelecek, bir felaket olacak” hâli bende var…
Bu konu, yani genç adamın gidişi, hiç açılmamış bir kapı; onun da zamanının geleceğini biliyorum. Tek duam, doğru zaman…

Ama istisnalarda tam aksine mesaj geldi mi diye sürekli kontrol ediyordum.

“Sanki benim isteğim dışında beni arayan, mesaj atan herkes o anımı kontrol altına almış oluyor, yani benim özgürlüğümü kısıtlıyor.”


İsteğim dışında bir yerde “zorla tutuluyor olma” hâlinin neye atıfta bulunduğunu anlayanlar vardır…


Ama istisnalarda bu duygudan eser olmuyor; tam aksine yine bir aşırılık zuhur ediyor.
Çünkü o, benim “hep, bağımlı bir şekilde yapışmak istediğim” kişi oluyordu.
Ama onun dışındakiler öyle olmuyordu. Onlar uzakta dursun, kalbimde aynı yerinde dursun; çünkü ben bir anda birden fazla kişiye böyle bir “bağımlılık” hâlini yaşayamazdım.
Ayrıca bunu hissettiğim kişi sayısı da hayatım boyunca çok az olmuş; belki de acılarının boyutu sayılarının çok az olmasına sebep olmuştu…

Mesela bir eşe, sevgiliye böyle bir şekilde bağlanmak benim en büyük korkumdu. Çünkü kontrol benden çıkıyor, “her şey” ona dönüyordu.

Ben yıllarca bu hâli düşünüp, o zamanlar çok sert, kırbaçlı bir şekilde kendime:

“Sen insanları putlaştırıyorsun. Bunu dilinle söylemiyorsun ama kalbinle, haşa, O’nun önüne koyuyorsun. O da sana yaptığın bu Şirk’in ne kadar yanlış, ölçüsüz olduğunu yaşadığın o acılar ile gösteriyor. Yani beşer gider, bir Ben kalırım.” Diyordum.


Bunu o zamanlarda da anlıyordum, hep aynı şeyi düşünüyordum.
Ama çözümü “derin bağ kurmadan geçirilmesi gereken bir ömürde” bulmuştum en sonunda. O zaman bir tehlike kalmıyordu.

Ama itiraf et: Bir yanın da sessizce dua ediyor;

“Her şey ile mücadele etmeye çalışıyorum Rabbim, bütün şemalarımla elimden geldiğince mücadele ediyorum ama o hâli ya bir daha yaşarsam diye de çok korkuyorum.” diyordun her seferinde.

Çünkü hatırla…

Sen o anlardan çıkabilmek adına 26’lı yaşlarında ilk kez “yalnızlığı” kabul edip kabuğuna çekilmiş, içsel arayışına dönmüştün ve “ne olur bu son olsun” demiştin.

Aslında O’nun yolunda çok yol almıştın.
“Sen’in Kelamı’nı kendim okuyacağım, ne olur bana doğru muhakeme bahşet Rabbim” diye yola çıkmıştın ilk kez.
O manevi huzur hâlini de ilk o zamanlarda tatmıştın.
Sonra okuduğun kelamlar ile O’na dönüp:
“Ne olur beni bahsettiğin o kullarından eyle. Çünkü onlar Sana sadece zorluk anında değil, refahın zirvesindeyken de dönen kullarındandır. Yani her koşulda hep Sana gelenlerdir.” diye dualar ettin.

Enerjini, neşeni beşere; karanlığını O’na vermemeye and içmiştin.
“Nasıl karanlık bir gecede yalnızca Sen varsan, doğan bir güneşte de yalnızca Sen varsın; bunu biliyorum ve hep böyle hissetmeme sebep ol Rabbim.” dedin.
Kâh unuttun, kâh hatırladın ama hep ortalamayı tutturmaya çalıştın.

Evet, o kuyudan O’nunla çıkmıştın…
Ama o kuyuya neden düşüp durduğunu anlayamıyordun, bilmiyordun.
Şema nedir, öğrenilmiş toksik davranışlar nedir bilmiyordun.
Sadece bu aşırılığını biliyor, çözümü için O’na dua ediyordun.

“Bazı kulların var Rabbim; onların yüzündeki dinginliği görüyorum. Onların yüzünde Seni görüyorum.

Ne birisini kırıyorlar,
ne kendilerinden vazgeçiyorlar,
ne bir anda öfkeden deliye dönüyorlar,
ne yapışıyorlar,
ne de kaçıyorlar…

Ne olur beni de onlardan eyle” diye yalvarıyordun.

Sonsuz şükür olsun ki, O da sana bunların kaynağını anlayabileceğin birisini göndermişti…

Yaradan, her şeyi o kadar aşama aşama, şefkatle öğretiyordu ki sana…

Tıpkı o son “kavuşma” öncesi kulağına fısıldayıp:

“Korkma, kendini hazırla. O gün geldi güzel kulum. Şimdi fısıldama sebebim, senin ruhunu ve bedenini biraz ana hazır hale getirmek istememdir”

dediği gün gibi,

bir taşın, taş olana kadar geçirdiği süreç gibi…

Sabırla, yavaş yavaş, bazen durup soluklanarak ama sonra hep Kendisi’ne doğru çağırarak..

Önce senin en büyük zehrini atabilmeni sağladı sana kıldığı vesile ile…
Yıllar sürdü.

Sen pes ettin; O seni bırakmadı. “O” hep kaldı.

Sen O’nun senden vazgeçmeyişine âşık oldun…

Her yılgınlığında, yerlerde kanlar içinde hareketsiz bir şekilde uzanırken “O” sana şefkatle baktı; yaralarını sildi, sildirdi ve elini uzatarak:
“Hadi gel, biraz daha gel, yapabilirsin.” dedi.

Gördüm ya, hissettim!

Sonra sana yıllardır tanıdığın, sohbetler ettiğin O’nun vesilesi/emaneti ile ilgili ilk kez iki rüya gösterdi.
Özellikle ikinci rüyandan sonra daha dayanamadın, vesilesine bir mektup gönderdin…

İşte o andan itibaren vesilenin zihni değil, kalbindeki “O”, seni kalbinden vurulmuşa, çölde bir dostu bulmuş o şaşkın hale çevirdi.

Emanetinin içindeki “O”, senin içindeki “O”na karışmaya başladı.
“Bu başka…” dedin. “Bu, bu dünyadaki her şeyden çok başka…”

Ama korktun. Çok korktun, kabul et.
Çünkü emanetinin kalbindeki O’na vurulduğunu hissettiğin ilk anda:
“Hapı yuttum.” dedin.
Çünkü senin kalkmasından korktuğun o örtü kendiliğinden havaya uçmuştu. Emanet bunu yapmadı; sen koşarak kaldırdın onları…

Önceden bağımlılık hâlinde bağ kurduğun tüm herkes bir yana; bu ayrı bir yanaydı.
Ama sen bunu zihninle, kalbinle bilsen de kasların durumu nasıl yöneteceğini bilemiyordu.

Çünkü şunu hatırlıyordun:
Bundan önceki bu tarz beşer ilişkilerini ruhunda ve kalbinde “bitirirken” hep karşı tarafa kızarak, hep:
“Sana muhtaç değilim, gidersen git. Beni istemeyeni ben hiç istemem.” diyerek bitirmiştin.
Karşı tarafın bencilliklerini, senin en küçük bir hatanda “kalmayışını” kendine silah belleyip O’na dönüyordun.

Kuyudan çıkmak için patlayıcı güç olarak karşı tarafın bu hallerini motivasyon kaynağı olarak kullanıp O’na varıyordun.
Bu sebeple kişi değiştikçe sen yine başka bir kişide aynı döngüye düşüyordun.
Ama konu “kişi” değildi ki… konu sendin.

İşte O da sana bunu, bu hayatta olabilecek en güzel kulu ile nasip etti.
Bu sefer ilk kez konu kaynağından çözüldü.
Bu sefer “Ya birisi çıkar gelirse, ben ona böyle olursam ne yaparım?” korkuların gitti.

Bu dengeyi kurana kadar çok mücadele ediyorsun, edeceksin de…
Bir elin kapıda, bir elin bir kişinin eline yapışık yaşamaktan azad olacaksın; oluyorsun da, hissettin…

Telefon konusundaki davranışsal iletişim bozukluğumu aşabilmek uğruna kalbimden geçen Duam şudur:

Rabbim, beni Sen’in yolundan uzaklaştıracak olan kim, ne, hangi davranışım, düşüncem varsa beni onlardan uzak eyle.

Beni, Sana layık kullarından eyle; onlar gibi sağlıklı davranışlara sahip olmamı nasip et.
Bunları bana öğretirken yüce şefkatinle, doğru muhakeme gücüm ile ve hep Sana açılan kapılar ile nasip eyle.

Öğrenme yolumda etrafta kırbaçlı adamlarım değil, Sen’in şefkatli meleklerin bana eşlik etsin.

Büyük küçük fark etmez… beni ve/veya etrafımdakileri Sen’den gelen sağlıklı huzura kavuşturmayan hangi davranış bozukluğum varsa bil ki ben bunları kırmak için kalbimle, ruhumla, bedenimle mücadele vereceğim!

Sen de bana bunlardan kurtulabilmeyi nasip eyle.

Bu davranışların sebeplerini doğru sorular ile bulabilmemi ve uygun çözümler ile de bunları aşabilmemi nasip et.

Benim yolumu Sen’in yolun eyle!

Varsa Sen’in yolun için tutmam gereken bir el; neyse bunun ölçüsü, yöntemi, doğru zamanı bana o eli ve/veya elleri tutmayı nasip eyle.

Bilesin ki Sen’in yolunda, Sen’in bana nasip ettiğin hiçbir sorumluluktan kaçmayacağım.

Ama ne olur Sen de benim kalbimi koru, benim zihnimi koru, benim benliğimi koru.

Ne beni ezdir başkasına, ne bana başkasını ezmeyi nasip et!

Bana doğru ile yanlışı ayırt edebilme gücü bahşet…

Mavi Tik

Görülmek mi görünmek mi?

İkisi aynı şeymiş gibi dursa da, aralarındaki fark ruhta yankılanır.
Görülmek, bir “Başkasının” gözlerinde varlığının tanınmasıdır.
Görünmek ise dış dünyaya sunulan bir profildir, çoğu zaman iç sesin sustuğu yerde gürültü eşliğinde patlak verir.
Biri varoluşun onayını içeriden alır, diğeri dışarıdan.
Bu yüzden görünmek kalabalıkların ortasında bile mümkünken, görülmek bazen bir çift gözde, bir anlık duruşta veya rüzgarda sallanan bir yaprakta zuhur eder…
Ve insan, ne kadar görünür olursa olsun, eğer görülmüyorsa, orada eksik kalır.

Görülme ihtiyacı neden vardır?
İnsan, var olduğunu hissedebilmek için bir göz temasına, bir gülüşe, bir mimiğe neden ihtiyaç duyar?
Bu sadece insana ait bir ihtiyaç mı?
Bir kediye, yavru güvercine, bir çiçeğe de ait değil midir?
Nedir bu ihtiyacın ardındaki duygu?

Bir kız çocuğu… 4-5 yaşlarında, kırmızı elbisesi, gülen gözleriyle zaten “var” değil midir? Peki ama o zaman neden öğrendiği her yeni şeyi annesine veya babasına göstermek ister?

Ebeveynler güncel hayat düzeni içinde koşuşturup dururken, onlara oldukça önemsiz gelen bir şey için bölünmez mi o koşturmacalar?

Küçük kız demez mi: “Anne bak nasıl çizdim, baba bak nasıl zıpladım…” Ardı arkası kesilmez bunların. Ebeveyn kâh döner “Aferin kızım.” der, kâh göz teması kurmadan “Evet kızım, çok güzel” der, kâh…

O yaşlarda görülme yüzdesini tamamlayamazsa, o göz teması kurulmazsa, o mimik verilmezse, o küçük kız eksik kalan yüzdeyi hayat boyu tamamlanmaya çalışılacaktır.

6–7 yaşlarında bir erkek çocuğu… Kız kadar sevimli elbiseler giyinerek dikkati çekmek gibi bir şansı yoktur. “Anne, bak saçlarım nasıl olmuş?” diyecek küçük, minnacık elleriyle tatlı bir beceriksizlikle yana yatırdığı saçlarını gösterirken… Anne kâh dönecek, kâh dönmeyecek. Peki Baba?

Baba belki de “Erkek çocuğudur, yüz vermeyelim; yoksa zayıf olur, güçlü olsun. Sürekli başını okşamayalım.” diyecektir. Babanın okşamadığı o başı, diken diken olmuş saçlar saracak sonra da o sertliğe dayanamayıp belki de terk-i diyar edecekler… Çünkü çocuk “güçlü, büyük adam gibi” davranırsa ancak baba tarafından görülebilecektir. Ama o daha küçük bir beden… Cinsiyeti değil, ruhu var; şefkat yüzdesi dolması gerekiyor, görülmek istiyor. O erkek çocuğu anlayacak ki: “Güçlü, soğuk ve sert durursam otoriteler tarafından fark edilirim.”

O’nun tarafından teslim edilirken gözleri gülen kız çocukları, kalpleri sıcacık erkek çocukları… Ruhlarına dokunulamamış ebeveynlerin ellerinde farklı şekillere sokulacaklar.

Sadece var olduğu için görülmezse bir çocuk, görülmek için yaptığı davranışlarını hayat boyu devam ettirecek.

Çok ağlayacak mesela; çünkü sessiz kalıp mutlu göründüğünde o evin içinde “yok sayılmış” olacak. O çocuk bunu bedenine kaydedecek. Sonra bir yetişkin olacak, iş sahibi olacak… İş ortamında ona saygı duyulması —daha doğrusu görülmesi— için bir problem çıkarması gerektiğine inanacak.

Tam tersine, “sadece güldüğü için” fark edilen bir çocuk, yetişkin olduğunda bile ağlayamayacak. Kırgın hissettiği her an kendine kızacak: “Bu zayıflık” diyecek. İçten gelen bu duyguları bastıracak ve “hep gülmeye” çalışacak. Güldükçe var olacak, görülecek.

Babasından psikolojik veya fiziksel şiddet gören annesinin her ağlayışında gözyaşlarını silen erkek çocuğu… Büyüdükçe daha çok annesini korumak, kurtarmak isteyecek. Annesi onu bir kurtarıcı olarak görecek. O erkek çocuğu “Kurtarıcı olursam görülürüm, sevilirim” diye bedeninde kayıt oluşturacak. Bir yetişkin olacak, kurtarılmaya ihtiyacı olan kadınları arayacak gözleriyle. Onların gözlerine baktığında hissettiği duyguyu “aşk” sanacak. Ama bu aşk, “Artık kurtardım” dediği anda bitecek ve başka bir mağdur arayışı başlayacak. O küçük erkek çocuğu, koca bir adamın bedeni içinde çok yorulacak. Bir hedefi olmayan hiçbir ilişkiye giremeyecek, huzur nedir hissedemeyecek.

Sadece hasta olduğu için evdeki koşturmacayı durdurabilen küçük kız çocuğu… Koca bir yetişkin olduğunda ilgiyi “kendini gerçekleştiren kehanetler” gibi bir dizi hastalıkla çekecek. İnsanlar “Senin de hastalıkların hiç bitmiyor.” dedikçe öfke duyacak o yetişkin kadın. Sanki yalan konuşuyormuş gibi hissedecek. Oysa öfkesi, “Eğer hasta olmazsam görülmem; görülmezsem yok olurum” kaygısının ikincil duygusudur. “Keşke” diyecek… “Keşke annemin veya babamın beni görmesi için hasta olmama gerek olmasaydı. Neden sağlıklı halimi sevememiş, görememişlerdi ki…”

Emanetçiden ilk geldiğinde bıcır bıcır konuşan erkek çocuğu, sürekli konuştuğunda görülmemeye, susturulmaya çalışılacak. Ebeveynleri ona, duygularını ifade etmenin, neşeli olmanın “kız çocuklarına özgü” olduğunu söyleyecek. Peki ama neden o zaman “O beni böyle yarattı” diyemeyecek. Ebeveynim, ailem, toplum söylüyorsa doğrudur diyecek. İçten gelen enerjisini, duygularını ve sonunda sesini kesecek. Susacak. O susunca “Ne ağır çocuk ama, maşallah” diyecekler. O da bunları duydukça doğru yolda olduğunu düşünecek. Çünkü O’nun tarafından görülmek nedir bilmeyecek — öğretmesi gerekenler de bilmiyordu çünkü. Sonra susarak “ağır bir adam” olacak. Kadınlar tarafından da bu şekilde ilgi görecek. Dışarıdan “her şeyi halletmiş, güçlü biri” gibi görünecek. İlginin sebebinin bu olduğunu bilecek. Bu yüzden en küçük zayıflıklarını bile kapatmak için yorulacak. Bir gözyaşı, onun varlığını tehdit eder hâle gelecek… Ağlayamayacak, boğazında düğümler birikecek. Zayıflığını örtmek için karşı tarafı değersizleştirecek. Çünkü o zaman karşı taraf kendi “değersizliğiyle” ilgileniyor olacak ve adamın “içini” göremeyecek. Hem adam yorulacak, hem kadın.

Annesinin “annesi” olan küçük kız çocuğu… Anne olarak doğacak, anne olarak arkadaş olacak, anne olarak evlenecek, anne olarak ölecek. Sana diyorum küçük kız çocuğu! Sana bunu yapmalarına izin verme. Senden bebekliğini, çocukluğunu, yetişkinliğini, erişkinliğini, orta yaşını, yaşlılığını çalmalarına izin verme. Niye biliyor musun? Eğer zaten bunlara gerek olmasaydı, “O” bize bu dönemleri ve o dönemlere ait duyguları ayrı ayrı, zamanlı şekilde bahşetmezdi. Sen sadece senin doğurduğunun annesisin! Duydun mu beni! Sen, seni doğuranın, sana âşık olanın, seninle aynı sırada oturanın, aynı işte çalışanın annesi asla değilsin!  Yani diyorum ki: “Görülmen için anne olmana gerek yok, sadece sen olmana ihtiyacın var.”

Bıcır bıcır konuşan erkek çocuğu! Baban ve toplum “Erkek bu kadar konuşmaz” dediği için seni, sana saygı duymayarak “görülmez” yapacaklar. Bu sisteme alışmış kadınlar da sana bunu böyle hissettirecek. Ama bil ki, sana kendini “görülmez” hissettiren herkes, benzer döngülerden geçmiştir. Sen baban, annen ve toplum tarafından bu şekilde “görüldüğün” için, sana kötü hissettiren kadınlara âşık olacaksın. İşte orada senin yolculuğun başlayacak. Sen iyi olduğun için değil, yanlış ellerde görülmeye çalıştığın için yolculuğa çıkacaksın. Ama sana “iyi” olduğun için saygı duymayarak “görülmüş” hissettirenler, kendi döngülerini düzeltmek için yola çıkacaklar!

Annesi tarafından eksik hissettirilen küçük kız… Sen küçücük ellerinle saçına harika bir toka taktığında, annenin bu kez seni beğeneceğini düşündüğünde yine hayal kırıklığına uğrayacaksın. “Bir anne, mümkün mü kızını sevmesin? Onun saçındaki tokayı fark etmesin, güzelliğini övmesin?” diyeceksin. Yetmezmiş gibi büyüdükçe, ergen oldukça kilona, saçının rengine, giydiğin kıyafete kötü kötü yorumlar yapacak. Olacak, korkma. Dayanması çok zor olacak. Çünkü kökünü hissedemeyeceksin. “Ben bir ağaç isem, dik duruyorsam köküm nerede?” diyeceksin. Çok sorular soracaksın. İşte o zaman, annenin gözünde “görülmeyi” onun sana kendini eksik hissettirmesiyle tanımlayacaksın. Belki kız kardeşine, sevgiline, eşine, kız arkadaşlarına aynı şekilde davranmaya başlayacaksın. Çünkü annene de onun ebeveynleri bu kaydı aktarmıştı. Annen bunu anlayamadı. Psikoloji, farkındalık ve bilim savaşın, yokluğun ve piramidin birincil basamağının sebep olduğu kasırgaların içerisinde doğup geniş alanlara yayılmaya fırsat bulamıyordu. Senin annenin zamanında “yolculuk” yokmuş, Ama senin çocuğun: “Anne, sen neden önce kendin, sonra benim için bu yolculuğa çıkmadın da bana bu kadar zarar verdin?” diye sorabilir.

Görülmek uğruna, Ya Rab nice ruhlar batıyor!

Kelimelerimle şimdi senin gözlerine bakıyorum;
Göğsümü, yorulduğunda yaslanman için buraya bırakıyorum;
Kendimi, yalnız olmadığını bil diye sana yoldaş ediyorum.

Şimdi sıra sende.
Bir düşün ne olur:
Doğduğun, büyüdüğün evde adının anılması ve yüzlerin sana çevrilmesi için ne yaptın?
Seni en çok hangi özelliğinle andılar dost meclislerinde?
Hangi özelliklerinden ötürü ölçünün dışında övgü veya eleştiri duydun?

Ya kısacası diyorum ki:
Ne yaptın da “mavi tik” oldun?

Peki ne yapacağız?
Çünkü, ihtiyaçlarımızın bir kısmı sağlıklı bir “ölçü” ile karşılanmış olup, bazıları da aşırı veya az doza maruz kalmış olabilir.
Ve biz de bu maruziyeti sevdiklerimize, çocuklarımıza aktarıyor olabiliriz.

Hülasa, hepimiz insanız; dolayısıyla hepimiz eksiğiz.
Peki, eksiğin gözünde “görülmek” tam anlamıyla ve doğru bir şekilde “var olmak” olabilir mi?
Kime “görüleceğim” ben?
Bu ihtiyacım küçük bir çocukken sağlıklı ebeveynler tarafından bilerek ya da bilmeyerek giderilmemişse, ne yapacağım?

O kadar çok eksik ruh gözünde görülmeye çalıştım ki…
Ben orada yokmuşum gibi değil, benim bile kendimi yok saydığım anlara o kadar çok tanık oldum ki…Görünüyorum sandığım ama görülmediğim o anlar…

İnsanları izlemekten, mimiklerini okumaktan; nelere sevinirler, nelere üzülürler, nelere öfkelenirler…
Egoları ne zaman devreye girer, karşı tarafı hangi anda değersizleştirirler,
“Bende bunların hangileri var?” diye düşüne düşüne
bir yapay zekâ gibi gelişti empati kaslarım.

Çünkü görülmeyen çocuklar, başkalarını görmeye ve hissetmeye kodlanmıştır.
O kadar çok “başkası” olmuşlardır ki, başkalarının hissettiklerini kendi bedenlerinde hissetmeyi adeta huy edinirler.
Görülmeye görülmeye kendilerinden vazgeçmeyi öğrenmişlerdir;
başka ruhlara, başka davranışlara evrilmişlerdir.

O zaman diyorum ki:
İnsan beşerdir, beşer şaşar.
Eksiğiyle bir çıkış arar.
Çıkışı bilmeyenin gördüğü, çıkışı bulabilir mi?

Var mıdır her şeyiyle “tam” olan?

Ah, bir Tam Olan’ın gözünde “görülsem”…
İşte o zaman, ne dert kalır ne gam!

Toprağa Basarken Gökyüzünü Unutmak

İnsanın en sessiz ama en yıkıcı yankılarından biri. Kimi zaman kendimizi korumak için yükselttiğimiz duvarların adıdır; kimi zaman da o duvarların ardında sıkışmış, kırılgan benliğimizin çığlığı.
Dışarıdan güçlü, emin, hatta haklı görünür; ama içeride, görülmemekten duyulan eski bir acı yankılanır.
Kibir, çoğu kez değersizlik korkusunun kılığına girmiş bir çabadır aslında — sevilmek yerine haklı çıkmak, anlaşılmak yerine üstün görünmek isteriz.
Oysa bu hâl, hem bizi hem çevremizdekileri sessizce tüketir.

Felsefede kibir; insanın kendi sınırlarını unutması, kendini Tanrı’nın yerine koymaya çalışmasıdır.
Psikolojideyse, ezilmiş bir benliğin incinmemek için taktığı maskedir.
Dinlerde de adı değişmez, anlamı değişmez; her öğreti onu tehlikeli bir perde olarak görür.
İslâm’da şeytanı secdeden alıkoyan kibirdir; Hristiyanlıkta ilk günah “gurur”dur; Budizm’de ise zihni karartan büyük yanılsamalardan biridir.
Hepsinde ortak olan, insanın kendine fazla, başkalarına ve Yaradan’a eksik bakmasıdır.

Kibir insan ruhunu yorar; çünkü içinde sürekli bir ispat telaşı taşır.
Her eleştiriyi tehdit, her farklılığı düşmanlık, her başarısızlığı utanç sayar.
Öğrenmeyi, yakınlığı, merhameti yavaş yavaş çürütür.
Çünkü kibir, yalnızca başkalarına değil, kendimize karşı da körleşmektir.
Ondan sıyrılmak bu yüzden zordur; çünkü bizi koruduğuna, ayakta tuttuğuna inanırız.
Oysa o sadece acımızın üzerini örten bir yalandır.

Bazen kibir, en derin utançlarımızın, en köklü yetersizlik hislerimizin aynasıdır.
“Ben iyiyim,” demek için “Sen değilsin,” dememize neden olur.
Oysa tevazu, başımızı eğmek değil; gerçeği olduğu gibi görebilme cesaretidir.
Kibirden arınmak, hem kendini hem başkasını affetmeyi gerektirir.
Bu da ancak insanın kendi kırılganlığını sevmesiyle mümkündür.

Ve evet, bazen kibir bir savunmadır.
Düşmemek için yükseliriz, incinmemek için duvar öreriz, görülmemek için parlamaya çalışırız.
Ama ışığın fazlası da göz kamaştırır, gerçeği gölgeler.
Narsisizmin kibirle el ele yürümesi de bundandır; biri görünmek ister, diğeri hatasız görünmeye yeminlidir.
Her narsist kibirli görünür; çünkü narsisizm, benliğin kırılgan çekirdeğini aşırı bir özdeğer algısıyla koruma çabasıdır.
Kibir, bu savunma duvarının dış yüzeyinde beliren bir semptom gibidir.
Ancak her kibirli insan narsist değildir; çünkü kibir bazen süreğen bir kişilik örüntüsünden değil, geçici bir savunma tepkisinden doğar.
Psikolojide narsisizm, çocuklukta yeterince aynalanmamış, görülmemiş veya koşullu sevilmiş bireyin, benliğini korumak için geliştirdiği “büyüklenmeci öz” ile tanımlanır.
Kişi dışarıya kendinden emin, eleştirilemez ve özel biriymiş gibi görünür ama içeride kırılgan, onay bağımlısı ve sürekli beğenilme ihtiyacı duyan bir benlik taşır.
Kibir ise her zaman bu kadar derin bir kişilik yapısına dayanmaz; çoğu zaman anlık bir güç yanılsaması, kontrol ihtiyacı veya utancı gizleme biçimidir.
Yani narsisizm kökleşmiş bir benlik örgütlenmesi iken, kibir çoğu zaman durumsal bir savunmadır.
Bu nedenle, her narsist kibirli olur; ama her kibirli, narsisistik değildir — kimi zaman sadece kendini korumaya çalışan bir ruhun, görünmez incinmişliğinin dışa yansımasıdır.

Kibir belki de insanın kendine en çok yalan söylediği yerdir.
Çünkü derinde, kim olduğumuzu unuttuğumuzda doğar.
Oysa hakikat; ne kadar güçsüz olursak olalım, her şeye rağmen içimizdeki o küçük, sessiz, dürüst “ben”i hatırlamaktır.

Şimdi, tüm bunları yıllar önce dinlediğim, hikayeleştirilmiş Kızıldeniz Mucizesi üzerine yapılan bir sorgulama ile size sunmak istiyorum. Belirtmek de fayda vardır ki Erdal Beşikçioğlu’nun anlatımı da insanın üzerindeki etkiyi bir hayli arttırmaktadır. Ancak bazen kendi iç sesimizle okumak daha samimi sonuçlara sebep olabiliyor…

Yehuda kralı Herod,
Büyük Herod,
Vaftizci Yahya’yı getirmelerini emrettiğinde, gözlerindeki yorgunluk ve alnındaki gelgit gün kadar aşikârdı.
Kaşları çatılmış, çenesi sarkmış, yüzü kararmıştı.
Zihni bir meseleyle meşgul olduğunda, aynen böyle abuşlaşırdı çehresi.
Gardiyanlar Vaftizci Yahya’yı zindandan alıp huzura çıkardığında, vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

“Uzun zamandır zihnimi kurcalayan, uykularımı kaçıran bir mesele var,” dedi Herod.
“Bilginlerle de konuştum, bilgelerle de konuştum ama tatmin edici bir cevap alamadım hiçbirinden.
Bilirim, sen peygamber soyundan gelen aziz bir adamsın.”

Herod burada bir an durdu; bir süre süzdü muhatabını, yaltaklanmasının karşılığını beklermiş gibi.
Vaftizci, heykel katılığındaki duruşunu hiç bozmadı.
Bunun üzerine Herod devam etti:

“Firavun’la Musa’nın hikâyesini bilirsin.
Hani Firavun İsrailoğullarına musallat olmuştu da Rab Musa’ya kavmini alıp Mısır’ı terk etmesini emretmişti.
Ve Musa da kavmiyle birlikte Kızıldeniz’in kenarına gitmişti hani.
Peşlerinde Firavun ve ordusu…
Musa çaresizlik içinde gözlerini göklere çevirince, Rab asasını denize vurmasını buyurmuştu.
Musa asasını Kızıldeniz’e vurmuş, Kızıldeniz de ikiye yarılmış; Musa da kavmiyle birlikte sağ salim karşıya geçmişti.
Peşlerinden gelen Firavun ve ordusu da Kızıldeniz’in bulanık sularında boğulup gitmişti.

Mesele şu: Her şeye kadir olan Rab, niçin İsrailoğullarını su üstünde yürütmedi de Kızıldeniz’i ikiye yarıp deniz yatağını kendilerine yol eyledi?”

Bu soru üzerine,
“Hikmet öyle bir lokmadır ki senin gibi aldanmışların kursağından asla geçmez,” dedi Vaftizci Yahya ve devam etti:

“Ama benim vazifem, sorulan her soruya doğru cevap vermektir — soran kim olursa olsun.

Senin sualinin hikmetine gelince; bu Rabbin bir hilesidir.
Firavun aldansın diye kurulmuş bir tuzak.
Çünkü İsrailoğulları su üstünde yürüyerek Kızıldeniz’i geçseydi, o zaman Firavun ve ordusu peşlerinden gitmezdi.
Herkes bilir ki suyun üstünde yürünmez; bir mucizedir bu.

Halbuki deniz yarılıp da deniz yatağı, yani toprak, ortaya çıkınca Firavun ve ordusu:
‘Biz toprağın üstünde yürürüz,’ dediler.
Herkes toprağın üstünde yürüyebilir çünkü.

Oysa denizin ikiye yarılması da bir mucizeydi.
Ama Firavun ve ordusu toprağı görünce mucizeyi unuttu, aldandılar.

Çünkü kibir, denizin ikiye yarılmasını görmez.
Kibir, ‘Şüphesiz ben de toprağın üzerinden yürüyebilirim,’ der.

Ve herkes bilir ki, kibre bürünmek aldatır; aldanmak ise öldürür.”

YouTube: https://www.youtube.com/watch?v=GRgtFRHp2RU

Kimdi?

Kimdi, şok havuzundaki cenini rahmetle saran,
ağladığı gecelerde ona göğsünü yastık eden,
kesik kesik hıçkırıklarını derin derin nefeslere dönüştüren,
yüzündeki gülümsemeyi bir zırha çevirenlere inat,
gözlerine ışığı, kalbine merhameti yerleştiren kimdi?

Kimdi ilk adımını gören,
paytak yürüyüşlerinin ardından seni sessizce alkışlayan,
ilk kelimeni duyan,
o kelimenin anlamını senden önce bilen,
bir gece gelen acı haber ile evsiz kaldığında sana ev olan,
okşanması yarıda kalan başını rüzgârıyla tamamlayan kimdi?

Kimdi, ihmalin karanlığında bedenine üşüşen aç kurtların elinden seni kurtaran,
“Sus!” diyenlere inat içinde yankılanan çığlıkları duyan,
kapanan her kulağa inat can kulağını sana yönelten,
korku içinde uyandığında seni koynunda dinginleştiren,
sistemin ve toplumun dişlileri arasında ezilirken ruhun,
“Kenara çekilin! O yalnızca Benimdir.” diyen kimdi?

Kimdi, boşlukta savrulan kalbine yerçekimi olan,
hazların girdabında boğulurken ruhun,
personalarının, gölge yanlarının, animusunun ve dahi kolektif bilinçdışının arasından özüne kavuşan ışığı sızdıran kimdi?

Kimdi o karanlık geceyi aydınlığa kavuşturacak yöntemleri sana bahşeden,
seni cenin gibi kıskıvrak haldeyken fark eden,
ardından “Şimdi elini kaldır ve başını okşa.” diye fısıldayan meleğini sana gönderen,
o meleği kahkahalarla evin içinde koşuşturan küt saçlı bir kız çocuğu gibi sana gösteren,
hasta yatağının başucunda senin elini yine senin en sağlıklı yetişkin hâlinin ellerine tutuşturan,
doğruyu sezebilmen için muhakemene güç veren,
yorgunluktan bitap düşen ellerini dua niyetine O’na yükselten kimdi?

Kimdi, “Korkuyorum, yalnızım.” dediğinde önce korkunu kalbinden söküp atan,
sonra seni Kendisiyle çoğaltan,
dünyanın bütün suçunu üstlendiğinde sana Musa’yı hatırlatan,
“Dur artık.” anlamına gelen kelamlarını senin kalbine yeniden indiren kimdi?

Kimdi sana “aşırı şefkat eksikliği” tanısını koyan,
art arda gelen iki gecede seni tedavi edercesine o rüyaları sana gösteren,
bir babanın kızına yazabileceği en şefkatli o şiiri
rüyandaki o adam tarafından sana işittiren,
şiirin her bir kelimesi ruhundaki her bir dikeni söküp atarken,
o dikenlerin ardında bıraktığı küçük yara izlerini de
hemen ertesindeki gece seni yine o adamın dizlerine uzandırarak, başını okşattırarak söküp atan,
artık “Benim de içimden geçti.” dedirten kimdi?

Kimdi senin kendi Firavunu’nu tanımanı sağlayan,
onun sana neler yaptığını anlaman için seni bir zeytin dalına vardıran,
tanıdığın her bir Firavun zerresiyle mücadele etmekten tir tir titrerken
seni ilmek ilmek o yüzleşme gününe hazır eden,
artık gözlerinin nemli değil, namlu olduğu o diri ruhuna iskelet olan,
Yusuf’un kuyusundan seni Kendisiyle çıkaran,
özgürlüğün geçmiş ve gelecek tarafından çekiştirilmemek olduğunu sana bir kahve yudumunda hissettiren kimdi?

Bildim,
Sendin O.

Duydum,
Senin sesin bir bebek kahkahasının ardındaymış.

Buldum,
Benim yurdum yalnızca Senin yanınmış.

Hissettim,
Senin yerin güzel olan her bir zerre imiş.

Bıraktım,
Şefkatin saçlarımın arasında dolaşırmış.

Titredim,
Senin nizamın bir taşın içinde gizliymiş.

Anladım,
Sevgi sandığım her şey yalnızca Senin adını eksik anışlarımmış.

Aktardım;

“Bana Mevlâna’yı, Yunus’u verin,
Mecnun’u, Leyla’yı size bıraktım.
Kırk yıldır susuzum, bir tas su verin,
Irmağı, deryayı size bıraktım.”