Kalın diye güldüm.
Kalın diye sustum.
Kalın diye çığlıklarımı sessiz duvarlara fırlattım.
Sabahları ezan seslerinden korkar oldum.
Sonra?
Sonra yine sustum.
Kimse bilmedi içimi.
Oysa ben hep onların içlerindeydim.
Hatırım sadece, onları dinleyeceğim tek taraflı uzun sohbetlerin giriş cümlelerinde soruldu.
Bunu hep bildim.
Ama “olsun”, onlarınki daha önemliydi.
“Senin ne derdin var ki?”
“Sen ‘el’ atan olmalısın…” dedim kendime.
Çünkü sen şunu biliyordun, hadi itiraf et şimdi;
Yüzün asıksa “bir problem” çıkarmış olurdun.
Sessizce dipsiz bir köşede ağlamışsan, “kırmızı gözlerine” bahaneler bulmak zorundaydın.
Çünkü sen biliyordun:
Gerçekte ne hissettiğini anlatmaya başladığın ikinci dakikadan sonra sana sadece “takma” denilecek ve onların kendi “gerçek” dertleri başlayacaktı.
Sen her buna tanık oluşunun ardından “bir daha anlatmayacağım” dedin.
Dedin,
dedin,
dedin.
Ve sonra sadece “dinleyen”, “destekleyen”, “zor günlerin arananı” oldun.
Sonra ne oldu, biliyor musun?
Senin elinden “üzgün durma” hakkını aldılar.
“Ağlama” hakkını aldılar.
Onlar alınınca sen “öfkelendin”.
Onu da bir etiket gibi yapıştırdılar sana!
Çünkü sen, doğumundan bu gününe kadar “hadi bizi güldür” şeklindeki talepleri gidermekle yükümlüydün.
Ama artık gün senin sen olma günü artık,
Çağ içindeki O’nla davranma çağı artık!
Ve evet, şimdi söylüyorsun:
“Ben bunu saygısızlık olarak hissediyorum.”
Ve sonra ekliyorsun:
“Zaten bir sohbet akışının içerisinde konuşuyorum, içimden geldiği için espri yapıyorum. Şu anda bunu söylemenize gerek var mıydı?”
Ve yine aynı tepkiler:
“Sana da ne dersek saygısızlık olarak görüyorsun artık…”
O kadar çok “hiçtin” ki insanların karşısında…
Aslında sadece O’nun karşısında öyle olman gerekirken,
Dümdüz, apaçık bir ovaydın sen.
Dümdüz ve apaçık!
Şimdi bir tuğla koyduğunda bile “kabullenemiyorlar”.
Sana öyle kabul ettirmişlerdi ki sınırsızlığı,
sen sınır nedir öğrenebilmek için insanların sınır taşlarına çarpıp, yara bere içerisinde yere yığılmak zorundaydın.
Sınır çizmek sana hak görülmemişti.
Sen apaçık bir ovaydın be kızım.
Herkes gelebilir, herkes içeri girebilirdi.
Sen onları orada eğlendirirdin, güldürürdün; ağlarlarsa omuz olurdun.
Ve bu ovanın antlaşması da şu şekildeydi:
Tüm bu karmaşada senin en ufak bir içsel sıkıntın açığa çıkmamalıydı!
Zaten çıksa da bunlar “izleyicinin dikkatini çekmezdi”.
Sen bunu daha cümleye girmeden anlardın.
Hemen konuyu karşı tarafa çevirir, onu özne yapardın.
Seni dinlemediklerini, onların sol kafeslerindeki kuyulara önce küçücük taşlar atarak yankı var mı diye yaptığın denemelerle hemen anlardın.
Artık taş atmayı bırakmıştın…
Bir insan bu kadar çok anlatarak,
bu kadar çok güldürerek,
bu kadar çok “sohbetlerin aranan ismi”, “olmazsa olmazı” olup da
bu kadar nasıl susabilirdi?
Bu kadar nasıl duyulmayabilirdi?
Daha doğrusu, nasıl anlaşılmayabilirdi?
Aklın almıyor şimdi, değil mi?
Senin hakkında merak uyanması için bir şeyler yapmalıydın.
“Kariyer”…
İnsanların gözünde “devletin sana atadığı etiket” ile var olmaktan hep tiksinmiştin.
Şimdi daha da çok tiksiniyorsun.
İlk kez asistan olarak göreve başladığın günü hep hatırlıyordun.
Daha doğrusu hiç unutmuyordun.
O günün bir gün öncesine kadar “işsiz, güçsüz”, insanları güldüren, neşe verendin.
Yani hep verendin,
ama hiç merak edilen değildin.
Peki o gün ne oldu?
“Hocam, hoş geldiniz,” dediler sana;
seni çocukluğundan beri tanıyan insanlar…
Bir günde ya, bir günde…
“Senin gelişine hoş geldin,” dediler.
Yo, hayır.
Senin gelişine değil;
“devletin atamasına”,
senin etiketine…
O kadar çok isterdin ki etrafındaki gözleri şu anda farklı bir senaryo ile gözlemlemeyi…
Sadece kul bazında bir “hiç” olsan,
yani insanlara göre “işsiz, güçsüz” olsan
ya da uzak bir kıtada yaptığın gibi sadece tuvalet temizleyerek hayatını sürdürsen…
Hey, sana diyorum!
Dinle beni!
Tüm dünyada ama özellikle Orta Doğu ve Asya ülkelerinde “kariyer”,
gözlerinin içine bakılıp bakılmayacağının bir turnusol kâğıdıdır.
Bunu sakın unutma!
Böyle bir senaryoda, kimin sana karşı bakışları, saygısı ve sevgisi aynı kalırdı?
Hep kim vardı?
Evet “O”.
Hadi sana çevirelim okları…
Sen bir insana etiketiyle baktın mı?
Bakıyor musun?
Mezun olduğu okul, yaptığı iş, kazandığı para…
Evet, seni sadece ama sadece “zeka” etkiledi.
Buna ister aileden gelen de, ister senin zaafın de…
Ama şunu biliyorum:
Sen her “zeka” etkileyici derken, içinin bir yanı titriyordu be titriyordu.
Bu titreyen kısım inşallah senin Öz’ündür…
Özel çocuk yakınların vardı..
Onların gözlerine her baktığından O’ndan gelen temizliği görüyordun ,
O’na akıyormuş gibi hissediyordun.
Öyle bir çocuk emanet almak sanki Allah’ın özenle seçtiği kullarına nasip olabilir diye düşünüyordun…
Hadi itiraf et;
Belki şemanla ilgili, belki değil bilmiyorsun…
Ama o güzel emanetler için O’nun tarafından seçilmiş olmak gibi bir arzun hep oluyordu…
Yani sen şunu biliyordun;
Zekâdan etkilendiğin her an “yüksek” bir şey yaşıyordun
ve bunlar şema etkileşimiyle yaşadığın şeye çok benzerdi.
Organik değildi.
Usul usul, sakince ruhuna ve kalbine işlemiyordu.
Seni bir anda etkiliyordu…
Bundan çok eminsin.
Ayrıca şunu da söyle:
Kibirli bir zekâdan her daim tiksindin.
Bilim geliştikçe açlık da, obezite de aynı oranda artıyordu.
Yani her zekâ “anlamlı” bir hayat için mücadele etmiyordu.
Bunu biliyordun.
Daha doğrusu “O” sana bildiriyordu.
Sen mesela arkadaşlarına hep derdin ki:
“El sanatıyla parasını kazanan insanlara hayranım.”
Evet, Sylvia’nın da böyle olduğunu okuduğunda şok olmuştun.
Oturup saatlerce bir terziyi, bir ayakkabı tamircisini, bir fırın ustasını ve daha nicelerini izleyebilirdin.
Hayran oluyordun;
parmaklarının saliseler içerisinde nerede olup ne yapacaklarını bu kadar iyi bilmelerine…
Sen onlara etiketleriyle bakmadın.
Sen onların, çalışkanlıklarına baktın,
kaslarını yılların tekrarlanmış hareketiyle ne kadar güzel eğitmiş olduklarına baktın.
Alın terlerine baktın.
Sabahın erken saatlerinde müşteri olmayacağını bildikleri hâlde
“geceyi koynunda dinlenesiniz, sabahı da kalkıp rızkınızı arayasınız” kelamına uygun şekilde davranmalarına bakakaldın.
Hatta son iki yıla kadar geceleri çalışıp sabahları uykusuz, mutsuz kalktığında
onların sabah yüzlerindeki heyecanı görüp
“nasıl oluyor?” diye merak ettin.
Senin el becerinin hiç olmaması da onları görünce bu kadar büyülenmene sebep oluyordu.
Sen insanların senin etiket bilgilerini öğrenmek için didiklercesine sorular sormasından tiksindin.
Gün geldi, bu oyuna ortak oldun.
Okuduğun üniversiteyi söylerken çekindiğin anlar oldu, kabul et.
Çünkü söylediğin anda insanların yüzündeki saygının azalışını gördün.
Ve ekledin:
yüksek lisans, doktora, Av…
Ama bunu her söylediğinde,
daha doğrusu söylediğin anın içerisinde,
kendine “Neden bunu yapıyorsun? Bu sana kötü hissettiriyor,” dedin.
Hatta “karşı çıkma modunla” hep yaptığını yaptın.
Sesli bir şekilde buna karşı çıkarsam,
Öz’ümden geleni, olmak istediğim kişi gibi söylersem,
sonra buna dönüşürüm diyerek insanlara dedin ki:
“Bir kişi eğer nerede okuduğunu, ne okuduğunu söylerken peş peşe bir sürü şey ekliyorsa, anlayın ki içinde bir ‘eksiklik veya aşağılık’ duygusu vardır. Zaten o şeyin ‘düşük profil’ olduğunu biliyordur. “
“Mesela siz hiç ‘ODTÜ’den mezunum ama şurada da şunu yaptım, burada da bunu yaptım’ diyeni duydunuz mu? Duyamazsınız. Çünkü o zaten tek atışta yüksek profili kapmıştır.”
…
Ama bitti be kızım, bitti!
İçinde savaştığın, bünyenin istemediği şeyleri artık kabul etmeyeceksin.
Sen topluma değil, sadece O’na teslim olacaksın.
Sen saygı nedir, etiketsiz kabul nedir bildin artık be kızım, bildin.
İnsanların yüzündeki düşüş artık seni etkilemiyor.
Önceden onların yüzünden düşen senden eksiliyordu.
Ama şimdi içinde tık etmiyor;
sadece O’na tatlı bir gülümseme kalıyor.
İstemediğinde gülmeyeceksin.
Üzüldüğünde üzgün olacaksın.
Sahneye çıkar gibi, palyaço gibi yüzünü gülümsemeyle boyayıp kaslarını sıkmayacaksın.
Didik didik sorularda etin yumuşak olmayacak,
saldırgan da olmayacak.
Öyle diri olacak ki, didiklemeye çalışan “taşa” çarptığını hissedecek!
Niye biliyor musun?
Artık sen apaçık bir ova değilsin.
Sen çitleri olan, küçük, sıcak ama giriş için izin istenen bir evsin!
Kapı içeri senin izninle açılacak.
Dışarıysa sınırsız çıkış hakkı olacak.
Çünkü sen artık yalnız değilsin.
Çünkü sen artık çok kalabalıksın be kızım, çok kalabalık!
Eli kapıda olanlar,
Bir üzgün suratıma dayanamayanlar,
Sizi güldürmediğim zaman bana kendimi problem çıkarıyormuşum gibi hissettirenler,
Hâlimi hatırımı “kendi derdini anlatmak” için soranlar
Size sesleniyorum!
Sınır taşlarıma bir selam çakın.
Hoşunuza gitmezlerse yolunuz açık olsun, kalın sağlıcakla!
Bilin ki ben,
hiç olmadığım kadar kalabalığım.
Bakarsanız göremezsiniz,
ama hissetmek isterseniz hissedebilirsiniz.
