Sahi nedir bunlar?
Mesela, sessiz sevgi nedir biliyor musunuz?
Konuşamayan bir adamın,
ama hiç konuşamayan bir adamın kalbinden geçenlerin boğazına takılmasıdır.
Senin en sevdiğin manişak çiçeğinin, sadece karın yayladan ilk kalkmaya başladığı anlarda,
kısa bir süreliğine kendisini gösterdiği zamanı bilip,
onları özenle toplayıp, buket yapıp eve getirip,
senin yüzüne ve gözüne bakamadan,
“senin için topladım” diyemeden,
sessizce su dolu bir bardağın içine bırakılmasıdır.
Etraftan senin adının, “sırtı” olarak bilinen o sevimli dağ parçasının fotoğrafını,
sen kilometrelerce uzakta bir kıta parçasındayken,
sana sadece bir fotoğraf ile mesaj atıp,
“seni özledim”,
“senin sırtının önünden geçtim bugün”
ve “özlemin, gözlerimin kenarlarına dolan sıvılarla Arş-ı Âlâ’ya çıktı” diyememektir.
En sevdiğin balığın, daha senin o eve varacağın günün sabahında,
balık halinden en tazesinden çocuk gibi heyecanla seçilip, alınıp,
senin eve varış saatine denk getirilip önüne koyulmasıdır.
Ama “sen seversin, ben de seni severim, hoş geldin, afiyet olsun” diyememektir.
Hayatın boyunca, cenazelerde dahi tuttuğun gözyaşlarını,
yaklaşık altmış beş yaşında, ilk kez, torunlarının tatilleri bitip memleketlerine dönecekleri zaman,
onların gidişine dayanamayıp,
kendini bir kilere kapatıp,
kimseye sesini duyurmamaya çalışıp,
hıçkırıklarla bırakmaktır.
Ama onlara da “sizi çok seviyorum ve özleyeceğim” diyememektir.
“Siz gittiğinizde ben yattığınız yerleri, yemek yediğiniz masaları,
yine kimseye zayıflığımı çaktırmadan seveceğim
ve inilti şeklinde ağlayacağım” diyememektir.
Günün herhangi bir saatinde, herhangi bir kurala ve plana bağlı kalmadan,
usulca “nasılsın” diye mesaj atmaktır.
Ama ardından bir sohbete devam edip kendinden bir şeyler anlatamamaktır.
Eşin yanındayken, onunla kaslarındaki gerginlikten ötürü iki dakika sohbet edemeyip,
eşin başka bir yere kalmaya gittiğinde ve kısa sürede dönmediğinde,
bağımlılık şemanla ilişkili, terk edilmiş bir çocuk gibi hissedip,
dışarıda hiç göstermediğin yanınla onu arayıp,
gelmesini onu huzursuz ederek, küserek istemendir.
Ama bir yandan da o gelene kadar, toplu taşımada bozuk parayı çok sever diye
tüm camın önünü bozuk paralar ile doldurmak;
o geldiğinde ise ona sarılıp
“seni çok özledim, ne güzel yaptın da geldin, evimin neşesi” diyememektir.
Kırgın olduğun bir özlem sürecinin ardından,
eşinle konuşmasan da yoldan yorgun geleceğini düşünüp,
ona çeşit çeşit yemek yapıp, dolaba dizip,
küçük bir çocuk gibi de köydeki evine kaçmaktır.
İçinden “bir kere de sen gel kapıma, hep ben özür dilemeyeyim” diyememektir.
Bir kere olsun “bak senin için neler yaptım” dememektir.
Yaptığın dile getirilince de, çocuksu bir aferine çok mutlu olup
ama yine de kaslarının iradesiyle kıpkırmızı suratla,
bu takdire ihtiyacın ve devamındaki zayıflık hissiyatın belli olmasın diye
kızgın bir hâl ile ortamı terk etmektir.
Kız çocuğuna mal ve değer verilmeyen bir coğrafyada,
malını mülkünü o çocuklarının altına sermek
ama yine de bir tanesine bile
“seni seviyorum, iyi ki benim kızımsın” diyememektir.
Yani sessiz sevmek;
hep davranışların ile, tek bir kelime etmeden,
karşı tarafın seni ve senin sevgini anlamasını, çözmesini beklemektir.
Yani sevginin anlaşılması, içinde bulunduğu kalbe değil, karşısındaki muhatabın algısına bırakılmıştır.
Sadece anlayan bir kalbe dokunur.
Ama kalp bazen şefkatle bakan bir gözden,
bazen güzel kelimelerin işitildiği kulaktan,
bazen sıcak bir sarılmadan,
bazen bir baş okşanmasından,
bazen bütün dikenlerin bırakıldığı samimi bir sohbetten
ve evet, bazen huzurlu bir sessizlikten beslenir.
Sen bir ağaca ben sana sadece güneş verebilirim.
Sen de bununla yeşillenmeyi öğren diyemezsin!
O ağaç su ister, toprak ister, uygun mevsim koşulları ister
ve böylece derinlere sağlam bir kök salabilir.
Aksi hâlde en ufak bir zorlukta yıkılabilir.
Peki, çok sesli sevgi nedir biliyor musunuz?
“Yaradan’ı çok daha fazla hissetmek istiyorum, kalbim onunla huzur bulsun” deyip,
etrafındakilerin ettiği Arapça duaya, anlamadan, Türkçesine gerek duymadan,
yüksek sesle, içine yerleşmesini istercesine
ve çok sık aralıklarla peş peşe
“amin, amin, amin” demektir.
Ama “O” bazen bir seste, bazense bir sessizlikte kalbe yerleşir,
bu sebeple her iki yöntem de denenmelidir.
Tatlı dilin, güzel duaların ile sık aralıklarla
“iyi ki varsınız, iyi ki doğurdum sizi, iyi ki Allah bana sizi nasip etti”yi
sesli dile getirip,
içerden —senin de bilmediğin bir yerden—
bunu diyerek aslında karşı taraftan
“asıl iyi ki bizim senin gibi bir annemiz var,
bizim için neler yaptın, ne zorluklara katlandın”
cümlelerini duyup, içindeki o eksik yanları kapatmaya çalışmaktır.
Her çocuğun için son anına, gücüne kadar güzel sofralar kurup,
onları yerinden bile kaldırmayıp,
torunlarını sırf kızların güzel uyusun diye
sabahın erken saatlerinde dışarı çıkarıp gezdirip,
eve geldiğinde yaptığın bu fedakârlığın karşısında
hak ettiğin bu sevgiyi, takdiri almak için
tüm yorgunluğunu detay detay anlatmaktır.
Kızlarınla tatlı, sevimli, komik anılarını sonuna kadar paylaşmak isteyip,
sonunda küçük, sevimli bir kız çocuğu gibi
onlar tarafından nazlanmayı,
ışıl ışıl gözlerinle beklemektir.
Kızlarından birinin kendisine özgü bir özelliğini,
yani özgün değerini tam güzelce keşfedip anlatmaya başlamışken,
bunun ne kadar güzel bir özellik olduğunu vurgularken
hemen ardından bir kıyaslama yapmaktır.
İyi niyetle yapılan bir eylemdir, lakin karşı tarafta bıraktığı hissiyat “eksiklik, yetersizlik ve ardından öfkeye” sebep olur.
Bir kere sessizce göz göze bakışıp,
karşılığında eksik duygularının giderilmesini beklemeden sevememektir.
Sadece duyan ve gören bir kalbe dokunur.
Buradaki sevgi ise içindeki kalbin kontrolünde olabilirken, aktarımın muhataba yerleşmesini zorlaştırmaktadır.
Yani, sevgi, gürültünün arasından muhatabın kalbine oraganik bir şekilde yerleşmek için gereken sessizliği bulamamaktadır.
Kalp; karşılığı beklenmeden, kıyaslanmadan,
sadece varlığı için sevildiğini,
sessiz bir bakıştan, sebepsiz bir sarılmadan,
“benim de karşı taraf için bir şeyler demem gerekir” borçluluğuna düşmediğinde nefes alır.
Ağaca suyu, güneşi, toprağı verip her gün bunu dile getirirsen,
o ağaç o toprağın içine kök salmak istemez,
ona nüfuz edemez,
onu benliğine işleyemez.
Peki, nedir dingin sevgi?
İşte bu ikisinin ortasındadır.
Bazen senin bile fark etmediğin bir özelliğinin,
karşı taraftan samimice,
bir karşılık beklemeden dile getirilip;
kulaklara bırakılıp kalbe nüfuz etmesidir.
Sırf yapmış olmak için değil,
görev olduğu için değil,
utanılacak bir şey gibi asla değil;
sadece içindeki sevginin karşı tarafa akmasına dua etmektir.
Bir çok verip bir kaçmak değil,
O’nun bize olduğu gibi, aynı mesafede kalabilmektir.
Bazen daha yakın, bazen daha uzak
ama hep ortalamayı tutturmak için bir gayrettir.
Hissettiğin sevginin,
diğer insanlar tarafından anlaşılmasını beklemeden,
cesurca, özgürce ama yüzde yüz samimi bir kalple,
bazen kulaklara, bazen gözlere özgürce uçmasını istemektir.
Bazen sıkı, bazen özgür bırakan
ama asla terk etmeyen bir sarılıştır.
Yani;
“ben böyleyim,
bana da bu kadar verdiler ya da hiç vermediler” deyip
korkakça kaçmadan;
O’ndan nasıl geldiğini hatırlayarak,
devrimci bir ruhla,
“ben buradayım ve sana olan sevgimi
bana öğretilenlere yem etmeyeceğim” diyebilmektir!
