Nerede başlarsın ey özdeğer?
Kibre dokunan sınırın nerededir?
Nerede başlarsın ey merhamet?
Katı bir ruha dönüşen sınırın nerededir?
Nerede başlarsın ey sadakat?
İhanete geçtiğin nokta nerededir?
Nerede başlarsın ey şefkat?
Aşırı vericilik ile sınırın nerededir?
…
Nereden çıkıyor bu putlar?
İbrahim!
Baltan nerede?
Ya putlarını balta sananlar,
Onlar neredeler?
Ben neredeyim Ya Eyüp?
Sabrın mı içimdeki, yoksa korkudan mı bu dilsizliğim?
Yunus,
bekle beni
Ben de kaybettim beşere inancımı
Bu yüzden balığının karnındayım
Çünkü burası da sessiz, karanlık, sıcak ve boğucu.
Söyle bana ey Hacer
Safa neresi Merve neresi?
Rüyamda duyduğum o seste mi?
Herkesin Safa’sı ve Merve’si içinde midir ?
Acaba can yakıcı döngülerinde midir?
Peki zemzem oralarda mı gizlidir?
Korktum be Musa,
Ben de korktum yalnız yürümekten
Kızdım kendime
Nedir içindeki bu bitmek bilmez manevi yoldaş arayışı
Dayın öldü, artık kabul et dedim.
Aciz misin,
Allah varken yalnız mısın dedim.
Utandım be Musa
İnan ki sen olmasan,
Harun’un olmasa,
Babası terk etmesine rağmen,
Annesi terk etmesine rağmen,
İki kardeşi gözünün önünde ölerek terk etmesine rağmen,
Geride tek bir kardeşi daha olduğu için tüm varlığı ve neşesi ile bu hayata tutunan tek sağlıklı o yavru köpeğin,
son kardeşinin de hastalanıp yanından ayrılmak zorunda kalması ile kaçıp gidişini görmesem,
Ölüm ile burun buruna gelen avuç içi kadar o hasta köpeğin,
onun gözlerine bakılarak, sessizce “diren, Allah bizimle” denile denile hayata nasıl döndüğüne tanık olmasam,
Yuvasına döndüğünde kaçıp giden kardeşinin örtüsünü koklarken yüzündeki o hüznü, başını kimsesizce yere bırakışını görmesem,
Tüm benliğim ile orada hıçkırıklara boğulmasam,
Ve sonra, onun hayata devam edebilmek adına ilk önce korktuğu,
Ama sonra yoldaş olduğu kocaman erkek ve dişi köpekler ile eğlendiğini gördüğümde içim kıpır kıpır olmasa,
Tam bu kelimeleri yazarken bir çay bahçesinde,
O’nun emaneti bir anda gelip kafasını bacağıma koymasa
gözlerime öyle bakmasa,
Bu utanç beni diri diri toprağa gömerdi.
Sen ki ihtiyaç duydun Harun’a
Ben de rahatladım.
Sen ki boğuştun suçlulukla
Ben rahatladım.
Ama sen ki bir anı Allah’a ihanet sanarak yapıştın Harun’un boynuna,
İşte o vakit ben seni daha iyi anladım.
Korktun mu İsmail?
Babanın elleri arasında boğazına dayanan o bıçaktan için titredi mi?
O küçücük kalbine Yüce Allah’ı nasıl sığdırdın be İsmail!
Ben de bildim be Meryem.
Ben de bildim kimse ile konuşmadan,
tek bir lokma yemeden temizlenmek nedir iftiralardan.
Onurun ve namusun beden ile sunulan bir şey olmadığını,
Yalnızca Rabbin Aşkı ile ilgili olduğunu ben de anladım.
Ve sükûnetin,
bastırılmaktan ve bir cevap beklemekten uzak bir hâl olduğunu,
şükür ki sonunda ben de hissedebildim.
Süleyman,
Sen de mi sayfalarca kelimenin Rab izin vermedikçe başka bir kalbe asla sirayet edemeyeceğini anlamıştın?
Hayvanlarla yoldaş oluşun bundan mıydı?
Onca kalabalığın arasında koşturup sana gelen o canlar ile konuşmak isteyişin bundan mıydı?
Değerli ve masum bir sevgiye layık olduğunu özdeğerinden önce onlar sayesinde mi hissetmiştin sen de?
Dilsizlerin dili mi olmuştun?
Peki Süleyman,
masumların sevgisinden mi vardın O’na,
Yoksa O’nun sevgisinden mi girdin masumların kalbine?
Mümkün mü Hatice?
Muhammed (s.a.v) olmayana da güvenmek mümkün mü?
O gün korkudan titremesiydi değil mi seni kuşatan o samimiyet, o güven?
Onda gördüğün canlı kanlı o hâldi değil mi?
Hakikatin ağırlığını kabul ederken ki korkusuna inat mücadeleye devam edişiydi değil mi?
Muhammedü’l-Emin oluşunu bir an bile unutmayışın, onun gözlerinde biriken bütün bu hâllerin tezahürüydü, değil mi?
Peki ya sen Ömer?
Öfkeni nasıl dönüştürebildin öyle?
Mazlumlara sığınak olan şefkatini ve
zalimlere korku salan öfkeni aynı bedene nasıl sığdırabildin?
Zıt duyguları aynı ruhta böylesine işlevsel nasıl taşıyabildin?
Adaletsizliğe delirirken,
sabrını ve sükûnetini nasıl ilmek ilmek örebildin?
Fatıma, Fatıma..
Baban yaralandığında cesur savaşçı Ali’nin gözlerine nasıl öyle dimdik bakabildin?
O bakışın ile “babamın önüne neden atılmadın” diye nasıl hesap sorabildin?
Peki ya sen Ali?
Şefkatini ve sevgisini aldığın,
Küçük bedeninle ilk inananlarından olduğun Muhammed’in Ayşe’si ile karşı karşıya gelince içinin yangınını nasıl durdurabildin?
Ayşe..ah be Ayşe..
Fitne her yanını sarmış iken ruhunun sıkışmışlığı ile nasıl başa çıkabildin?
Ruhunu kemirmeye çalışanlara karşı nasıl haykırmadan durabildin?
Yusuf, Yusuf’um
Sen söyle
O kuyu da Yunus’un balığının karnı gibi karanlık ve boğucu muydu?
Yoksa bizim kuyu sandığımız şey Rabbin cenneti gibi miydi?
Kuyudan çıkacağını bilemeden bekleyebilmeyi o küçücük bedenine nasıl açıklayabildin?
Mısır’a sultan olmak mıydı kuyudan çıkışın yoksa O’na yâr olmak mı?
Peki güzelliğin de ahlakın gibi dillere destan iken, nasıl kibre bürünmemeyi becerebildin?
Rüyaların mıydı seni o zindandan çıkaran,
Yoksa tâbi olacağın iftira sınavın mı?
Ya Muhammed (s.a.v),
Sana inanmayacak olduklarını bile bile sabırla davanı yaymaya nasıl devam edebildin?
Allah kalbinin yumuşaklığını inandık gibi yapanlara karşı ne güzel korumuştu değil mi?
Annen yoktu Muhammed,
Baban yoktu,
Hamza’n gitmişti,
Koca koca insanlar zulmetmişlerdi sana küçücük bir kız çocuğunun üzerine kapanmasını görmezden gelerek.
Nasıl kabullenebilmiştin bunca olanı?
Bitmek bilmeyen sevgi dolu kalbin vardı, biliyorum.
Peki ama, hem merhametli olup hem de sınırlarını nasıl koruyabiliyordun?
Çiçekleri incitmeden,
Kedileri korkutmadan,
Köpeklerin başını okşamayı ihmal etmeden,
Fatıman’dan, Hatice’nden, yoldaşlarından ve dahi tüm masumlardan sevgini esirgemeden yürürken,
Sana zarar verenlere nasıl “dur” diyebiliyordun?
Hem bir komutan olup,
Hem de şefkat mühimmatını nasıl taşıyabiliyordun?
…
Korku nedir bildim.
Kırılmak nedir hissettim.
Yanmak nedir anladım.
Ama ben, merhamet emerek beslendim.
İliklerim, Sahibi’nden boşalan sevgi ile dolu.
Samimiyet ve dürüstlük ile çıktığım bu yolda itiraf etmeliyim ki,
Yine de zaman zaman boğulmuş,
Bu kalbi taşımaktan yorulmuş,
Çıkmaz içindeki bozuk düşüncelerimden dolayı terlemiş,
Gönlümün put sanılıp kırılmasından ötürü de Asaf gibi hissettim.
“Yolun bu kısmını sanırım geçtim” derken başladığım noktaya döndüğüme de tanık oldum.
Yapamıyorum,
Bu hayatı beceremiyorum,
Ağır bir kış geçiriyorum ve artık manişakları hayal edemiyorum dedim.
Ya “beni” yok ediyorum,
Ya “beni” alıp bir dağın başına kaçıyorum.
Yoksa ben mi öyle sanıyorum?
Oysa ben,
beşerin bana öğrettiklerini tekrarlamak istemiyordum.
Her farkındalığım ruhuma sirayet etsin,
Sözlerim eylemlerim ile uyumlu olsun istiyordum.
Her duygum tabağın dibini sıyırıncaya kadar yaşansın.
Acıdır yemeğe lezzetini veren.
Acı bir kahvedir Aşık uğruna kana kana içilmesi gereken.
Ama ya yanıyorsa miden?
Poliplerin “dur artık” diyorsa?
“Siz de kendinizi acındırarak kurban rolüne girmeyin” mi diyeceksin onlara?
Belki de vakit onu içmenin istendiği vakit değildir?
Fincanı uzatanın seni anlamasını beklemeden,
Elinle “dur, ben burada yokum” diyebilmektir.
Peki ama ömründe hiç deneyimlemediysen bunu,
“İstemiyorum” demene izin verilmediyse,
veya gücün yetmediyse…
Sadece kahvenin sahibi “izin verdim” dediğinde koruyabildiysen mideni,
O izin verene kadar beklemek zorunda kaldıysan,
Giden kasların hiç çalışmadıysa,
Çalıştırmana imkan verilmediyse,
İmkan verildiğinde tanıdık kaslara kapıldıysan…
O vakit, kahvesi acı olanı mutlu etme gayretin midene rağmen devam mı edecek?
Belki de ilk kez bunu yapabildiğinde gelmeyecek acı kahveler.
Veyahut belki de bunu yapamadıkça balı bile zehredeceksin kendine?
Belki Safa ve Merve arasındaki döngüleri inşa eden kasların,
Hakikat zemzemine o vakit varacak.
…
Musa suçluluk ve yalnızlık ile başa çıkamazdı
İbrahim oğlunun boynuna bıçağı dayayamazdı
İsmail titremeden o bıçağın altında duramazdı
Hacer öyle iştahla Safa ve Merve arasını koşamazdı
Yunus o balığın karnından geri çıkamazdı
Süleyman dilsizin halinden anlayamazdı
Yusuf kuyuyu cennet belleyemezdi
Fatıma Ali’ye öyle bakamazdı
Ayşe ve Ali’nin içleri bu denli yanmazdı
Meryem’in sükûneti içine sirayet etmezdi
Ömer çıl-dır-madan duramazdı
Ve Muhammed Muhammed olmazdı.
Eğer Râb onlara gerçekleri bildirmek için Cebrail’i göndermeseydi,
Eğer Râb onların kalplerinin yangınlarına sular serpmeseydi,
Eğer Râb onların kalplerini korumasaydı,
Eğer Râb onların kimsesizliğinin Kimsesi olmasaydı,
Ve eğer, onlar da bu denli Rabbin Aşkı ile yanmasalardı…
