Katman III

Cenazeden doğduğum gün bir rüyaya açılmıştı yorgunluktan bitap düşen gözlerim.

Boş bir evin içindeydim.

Evin oturma odasında yerde, çıplak zeminde uyanarak görmüştüm tavanı ilk olarak, aynı o gün sekiz yaşında olduğum gibi…

Gerçekteki hayatımda bilmediğim ama rüyamda çok da yabancı hissetmediğim bir evdi orası.

Ev yabancıydı ama hissiyatım öyle değildi.

Kendimi bilmediğim bir yerde hissetmedim, ama tanıdık bir evde de değildim.

Kalktım çıplak zeminde ayağa, doğruldum.

Etrafa bakındım şaşkın gözlerle.

Ama ruhum bir yorgunluğun ardından gelen o dingin uykudan uyanmış gibiydi.

Meraklı ve sakin bir ruh ile etrafa bakınmaya devam ettim.

Ev çırılçıplaktı…

Yerlerde halı yoktu, duvarlar bomboştu…

Evin zemini, çok da türlerinden anlamasam da, eski köy evlerinin zeminleri ile günümüz lamine döşemeleri arasında bir görünümdeydi.

Rengi orta-koyu kahverengiydi.

Kış vaktiydi ama evdeki o çıplaklığa rağmen üşümüyordum.

Evin içinde oturacak tek bir koltuk veya sandalye bile yoktu.

Ev, gayet geniş bir ferahlıktaydı, oturma odasıyla mutfak arasında kemerli bir kapı vardı ve çok genişti ikisi de..

Etrafa bakınırken oturma odasının kapısından mutfağa doğru yürümeye başlamıştım.

Duvarlara bakıyordum,

Öylece şaşkın bir hal ile duvarlara, yerlere bakıyordum…

duvarlar bir şey söylüyordu bana, evin zeminleri ve mutfakta gördüğüm o şey ise başka bir şey söylüyordu…

Resim sanatı hakkında oldukça cahilimdir, sadece kalbime dokunan bir şeyler olduğunda onları not ederim. Tekniğinden, bilgisinden, öneminden uzak bir halde kalbime dokunuş tınısına kapılıyordum sadece.

İşte Imam Afsarian bu halin ilk ve şu an için tek örneği benim için…  Takip etmeyi sevdiğim genç bir yazar yıllar önceki konuşmasında adını vermişti onun. Çünkü konu kayıp, eksiklik, sessizlik, terk edilmişlik üzerineydi. Imam Afsarian’ının resimlerinin bu kavramları en etkileyici şekilde görselleştirdiğinden bahsetmişti.

İranlı bu ressam terk edilmiş mekanları, gidenin ardında bıraktığı izleri resmediyordu. Resmettiği mekanlar, detaylar kültürel anlamda da çok yakın hissettirdiği için başka bir boyutta etkilemişti beni.

Bazı sahneler vardır; birbirinin zıddı gibi durur ama insanda bıraktığı his aynıdır.

Buna ilk kez bir cenaze evinde tanık olmuştum.

Cenaze anındaki kalabalığın yarattığı o boğucu korku ile, kalabalık dağıldıktan sonra evin üzerine çöken akşam sessizliği…

Biri gürültüden, diğeri sessizlikten doğuyordu ama ikisi de aynı ağırlığı taşıyordu.

Orada fark etmiştim ki duygular, her zaman görüntünün kendisinden doğmaz.

Tam tersi de geçerlidir.

Şöyle ki; bazı duygular da vardır ki tanımı aynıdır, görüntüsü aynıdır, hatta kelimesi bile aynıdır;

ama hissiyatı, eşlik eden başka değişkenlere göre bambaşka yönlere savrulur.

Sessizlik mesela…

Her sessizlik huzur taşımaz, her sessizlik tehdit de değildir.

Sessizliğin neye benzediğini, nerede ve nasıl karşımıza çıktığını belirleyen şey bağlamdır.

Bir akşam vakti ıssız bir caddede yürüdüğünüzü düşünün.

Etrafta kimse yok, bir tıkırtı bile duyulmuyor.

Aynı sessizlik, bir yaz akşamında güvenli ve dingin bir yürüyüş hissi verebilirken,

başka bir caddede insanın ensesine çöken bir tedirginlik yaratabilir.

Çünkü biri yalnızca sessizliktir, diğeri ıssızlık.

Aynı kelimeyle adlandırılırlar belki ama ruhumuz onları aynı yerden algılamaz.

İnsanın duygusal dünyasında da böyledir.

Bir hâl, tek başına iyi ya da kötü değildir;

onu iyi ya da kötü yapan, içinde bulunduğu bağlam, geçmiş deneyimler ve zihnin o an kurduğu anlamdır.

Bu yüzden bazı duygular tanıdık olduğu hâlde huzur vermez,

bazıları ise adını koyamadığımız hâlde içimizi sakinleştirir.

Belki de mesele, gördüğümüz şey değil;

onu hangi yerden gördüğümüzdür.

Velhasıl, o evin duvarlarındaki izler oradan henüz çıkarılmış eşyalar olduğu hissiyatını verirken, zemin ve evin içindeki diğer “hal” ise yeniden düzülecek bir evi,

yani yeni bir başlangıcı işaret etmekteydi.

Duvarlarda aynı Imam Afsarian’ın aşağıdaki resimlerinde olduğu gibi oradan “henüz” sökülmüş olan eşyaların izleri vardı. 

Sonra o duvarlara bakarken mutfağa açılan geniş kemerli kapıdan geçtim.

Mutfak tek bir şey hariç bomboştu…

Yanan bir soba…

Gri bir hava vardı camın ardında,

evin ışıkları yoktu

ama o sobadan gelen çıra çıtırtısı,

ve içinden yükselen ateş o koskoca evi dışardaki soğuğa karşı,

içeri girmeye çalışan kasvete karşı koruyordu.

Yeni uyandığında nerede olduğunu anlayamadığı için korkan bir çocuk, mutfak masası etrafında kahkahalar ile sohbet edip yemek yiyen kalabalığı görünce “keşke her uyanışım” böyle olsa diye geçirir ya içinden, yani ben geçirirdim, işte o sobayı görünce hissiyatım tam olarak böyle olmuştu…

O soba öyle dingin, öyle sıcak, öyle her şeyden uzak bir “hal” ile yanıyordu ki…

Onun yanışı bana “ben burayı yeniden düzerim” hissiyatını doğurmuştu…

Bunu şimdiye kadar ömrümde yaptığım;

“yıkılma, ayakta kal, diren, güçlü ol” gibi itekleyici bir güç ile değil,

içsel bir oluş ile hissettim.

Neydi o sobanın kerameti?

Düşüncelerimle değil,

sadece soba gibi yanan kalbim ile beni vardırdığı o durak,

o katman,

o hal nasıl gelmişti?

Ayetler,

Dualar,

Rüyalar,

Ve durmaksızın kulağımdan kalbime akan fısıltılar:

Sevildiğimi duyduğum anları ne bir başarı,

Ne ebeveynimin bunu duyma ihtiyacını giderme fırsatı,

ne de bir kullanılmış olarak kodlayacağım artık.

Sadece o sobanın içinde yanan Aşk’ının tutuşturdukları olarak serpeceğim ruhuma.

Ne bir itiş, ne de bir çekiş,

Yok herhangi bir mukavemet,

Yok bir difüzyon,

Yoğun bir ortamdan az yoğun ortama kaçışan zerreler olmayacak artık,

Veyahut az yoğun bir ortamdan çok yoğun ortamlara hortuma kapılmış gibi bir sokulma ihtiyacı da olmayacak

Bir kabulleniş kalacak

Bir varoluş

Bir kendini bırakış.

Gülüşlerimi yeniden inşa edeceğim en doğal,

en Öz’den gelen halim ile,

Güldüğüm için beni övenlere ateş püskürmeyeceğim artık,

Gülmediğimde gülmem gerektiğini diretenlere ise sadece bir sınır çekeceğim.

“İyisin” diyenlere aksi yönde naralar atmak istemiyorum artık,

Sen’den gelen bu hali,

İçi sevgi ile dolu bu kalbi,

Benliğimden,

nefsimden,

geçmiş yaralarımdan sıyıracağım.

Bunu, bir diriliş hareketi olarak da görmeyeceğim

Bunu, en iyisini yapmam gerekiyor diye bellemeyeceğim

Bunu, güçsüzlüğümle yüzleşmemek için yapmayacağım

Bunu sadece, bana verdiğin bu kalbi,

artık,

nihayet,

kabul edebildiğim için yapacağım.

Her şeyin suçlusu gördüm o kalbin yumuşaklığını,

O kalbin sevgi dolu duvarları üzerinde tepindiler diye haykırdım gecelerce

Kararsın o kalp,

kararsın ki bir daha böyle acı çekmeyim diye geçirdim içimden işlevsel olmayan çığlıklarımı…

Bu kalp,

bu sevgi dolu hal,

bu gözlerdeki çocukları sevme arzum,

her çocuğun kalbine dokunma isteğim,

o çocukların bahçelerine kendi çocuğumu salma hevesim,

bu beni eksiltmeyen,

aksine coşturan ve çoğaltan sevgi halim,

Anladım ki bana bir ceza değil,

Bir yük değil,

Çok kutsal ve bir o kadar da taşıması zor bir ödül.

Ama ne kadar zor olursa olsun,

bu aciz kulun dayanamayacağını düşündüğü her an Bakara 286’ya dönmesi gerektiğini biliyor,

ama sadece bilmenin değil, hissetmenin şart olduğunu da anladı…

Bu garip kulun anladı ki “hazmedemiyorum” dediği her hal nefsinin en narsistik yanlarının bir kırgınlığı imiş.

Çünkü ben “beni” ben yapan değerlerin peşinde koşarken bu değerlerin oturması için gerekli yolu almam gerektiğini hesaba katamamıştım.

Bu değerler bana Sen’den geliyorsa,

nasıl olur da beni emanet ettiklerin bunun aksine davranabilirler diye düşünmüştüm.

Ama kaçırdığım bir nokta vardı.

Bir nokta….

Ben içimdeki San’a varmaya çalışırken,

Sen’in hissetmeyeceğin,

Ve Sana asla hiçbir varlığın hissettiremeyeceği duyguları benim de hissetmemem gerekir diye düşündüm.

Bu ne büyük bir yanılsama,

bu masum görünen arayışın ardındaki ne büyük bir benlik hali…

ben zerre kadar halime, haşa, Sen’in her halini sığdırmaya çalışmışım.

Bununla yüzleştiğim ilk an körlüğüme inanamadım…

Mesela,

aciz hissetmek ancak Sen’den uzaktır,

hissettirilmemesi gereken kulundur ama hissettirilebilir veya hissedilebilir de,

bunu hazmedememek işte o benliğin karanlık yanıdır.

korkutulamayacak olan ancak Sen’sin,

korkutulmaması gereken kulundur ama korkutabilir, korkutulabilir veya korkabilir de,

Sen hiçbir beşer sözü ile eksik hissetmezsin, hissettirilemezsin,

hissettirilmemesi gereken beşerdir,

ama bilerek veya bilmeyerek hissettirilebilir, hissettirebilir veya hissedebilir de.

Sana bir beşer saygısızlık yapabilir, haşa Sen istersen onu da yapamaz, ama hatasına izin verdiğinde yapanlar olur,

ama Sen Yücelerin Yücesi’sin,

her şeyin üstünde,

her şeyiyle tam olansın,

bu yüzden o beşerin yaptığı kendi aleyhinedir,

Sana en ufak bir şey sıçratamaz

Ama kul öyle değildir.

Kula da saygısızlık yapılmaması gerekir, ama yapılabilir,

veya kendisine yapılmasını istemeyen kul da istemeyerek başkasına yapabilir.

Bu durumda “eksik beşer” saygısızlık yapıldığını kodlayarak değersiz hissedebilir.

Bunları çok fazla arttırabilirim.

Ancak özetle anladığım şeyi söylemek istiyorum,

Sen beni ebeveynlerime emanet ettin,

tıpkı onları da kendi ebeveynlerine emanet ettiğin gibi,

sonra onlar çoğunlukla bilmeden bana “aciz, yetersiz, eksik, görülmemiş, saygı duyulmamış vs” hissettirdiler,

Ben yıllarca “bana bunu nasıl yaparlar” ve

“ben bunu hak etmedim” naralarının öfkelerini taşıdım bu bedenimde

ve ruhumda,

ama bunları taşımak bu hayatta en istemediğim şeydi, dualarımın iskeletiydi bu hallerden kurtulma isteği…

Gerçek bir suçlu olduğunda, bilinçli bir kötülük gördüğünde her şey çok kolaydır.

İzin vermezsin, silersin ve biter.

Ama niyet iyi, çıktı kötü ise orada derinleşmek şart olur.

Çünkü aynı denklemin diğer tarafında olduğun zamanlar mutlak vardır, mutlak.

Niyetini sorgularsın ve dersin ki % 100 temizdim, ve bunları hissettirmek istemezdim,

ama sonuç başka bir yere çoktan gitmiştir.

İşte bu yüzden derine inmek zorundasın.

Ebeveynlerin, evet yapılmaması gerekenleri yaptılar,

Ama bunları fark ettiğinde,

söylediğinde,

geç de olsa,

devamında aynı şeyler gelmedi,

gözlerinden üzüntülerinin samimiyetini anladın,

Onlarla konuşmuş olmana rağmen,

samimiyetlerine rağmen,

dürüstlüklerine rağmen

hala daha sönmüyorsa yangın,

denediysen bilimsel çözümleri

ve yine de bulamadıysan bir cevap,

işte orada devreye, yukarıda bahsettiğim o “benlik” hali giriyor.

O duyguların hepsini eksik olan bizler hissedebiliriz.

Biz de başkalarına hissettirebiliriz.

Biz içimizdeki O’na yaklaşırken,

O’nun sevgi şekline yaklaşabiliriz,

haşa, onun gücüne ve özelliklerine yaklaşamayız.

Bu değil miydi “suçluluk” ile başa çıkamamanın en temel sebebi,

Bu değil miydi “mükemmeliyetçiliğinin” altında yatan,

Bu değil miydi “yetersizliğinin” kaynağı olan…

Yani söylemek istiyorum ki;

Elektrikte her sistemin kaldırabileceği bir gerilim sınırı vardır.

Düşük voltajlı bir devreyi, kaldırabileceğinden çok daha yüksek voltajlı bir kaynağa bağlarsan sistem yanar.

Çünkü o devre, o gerilimi taşıyacak kapasitede değildir.

Bu sınır aşıldığında devre korunmaz; yanar.

İnsan da böyledir.

İlahi olana ait bir gücü, benliğin içine çekmeye kalktığında

benlik devreyi yakar.

Sonra öfke, bu yanmanın sesi oluverir.

ama O’nun sevgi dili- ama asla sevgi gücü veya kapasitesi değil-,

insan ölçeğine O’nun tarafından regüle edilerek indirilmiştir.

Bu yüzden sevgiye yaklaşabiliriz, ama kudrete öykünemeyiz.

İşte bu çıkarsamaların zihnime değil, kalbime sirayet etmesi ile “bir hale” bürünmüş hissettim kendimi…

Sonra rüya

Sonra o ev…

İşte bu yüzden Sana sesleniyorum:

O evi Sen’inle döşeyeceğim artık

Sen’den gelmeyen tek bir eşya olmayacak orada

Anlamadan, bilmeden, bir sınav anında getirirsem oraya bu dünyadan, bu nefisten bir eşya

Çökeceğim o sobanın yanına

Ve durup düşüneceğim

Bakara 260’daki İbrahim’in kuşları ile donatacağım o evi

Ne kadar uzakta, hangi zorluğun altında olduklarına bakmayacağım,

Sadece sobanın içinden yayılan Adın ile çağıracağım onları

Çünkü ben bundan önceki ömrüme kıyasladığımda,

Sana ilk kez bu kadar yaklaşabildiğimi hissediyorum,

Seni hissederken bu dünyadan ilk kez bu kadar sıyrıldığımı hissediyorum,

“Oh be” demiştim son hıçkırığın ardından,

“oh be! Üzerimdeki etiketleri gördüm,

onları yırttım bedenime yapıştıkları yerden,

özgürüm,

Seni’nim” demiştim.

Şüphesiz ki görünmeyenler, görünmez bir El ile şifa bulur…

Ruhum ya Pre-embriyonik dönemde

Ya da Fetal dönemde sanki…

Sadece bir his var…

Bu hal miydi

“O sizi annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde aşamalardan geçirerek yaratıyor”

dediğin Zümer Suresi 6.ayette bahsettiğin?

Ya başındaki ya sonundaki katmandayım,

Yani Katman III’teyim,

Ama kime göre III?

Hangi zamana göre?

Dünyanın tersinedir yolculuğum da,

Vardığım yer Katman III müdür?

Ben bilmem.

Ben bilmiyorum.

Sadece şunu hissediyorum:

Ben burada Çıplağım,

Çırılçıplağım,

Ama utanmıyorum artık

Çünkü örtündüklerimdi beni Sen’den uzaklaştıranlar

Utanılması gerekilenler o örtülerdi

Çıplaklığım değil.

Bu katmanda sadece hissetmek istiyorum,

Korkuyorsam, “korkuyorum” demek istiyorum,

Çaresiz hissediyorsam, “çaresiz hissediyorum” demek istiyorum,

Seviyorsam, “seviyorum” demek istiyorum,

Özlüyorsam, “özlüyorum” demek istiyorum,

İhtiyaç duyuyorsam, “ihtiyaç duyuyorum” demek istiyorum,

Sevilmek istiyorsam, “sevilmek istiyorum” demek istiyorum,

Aciz hissediyorsam, “aciz hissediyorum” demek istiyorum,

Kırgın hissediyorsam, “kırgın hissediyorum” demek istiyorum.

Ama bu duyguları da kimseye de yük etmek istemiyorum,

Sadece muhatabı hassasiyet gösteriyor mu diye bakmak istiyorum,

Muhatabın kalbinde O’nun sevgi diliyle var mıyım diye bakmak istiyorum,

Ben de bana iletilen duyguları aynı şekilde hassasiyet göstermek için gayret etmek istiyorum

Yani duygumu iletmek ancak mutlak çözümü yalnızca O’ndan beklemek istiyorum.

Aksi halde saygı duyacağım, ama birisini sevdiğim için de utanmayacağım.

Gitmesini istemediğime “seni kaybetmek istemiyorum, gitmeni istemiyorum, ama sen öyle mutlu olacaksan fikrine saygı duyuyorum” diyeceğim…

Yani temeli O’ndan gelen sevgiye dayanan,

ama bu dünya ile kirlenen ne kadar güzel duygu varsa onları yaşayacağım,

onları bastırmayacağım,

onların bende hissettirdiği güce veya güçsüzlüğe aldırmayacağım

Sadece hissedeceğim,

Ve kalbimden gelenleri boğazıma tıkmayacağım.

Tüm bu fısıltıları kalbime Bırakan,

Ben her nefeste biraz daha Kendisi’ne yaklaştıran,

Kambur olmuş ruhumdan yüklerimi Kaldıran,

Beni bu katmanda koru,

Beni bu katmanda sarmala,

Beni bu katmanda, bu katmandakiler ile yoldaş eyle…

Ve anlamadan girdabında yıllarca debelendiğim o “benlik” hali için de beni affet…

Sayısız kere Kelam’ında vurguladığın gibi;

Bütün zayıflıklardan münezzeh olan, her şeyiyle tam olan yalnızca Sen’sin!

Göklerin ve yerin otoritesi yalnızca Allah’a aittir. Allah her şeye gücü yetendir (Âl-i İmrân Suresi, 189).”

Yerde ve gökte (O’nu) asla aciz bırakamazsınız (‘Ankebût Suresi, 22).

Yorum bırakın