1974


Evet, George Orwell’in 1984’üne inat,
yaşasın 1974!

1974’te

Milgram, otoritenin gölgesinde insanın suça nasıl usulca itaat ettiğini gösterdi.
II. Dünya Savaşı’nın geride bıraktıkları, psikolojinin hafızasına kazındı.
Vietnam’dan dönen askerlerin taşıdığı izler, henüz adı konmamış bir yaraya dönüştü.
Bu yara, DSM-II ile DSM-III arasında asılı kaldı.

Aynı yıl, ülkede koalisyonlar kuruldu; CHP ile MSP yan yana geldi.
Genel af çıkarıldı, kapılar açıldı.
Bir ülkede devlet başkanı öldü, başka bir yerde “Ayşe tatile çıktı.”

Sanayi için temeller atıldı; krom, Elazığ’da şekil bulmaya hazırlandı.
Ardından ambargo başladı.
Kıbrıs’taki siyasi başarının gölgesinde yeni bir kriz büyüdü.
Koalisyon dağıldı; yıl, siyasi istikrarsızlıkla kapandı.
Ve Birand’ın dediği gibi;
 “O gece köşkün ışıkları sabaha dek yandı.”

Fındığın taban fiyatı 13,50 liraydı.
Ligin şampiyonu Fenerbahçe’ydi.
Henüz şampiyon olamayan Trabzonspor ise
Anadolu’dan yükselen sesiyle, merkezin düzenini ilk kez ciddi biçimde sarsmaya and içmişti.

Dünyanın başka bir köşesinde ise Muhammed Ali, Kinşasa’da yeniden ayağa kalkmıştı.

Ve İsmet Özel…

Düşünsel ve şiirsel bir eşiğin üzerindeydi.
12 Mart sonrasında, yalnızca politik değil, ontolojik bir sorgulamanın içine girmişti.
Kendi ifadesiyle bir “inziva” dönemine çekilmiş;
hayattan kopmadan, düşünmenin gücüne varmaya çalışmıştı.

Bu, 1974’te Amentu’ya varacak uzun bir arayıştı.
Ve bu arayış, bir doğuma dönüşmüştü.

Özel, varlığını borçlu olduğu Hakikat’in,
doğruyla yanlışı belirleyen Tek merci olabileceğini kabul etti.
Onun inancı, atıl bir Tanrı fikrinden
mutlak kudret sahibi Allah inancına evrildi.

“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında” derken,
işgalin artık yalnızca sokaklarda değil,
ruhta, aşkta ve inançta olduğunu ilan etti.

Ve sonra,

“Birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim” diyerek,
hayatı yeniden okuma cesaretini ortaya koydu.

Ama her dirilişin bir bedeli vardı.
Bunu da;

“uyanmanın bedeli serapları fedadır
uykuyu tadayım dersen kâbusa dalmak pahasına”

diyerek en samimi şekilde haykırdı.

Yani bu bedeli, çağın diliyle konuşmamayı seçerek ödedi.
Artık şiir, zamana ait değildi.
Zamana karşıydı.

Ve o andan sonra,
şiirle yaşamak mümkündü belki,
ama çağla uzlaşmak mümkün değildi.

Yani 1974, bir başlangıçtı.
Bir diriliş yılıydı.
Dirilişi kalplerinde taşıyan adamlar doğuyordu ardı sıra.

Mesela 1975’te
Ahmet Zahit doğdu.
Dirilişin ilk çocuklarındandı o da…

İkinci adını, O’nun yolundaki mücadelelerine atfen…
manevi ağabeyi Adnan Demirtürk koymuştu,

Adnan Ağabey’i 1965 doğumluydu;
çağrının doğum sancısını taşıyanlardandı.

Lise yıllarında kolunun altında Cumhuriyet gazetesi ile dolaşır,
din kültürü hocalarının “kültürel din algılarını”
çarpıcı sorularıyla yıkardı.

Okullarını birincilikle bitiren Adnan Ağabey için
lisedeki Fen Bilgisi öğretmeni şöyle diyordu:

“Korkunç bir zekâsı vardı.
O dönemde Cumhuriyet gazetesi okurdu.
Onun solculuğu materyalist bir solculuk değildi.
Maneviyatı yüksekti.”

Sonra bu ruh ile Ankara Siyasal’ın kapısına vardı…

Bir kahvede okşamıştı, küçük yaşta babasız kalmış Ahmet’inin başını.
Çünkü kendisi de 13 yaşındayken bilmişti babasızlık nedir.

Ahmet, şefkatle tutuşan gözlerine bağlanmıştı ağabeyinin.

Ağabeyini tarif ederken insanlara
“fırtınalardan sığındığım limanım” diyordu.

Sözelciydi Ahmet, hiç matematik bilmiyordu.
Ama hep okuyordu.

Adnan Ağabey’i yol gösteriyor, Ahmet okuyordu.
Ahmet’in ailesinde iyi ve kaliteli okumalarıyla tanınan orta-üst yaş akrabalar bile
“biz seninle aşık atamayız” diyordu o genç adama.

En “azılı” solcusu onunla konuşurken
“sus, yoksa inanacağız” diyorlardı.
En “azılı” kültürel dincisi
“öyle miymiş” diyordu.

Ama Ahmet, matematik olmadan üniversiteyi bir türlü kazanamıyordu.
Solup gidecekti o küçük ilçede.

Ağabeyi hep yanındaydı.
Ahmet ağabeyi ile bir yolda mücadele edebilmek uğruna
kendini bir yıl, herkesi şaşırtan bir çalışma temposuna sokmuştu.

Ve nihayetinde,
Ankara Gazetecilik’in kapısına,
yani ağabeyinin yanına varmıştı…

Ve ağabeyiyle mücadelelerine başlamış,
bu yolda —yani O’nun yolunda—
birlikte yıllarca mücadele etmişlerdi.

Mesela, bu yolculukta gençler ağabeylerini “Gül’e sevdalı başkan” olarak tanımlarlarken,
Ahmet Zahit de ağabeyinin özel kalemi oluyordu.

Ahmet, bütün ailesine “bazı sebeplerden ötürü” kızmış,
hiçbir kardeşine “abla” demiyor,
hepsine “… Hanım” diye sesleniyordu.

“Adnan Ağabeyimin sevgisinin yanında sizinki nedir ki?” diyordu onlara.

“Ona bir şey olursa…”
“Ona bir şey olursa…”
“Ona bir şey…”

Ve sonra,
ikisine,
aynı anda,
aynı arabada,
aynı davanın konferansı ardından
“bir şey oldu…”

Ahmet’in bir arkadaşı blog sitesinde şöyle yazmıştı “bu bir şey” için:

“Adnan Ağabey ile bu kutlu yolculuğa çıkamasaydı,
Ahmet Zahit’e bu haberi kimse verebilir miydi acaba…
Dağlar kavrulmaz mıydı Zahit’in yangınında…”

Ve eklemişti:

“Ahmet Zahit’in acısını tariflere sığdıramayan arkadaşları,
okul kantinindeki ‘masası’nı,
onunla özdeşleşen meyveli çayı
ve İsmet Özel’in Erbain’i ile birlikte
bir çiçek bahçesine dönüştürerek haykırdılar acılarını…”

Ama “O”,
yani varışların En Güzel’i,
bazı güzel ruhları yanına alırken,
o ruhları başka yollara “güç” eyliyordu.

Bu, insanlığın varlığından beri böyleydi;
belki de bundan sonra da böyle devam edecek…

Mesela bir gece,
O’ndan gelen kelimeleri not alıyordum.
Öyle boşalıyordu ki cümleler,
en ufak bir kontrolüm yoktu.

Ve bana şunu yazdırdı:

“Yıkmaya değil, yapmaya and içtik.”

Haftalar sonra,
aynı sözü
Adnan Ağabey’in bir yerde söylediğini gördüm.

İşte o an anladım ki diriliş,
zaman farkı olmaksızın
aynı ruhların
aynı Sema’ya yükselme isteğidir.

Onların da dışı yeşil, içleri kıpkırmızıydı.
Ama bu kırmızılık kandan değil, ne mümkün,
yanmaktan geliyordu yanmaktan,
Yanarak kavuşmak sevdasından…

Yollar farklıydı,
ama hedef hep aynıydı.

Mesela, Özel şiirle,
o güzel adamlar “siyaset”le deniyorlardı.

Diğer yollardakilere de
mizahla, sevgiyle,
şefkatle parıldayan gözlerle
dokunmaya çalışıyorlardı;
çağrıda bulunuyorlardı.

Sanki “O”,
hangi çağda hangi “yolun” ses getireceğini bildiği için
bazı ruhları oralara yöneltiyordu…

Sanki her çağın insanı O’nu çeşit çeşit yollarla ararken,
bazı yollar diğerlerine göre
“daha kalbe ulaşan” oluyordu.

Ama her nerede olurlarsa olsunlar,
“onların nişanları alınlarındaki secde izleri” oluyordu.
Ki bu iz, bazen bembeyaz tellerden patlak verebiliyordu.

Mesele mutlak mutlu sona varmak değil;
mesele, diğerleri gibi kendi içlerinde O’na yol alırken,
yolda olanları paylaşmaktı.

İşte bu yüzden,
Danit’in Cuatro Vientos’da seslendiği gibi
sesleniyorum sana:

“dağlardan gelen rüzgar,
rüzgar, bize berraklık getir.
denizlerden gelen rüzgar,
rüzgar, bize özgürlük getir.
çöllerden gelen rüzgar,
rüzgar, bize sessizlik getir.
ormandan gelen rüzgar,
rüzgar, bize anılarımızı getir
ve sen de uç bizimle birlikte…”

Yani elimden eksik etmediğim çırayı,
çakmağımla tutuşturup
kokusunu içime çekerek diyorum ki sana;

ister çayın başında,
ister kuyunun dibinde,
ister bir öğretmenin evinde,
ister doğru günde çıkarılmış olsun kimliğin,
ister mevsim koşullarından ötürü geç kalınmış olsun,

ben bilirim ve söylerim ki:
Bugün de,
1974’te de
tütmesi gereken ocak birdi
ve çok da güzeldi…

Çünkü bu yol,
bir grubun yürüyüşü değil ………

boğazı 11 saniye boyunca düğüm düğüm eden
bir Çağrı’nın dirilişidir.

Ve sen,
o çağrının bembeyaz güvercinisin.
Ve sen,
o çağrının bembeyaz güvercinisin.
Ve sen,
o çağrının bembeyaz güvercinisin…

Doğum senden, doğurmak benden.
Ve biz,
O’nunla yazıldık artık…

(Allah), hikmeti (doğru hüküm verme yeteneğini),
dileyene (layık gördüğüne) verir.
Kime hikmet (doğru hüküm verme yeteneği) verilirse,
elbette ona pek çok iyilik verilmiş demektir.
Öz akıl sahiplerinden başkası (gerçeği) hatırlamaz.

(Bakara Suresi, Ayet 269)

Sır Kutusu: Bölüm 2 – Çingene Kız

1. İçimdeki Çingene Kız

Ben hayatım boyunca mitlere, müzelere, fresklere, mozaiklere maalesef ki hiç ilgi duymamıştım. Yeni yerler gezdiğim zamanlarda müzeleri gezmeyi hep “zaman kalırsa yapılacaklar” listesine eklemiştim. Mitlerle ilgili bir şeyler okumaya, dinlemeye başladığımda ise hiçbir zaman kendimi onların içerisine girmiş şekilde bulamıyordum. Bana gerçeklikten, zamanın, anın gerçekliğinden çok uzak gelirlerdi. Resim sanatına karşı da bu şekilde bir “zır cahilliğim” vardı.

Di’li geçmiş zaman kullanma sebebim, asla bu cahilliğimin biraz olsun azalmış olmasıyla ilgili değil. Sadece artık bir müze gezerken, bir freske, mozaiğe, resme bakarken hissettiğim şeylerin değişmeye başlamasıyla ilgilidir. Sanatın bu alanlarına ilgileri olan insanları gördüğümde, bazıları bana çok derin bir ruha sahipmiş gibi gelirken, bazıları ise sadece “kaliteli profil” sunma gayretindeymiş gibi gelirdi.

İlk grup, bilgiyi içselleştiren gruptu. O kadar içselleştiriyorlardı ki, anlatırken heyecanları kalbime işliyordu. Ama onların karşı tarafı etkilemek gibi bir derdi asla olmuyordu. Yani bilgiyi içselleştirip, öğrenmenin ikinci evresine geçen insan, dördüncü duvarı yıkıp geçiyordu. Ben onları izlerken, onları bir oyuncu gibi değil; anlattıklarını da bir rol gibi değil, yaşamlarının bir parçası gibi görüyordum. Hiç ilgim ve bilgim olmasa da onların “iştahları” içimi kabartıyor, saatlerce onları dinleyebiliyordum.

İkinci gruptakiler ise dünyanın en ilginç bilgisini sunarlarken, içine bir ruh katmadan sunuyorlardı; kameraya karşı bir oyunculuk yapmaya çalıştıklarını hissediyordum. Onlar öğrenmenin ilk evresini henüz geçememişlerdi. İçselleştiremedikleri bilgi, onların dudakları arasında “beni görün, ben bir şeyler biliyorum” diye çığlık atıyordu. Ben o çığlıktan ötürü onların özünü hissedemiyordum. Bu yüzden zaten ilgim ve bilgim olmadığı için, onları izlemeye ve dinlemeye devam edemiyordum.

Bir dönem, ilk gruptakilerden bir kişiyi dinlemeye başladım. Onun, gördüğü şeyleri anlatırken onlara ruhundaki Öz’den nasıl damlalar damlattığına tanık oldum. Hiç bilmediğim bir dilde bir şiir dinliyordum; anlamıyordum ama tüm ruhum kilitlenip kalıyordu. Büyü gibiydi…

Bu zamana kadar hiçbir zaman “profil sunmak” adına bu konularda bir şeyler öğrenip, birilerine sunmaya çalışmadım. Ayrıca bu konulara ilgili insanların yanında da açık bir şekilde bu konudaki “zır cahilliğimden” bahsederdim. Bunu ne cahilliğin övgüsü şeklinde yapardım ne de utanılacak bir şey gibi görürdüm. Çünkü bilirdim; her güzel şeyin ruha nüfuz etmesi için bir zaman vardır. Her yazarın bir eserinin okunması gereken bir hayat dönemi vardır. Bu kitaplar listeler hâlinde sunulup “okumayan cahildir” dayatmalarına gidildiğinde, insan bunları sadece okur ama asla özümseyemez. Ben, kendi süzgecimden geçiremediğim bir kitabı, sanatı ve dahi diğer tüm güzellikleri “mış gibi” yapmayacağıma, O’nun huzurunda kendime söz vermiştim. Bu sözü her tuttuğumda kendime saygım artıyor, O’na bir adım daha yakın hissediyordum. O da bana bazen sadece bir cümleden, bir resimden, bir mozaikten, hayatımla ilgili bir sır perdesini aralamam için yardım ediyordu…

İşte Çingene Kız ile tam olarak bu zamanlardan birinde tanışmıştım. Onu gördüğüm an büyülendim. Hareketsiz kalıp dakikalarca onun gözlerine takılı kaldım. Onu görmeye giderken de yine önyargımla gidiyor, “Acaba anlatıldığı kadar ben de etkilenecek miyim?” diyordum. Çünkü bazen bir film duyarsın; herkes çok sever, çok anlatır ve böylece beklenti büyür. Sonra sen, beklentisiz izlesen çok beğeneceğin bir filmi, hiç etkilenmeden bitirirsin. Çingene Kız’ın da böyle olacağını düşünmüştüm.

Onu görmek için Gaziantep’te, Zeugma Mozaik Müzesi’nin karanlık bir odasına girmiştim. Girmeden önce hakkındaki bilgileri bilinçli bir şekilde okumadım. Çünkü bilgi beklentiyi artırabilir veyahut bazen de o gerçekliği çok yüzeysel bir materyale dönüştürebiliyordu. Ben de bu sebeple o karanlık odaya “Kimmiş ya hu bu Çingene Kız?” diyerek girmiştim.

Odanın içi kalabalıktı. Önce o kalabalığın dağılmasını beklemiştim. Çünkü hayalini çok kurduğum bazı turistik yerler (örn. Balıklıgöl), oradaki insan kalabalığından ötürü, çıplak gözle ziyaret ettiğim anda etki kaybına sebep oluyordu. Bu sebeple hep insanlardan uzak, daha sakin yerler bulmaya çalışıyordum.

Neyse, içerideki insan kalabalığı azaldıkça ben Çingene Kız’a yaklaşmaya başladım. Nihayet önümde onunla göz teması kurmamı engelleyecek kimse kalmamıştı. Ona baktım, gözlerine baktım; öyle çakılıp kaldım ki… Bence insan bir şeyden bu kadar etkileniyorsa, onunla kendi içsel dünyasında kesinlikle bir bağ kurmuştur. Oradaki şeye kendisinden bir anlam yüklemiştir. Ben, direkt olarak gözlerindeki neşe ve hüzün hâlinin aynı anda dışarı yansımasına vurulmuştum. Sanki tam kendisini anlatmaya çalışıyordu ama “ağzı yoktu”, sesi çıkmıyordu.

Saçlarındaki örgüye, kulağındaki küpelere sonradan bakmıştım. Onun kadın olduğunu hissetmiştim ama bir yandan da “erkek de olabilir mi?” diye düşünmüştüm. Yani aslında bence ondaki mesele bir cinsiyet meselesi değildi; ondaki mesele gözler ve çıkaramadığı seslerdi. Evet, bazı kaynaklar onun erkek olabileceğini de söylüyordu. Onun hakkındaki genel bilgileri merak ederseniz diye, size aşağıdaki bölümde sundum. Bu bölümde ise ben, bendeki etkisini anlatmak istedim.

Çingene Kız’ın gözleri ve ağzının olmayışı… Evet, ağzı kayıp parçalardandı; tıpkı eksik freskler gibi… Bence bu kesinlikle bir tesadüf ya da parçalarının geçmişte çalınmış olmasıyla ilgili değildi. Bunu o zaman hissetmiştim ama bir videoda duyduğum şu cümlelerden sonra buna daha da emin olmuştum:

“Yarı silinmiş yüzler vardı duvarlarda; bazılarının gözleri yoktu, bazılarının saçları dökülmüştü. Ama ilginç olan şuydu: Hiçbir yüz tamamen yok olmamıştı. Sanki zaman, freskleri silerken sadece fazlasını almış, özünü bırakmıştı…”

Her güzel şeyin bir zamanı vardır dediğim şey, tam olarak buydu. Size Sır Kutusu’nun ilk bölümünde de söylediğim gibi, bu kutuya koyduğum şeyler kâh hakkında fikirlerimin olduğu şeylerdi, kâh hiçbir fikrimin olmadığı şeylerdi. Çingene Kız, ondan etkilendikten sonra hakkında bir şeyler okuduğum bir parçaydı. Ama asla ondan etkilenmemin sebebini o bilgiler tamamlayamıyordu. Bu yüzden onu demlenmeye bırakmıştım. Yukarıda bahsettiğim gibi, her güzel şeyin bir ruhta çiçek açabilmesi için doğru bir zamanı vardır. Ben bu zamanı anlayabilmek için sadece O’na dua ediyorum. O da karşıma neler çıkarıyor, neler…

Çingene Kız’ın gözlerinde iki duygunun çatışmasına vuruldum önce; ilk tohum öyle ekildi. Sonra onun “ağzının” olmayışı, susturulmuş çocukları, genç erkekleri, genç kadınları anımsattı bana. Ne gözler arada kalmışlığına bir çözüm bulabiliyordu ne de susturulanlar ağızlarını açıp konuşabiliyorlardı. Ama sonra, arkeolojik kazı çalışmalarında çalışıp ter döken, emek veren işçiler gibi yani videodaki adam gibi adamlar, o susturulanları ortaya çıkarıyor, onların konuşabilmesi için onlara “dil” oluyorlardı. Çünkü onlar, susturulmuş dilsizlerin kulaklarına eğilerek şunu söylüyorlardı:

“Sende ölmeyen bir nefes var…”

İşte o zaman, her yıkılış, her yok oluş yeniden doğmak için sabırsızlanıyor ve bunun için kâh yerin altına dönüyorlar, kâh sol yumruklarını göğe, yani O’na yükseltiyorlardı…

Son olarak belirtmek isterim ki; Çingene Kız kitap ayracı, bir hikâyenin başında ya da sonunda değil, tam ortasında durur; okumanın durduğu, düşüncenin askıda kaldığı yerde sessizce bekler…

2. Literatürdeki Çingene Kız

“Çingene Kız” mozaiği, Gaziantep yakınlarındaki antik Zeugma kentinde, 1998 yılında yapılan kurtarma kazıları sırasında ortaya çıkarılmıştır. Zeugma, MÖ 300’lü yıllarda Seleukoslar tarafından kurulmuş, Roma döneminde ise Fırat Nehri üzerindeki stratejik konumu sayesinde zengin villaları, mozaikleri ve sanat üretimiyle öne çıkan önemli bir antik kenttir. Mozaik, büyük bir Roma villasının tabanını süsleyen geniş bir kompozisyonun merkezinde yer alan bir pano olarak bulunmuş ve günümüzde Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergilenmektedir.

“Çingene Kız” adı, figürün tarihsel ya da mitolojik kimliğini tanımlayan özgün bir ad değildir. Bu isim, mozaiğin bulunmasının ardından, yüz hatları, bakışları ve saç formunun çağrıştırdığı sezgisel izlenimlerle ilk olarak kazıda çalışan işçiler tarafından verilmiş bir isimdir. Bazı söylentilere göre işçiler bu mozaiği yerin altından ilk kez çıkardıklarında onu Türkan Şoray’ın “Çingene Kız” filmindeki haline benzetmişler ve bu yüzden bu şekilde adlandırmışlardır. Yöre halkı ve sonradan ziyarete gelen insanlar tarafından da bu isim kabul görmüştür.

Sanat tarihçileri, figürün bir çingene kızı olmasının kesin olmadığını; bunun yerine Toprak Ana Gaia, Dionysos’un maiyetindeki bir menad ya da doğayı temsil eden alegorik bir figür olabileceğini belirtmektedir. Bu yönüyle “Çingene Kız” adı, akademik bir tanımdan çok, bakışın yarattığı duygusal bir yaklaşıma karşılık gelir.

Mozaik, Roma İmparatorluğu’nun MS 2. ya da 3. yüzyılına tarihlenmektedir ve küçük doğal taş, cam ve kireçtaşı parçalarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan tessera tekniğiyle yapılmıştır. Üslup olarak, figürlü mozaiklerde duygusal derinliği, yüz ifadelerindeki inceliği ve hareket hissini ön plana çıkaran Antioch (Antakya) Mozaik Okulu’nun belirgin etkilerini taşır. Bu ekol, özellikle insan yüzünü sadece betimlemekle kalmayıp, izleyiciyle ilişki kuran bir ifade alanı yaratmasıyla tanınır.

Çingene Kız’ı benzersiz kılan en güçlü unsur, gözleridir. Gözler doğrudan izleyiciye bakmaz; hafif yana dönük, ama her açıdan bakıldığında izleniyormuş hissi uyandıran bir etkiye sahiptir. Bu etki, gözbebeklerinin bilinçli şekilde asimetrik yerleştirilmesi, ışık ve gölge dengesinin ustaca kullanılması ve yüzün kompozisyon içinde tam merkeze oturtulmamasıyla sağlanır. Bu nedenle Çingene Kız, bakan bir figürden çok, bakılan ve izleyeni içine çeken bir yüz olarak algılanır.

Mozaik günümüze eksiksiz ulaşmamıştır. Çevresini saran daha geniş kompozisyonun büyük bir bölümü, tarih boyunca yapılan yağmalar ve kaçak kazılar nedeniyle kaybolmuştur; bazı parçalarının yurt dışına kaçırıldığı bilinmektedir. Bu durum, Çingene Kız’ı yalnızca estetik bir sanat eseri olmaktan çıkararak, tarihsel kayıp, parçalanmışlık ve hafıza kavramlarıyla ilişkilendirilen bir simgeye dönüştürür. Bugün görülen yüz, bir bütünün merkezinden geriye kalan kırılgan bir parça olarak varlığını sürdürmektedir.

Figürün güçlü bir sembole dönüşmesinin temel nedenlerinden biri, net bir duygu ya da kimlik sunmamasıdır. Ne tamamen gülümseyen ne de açıkça hüzünlü olan bu yüz, izleyiciye sabit bir anlam dayatmaz. Kimliğini gizleyen, ama kendini tamamen kapatmayan bu ifade, her bakanın kendi duygusunu, hikâyesini ve içsel yorumunu yerleştirebileceği bir alan açar. Bu belirsizlik, Çingene Kız’ı arkeolojik bir buluntudan çok, zamansız bir içsel ayna haline getirir.

Dengenin Peşinde – Bölüm 1: Kurtarıcı Rolü ile Yardımsever Bir İnsan ve/veya Kul Olmak Arasındaki Denge Nedir?

Muhafazakâr ailelerde büyümüş çocuklar, “Allah yardımsever bir kul olmamızı ister” der.

İnancı olmayan ama yardımsever bir insan olma fıtratı üzerine yaratılmış bir birey de fıtratı doğrultusunda adım atmak ister.

Yani aslında farklı yollar, farklı sebepler ama ortak varışlardır bunlar.

Bu tür kişilere “kurtarıcı rolü” geçmişlerinden itibaren tanımlanmışsa ve/veya bu kişiler bunu yapmadıklarında ya da yapamadıklarında yine geçmişin etkisiyle “suçluluk” şemalarına kapılıp tetikleniyorlarsa;

yani bu kişilerin hayat hikâyeleri buna alan açmışsa, işte orada dengenin/ölçünün yakalanması çok zor olmaktadır.
Durumu daha net anlayabilmek ve anlatabilmek için hayattan gerçek örneklerle çözümlemeler yapabiliriz.

Örnek olaylar:

Yolda yürüyorsun ve “dilenci” bir çocuk yanına geliyor, para istiyor.
Veyahut bir hastane kapısından çıkıyorsun; belli ki bir derdin içerisindesin, en kırılgan anındasın… Tak, hemen bir kadın “dilenci” çıkıyor karşına, “dilinde dualar” ile yardım istiyor…
Veyahut bir cami çıkışı…

Bu örnekler artırılabilir.

Bunlar benim yıllarca asla “hayır” diyemediğim anlardı. Hemen ardından “kullanıldığımı” hisseder, kötü bir ruh hâline bürünürdüm.
Bunu hâlâ yaşayan çok insan görüyorum.

Bir “yanım”, “Allah senin karşına çıkardı onu” diyordu;
diğer bir yanım ise “senin hastanede zor bir durumdan çıktığını bilip burada bilinçli bir şekilde bekliyor, senin duygularını sömürüyor” diyordu.

Ama hiçbir zaman “Teşekkür ederim, Allah yardımcınız olsun” deyip gidememiştim yanlarından.

Sonra kendime dönüp şunu diyordum;
“Sen istersen çok zengin ol ve birçok insana yardım etmek iste; eğer Allah sana bunu nasip etmeyecekse o kişileri karşına çıkarmaz.”

Her yardımın ardından, kendime telkin vermek için…

Ama o kadar arada kalıyordum ki… Bir “tuhaflık” var ama çözemiyordum.

Artık “kullanılmaya” dair hassasiyetimin nereden beslendiğini de biliyorum…

Bu düşünceler arasında gidip geldiğim zamanların birinde yine güzelim Kutsal Kitap’ın kırmızı ipini çevirmiştim ve o ayet ile karşılaşmıştım:

“(Yapacağınız yardımlar), kendilerini Allah yoluna adamış (oldukları için) yeryüzünde (kazanç amacıyla) dolaşamayan fakirler için (olsun)!
Bilmeyenler, onurlarından dolayı onları zengin sanır.
Sen onları yüzlerinden tanırsın.
Onlar, yüzsüzlük ederek (bir şey) istemezler.
Şüphesiz ki Allah yaptığınız her iyiliği bilendir.”
(Bakara Suresi, 273. Ayet)

Bunu okuduğum an ilk hissettiğim şey şuydu:

“Rabbim, çok şükür…
Ben yaptığım yardımın ardından kullanıldığımı hissettiğim için öfke duyuyor, ne yardımın bir anlamı kalıyordu o zaman ne de içimde güzel bir his oluşuyordu. Buna rağmen yine de hayır diyemiyordum.
Şimdi sadece Sen’in sayende üzerimden tonlarca yük kalktı.”

Bu ayetin kalbime ve zihnime inmesinin ardından artık;
yumuşak bir bakış ile,
“Rabbim yardımcınız olsun ama elimden gelen bir şey yok” diyerek “dilenen insanlara” hayır diyebiliyordum.

Ayetin ikinci güzel mucizesi ise, hayır’ın ardından asla suçluluk hissetmiyor olmamdı.

İnanılmaz bir histi. Sanırım ilk “sınır taşım” buydu.

Sonra yıllar geçti ve ben, O’nun izni ve emaneti ile bir yolculuğa çıktım.

Bu sayede “Kurban”, “Kurtarıcı”, “Zorba” terimleri önce zihnime girdi.
Sonra “ben en çok hangisiyim?”, “hangi anlarda diğerlerine dönüşüyorum?” diye düşünmeye başladım.

Bu sorunun cevabı için şimdilik “kurtarıcı” kısmına odaklanıyorum.

Bu yolculuk sayesinde, öğrendiklerimle birlikte kendime dışarıdan bir gözle bakmaya başladım.

Sonra anladım ki; ben açık ve net bir şekilde başka gözlerde “ihtiyacı olan” insanları arıyordum.

Ancak geçmiş tanıklıklarımdan ötürü “ısrarlı kurtarıcı” hâli beni de çok yorduğu için, biraz daha “karşı tarafın benim yardımı istemesini” bekledim.

Yani aslında karşı tarafa doğrudan gitmiyordum.
Ona, onu anladığımı, hissettiğimi belirten cümleler kuruyor ve onun yaklaşmasını bekliyordum.

Ama bir yandan da yardım istemenin zorluğunu derinden bilen bir insan olduğum için aynalama yapıyor; karşı tarafın da bunu hissedeceğini varsayıyor ve onun benden “bana yardım eder misin” demesini beklemiyordum. Çünkü bunu derse çok utanacağını, kendi aynalamamla hesaba katıyordum.

Yardım isteme konusundaki bu hassasiyetim bazen bana bir zindanın içine hapsolmak gibi gelse de, o ayeti algılayabilmemin başrol oyuncusuydu.

Çünkü ben o vakit şöyle demiştim:
“Evet, sen ölsen de yardım isteyemezsin. Bak, insanlar senden ne kadar rahat istiyor; bu tavır okuduğun ayete uygun değil.”

Her kurtarıcılık sonrası bir rahatlama hissediyor; ne zaman o kişiyi “normaline kavuşturursam” o vakit misyonum bitiyor gibi hissediyordum.

Bunu tabii ki kâh fazlasıyla değen insanlara, kâh hiç değmeyenlere yapıyordum.
Zaten mevzu asla onların değip değmemesi değildi.

Mevzu, içimdeki “koruyamadığım çocuğa” geçici bir şekilde “el atmış gibi” hissetmekti.

El atmalar şeklinde tekrar eden bu döngülerin; kurtarıcılarına da, kurbanlarına da ve zamanı geldiğinde bunların zorbaya döndüğü hâllere de yakından tanıklık etmiştim.

Örneğin; eğer kurtarıcılar yaptıkları yardımın karşılığında bir teşekkür duymazlarsa ya da başka bir konuda kurtarılan kişiyle problem yaşarlarsa, hemen
“Biz onun için neler yaptık, bir de onun yaptığına bak!”
şeklinde açıklamalar yaparak aslında zorbalaşmaya başlıyorlardı.

Hayat boyu kurtarıcı olduğunda, bu şekilde bir zorbaya dönüşmek çok yüksek bir ihtimaldir.

Ancak eğer kurtarılan kişinin bu durum karşısındaki mahcubiyetine dışarıdan tanık olduysanız, onu kalbinizde hissettiyseniz, zorba olmamak için mücadele etmeye gönüllü olursunuz.

Çünkü yapılanı söylemek, bir iyilikle bir insana zincir takmak gibi bir şeye dönüşüyordu.

Ama karşı tarafı anlamış olmanız, benzer durumda bir zorbaya dönüşmek için hazırda bekleyen kaslarınızı eğitmiş olduğunuz anlamına gelmiyor.

Bu sefer iki yangının ortasında kalabilirsiniz.

Yani kaslarınızla öfkenizi bir zorbaya dönüştürme hâli ile, bu hâli hissediyor olmanın kendinizi kötü bir insan olarak tanımlamanıza sebep olması arasında sıkışabilirsiniz.

“Sen ne biçim bir insansın, yardım karşılıksız olur, senin kalbin bu kadar karardı mı…”

Aslında bu, başkasına karşı ortaya çıkmaya çalışan zorba yanını, kendine zorbalık yaparak kapatmak zorunda kalma hâlidir.

Boğuluyormuşsun gibi hissettirir…
Başkasına yapınca da “suçluluktan” yanmana sebep olur…
Cehennem gibi… İki ucunda da çıkış yok…

Hülasa;
Bu sebeple kendimi yok saymadan, kimseyi kırmadan, kurtarıcı rolüne girmeden nasıl iyi bir insan ve/veya iyi bir kul olurum diye çok düşünmeye başlamıştım.

Çünkü hayatta iyi ve kötü, az ve çok; yani tüm zıtlıklar birbiri içine girebiliyor. Biz bunların arasındaki geçişi tedrici olarak görüp birbirleriyle ilişkili yorumlasak da, sebep oldukları çıktılar zıt duyguları besler.

Bu sebeple kendime, hayat boyu dengesini tutturmaya çalışacağım bir ölçü hâli bulmaya çalışıyorum.

Hayatımın bu döneminde çıkışı ararken girdiğim yollar ise şu şekildedir:

Ben kimsenin gözüne “bana ihtiyacı var mı?” diye bakmayacağım.
Karşı taraf benden yardım istemedikçe, “Bak, eğer istersen geleyim” diye teklifte bulunmayacağım.
Eğer bir yardım isterse gideceğim; o zaman “ölçüyü” tutturmuş olurum.

Peki ama yine ayete dönelim:

“Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek (bir şey) istemezler.”

E o zaman, benim bulduğum cevap ve yöntem bir yanı ile yine O’nun yoluna uymuyor.
Karşı tarafın ihtiyacı olduğunu hissettiğim an —o zaten Allah’ın yardım etmemi istediği bir kişi ise— benim ona koşmam gerekiyordu…

Sonra bu yöntemi de bıraktım.

Karşı tarafa “zorla yardım etme çabası” yok;
ama “onun benden yardım istemesini de” beklememem gerekiyordu…

Ne yapacağım?

Öncelikle yüzde yüz samimi olacağım.
Sonra, “karşı taraf konuştuğunda ben susacağım, o sustuğunda ise ben kalpten konuşacağım…”

Sonra muhakemem yettiğince ona şunu söyleyeceğim:

“Bu bir yol. Senin alman gereken bir yol.
Ben sana burada konuştuklarımla geçici bir rahatlama sağlarım.
Ama bunun kalıcı olması senin elinde, senin yolunda.
Yılların biriktirdiği o kutuyu bir uzman desteğiyle açmak en doğru yöntem.”

Bu sefer, önceden olduğu gibi kişinin döngü şeklindeki ataklarında sürekli uğradığı bir kapı olmayacaktım.

O biliyordu ki ben oradayım, onu anlıyorum; ama bunu sürekli yapmayacağım.

Çünkü ben kimdim ki?

Daha kendi yolumu bile bulamıyordum; sadece yolda gördüklerimi anlatıyordum.

Bu şekilde yaklaştığım kişilerin çoğu kendi yolculuğuna başladı.

Önceden onların son anına kadar bekler, hep aklım onlarda kalır,
“Acaba düze çıkabildi mi?” diye merak ederdim.

Artık o samimi konuşmadan sonra ardını hiç merak etmiyorum.
Sadece dua ediyorum…

Ve asıl çözümü de duada buluyordum.

Duamı her daim, o an içimde çıkmazda hissettiğim ne varsa ona göre ediyordum; sonra yola çıkıyordum.

Yani önce “aşırılığımın tespiti”,
sonra seanslarla bu aşırılığın “sebebi ve olması gerekeni” anlamaya çalışma,
ardından da “en içten, samimi bir dua ile O’nun istediğine varma talebi” şeklinde bir çözüm buluyordum.

En azından şimdilik…

Şöyle düşünelim:

Bir kişi dağda arabasıyla yol alıyor.
Yolda yürümekte zorlanan bir amca ona el açıyor.
Evi yukarıda, bir köyde; başka araba da geçmiyor.

Kişi dayanamıyor ve onu arabasına alıyor.

Sonra araba kaza yapıyor, amca vefat ediyor.
Amcanın ailesi de bu kişiyi suçluyor:
“Sen arabana almasaydın şimdi yaşayacaktı” diyorlar.
Yetmiyor, bir de üzerine “kan parası” istiyorlar.

Burada zorla yardım etmek isteyen bir kişi yok.
Yardımı, ihtiyacı olan amca istiyor.
Ne keyfine ne de karşı tarafı kullanmak için… Gerçekten ihtiyacı olduğu için.

Adam “Allah rızası” için yardım ediyor.
Ama yardımın sonu “kötü” bitiyor.

Ben yıllarca bu durumu düşündükten sonra şu noktaya geldim:

Yaratıcı, kimseye yaptığı bir iyiliğin karşılığında “ceza” vermez.
Bu olsa olsa çok büyük bir sınavdır ve bu sınav çok değerli bir kuladır.

Çünkü burada “bir daha asla iyilik yapmam” demek, kaybedenlerden olmak gibidir.
İnsan ilk buna tutunur.

Ama benim hissettiğim, kelamlarını okuduğum Allah; böyle bir sonuç çıksın diye böyle bir sınav vermemiştir.

“Sen her şeye rağmen, ölçüsünü düşünerek yardım etmeye devam edecek misin?”
Yani, “kalacak mısın?” demek istemiştir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, muhakemem yettiğince vardığım noktalar şunlardır:

  1. Yardım etmek için kimseye ısrarcı olma.
  2. Karşı tarafın yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiğin ilk anda, karşı tarafta “çok rahat, talepkâr bir tavır” var mı yok mu, gözlemle.
  3. Bu yardım taleplerini hem çok rahat bir şekilde hem de sürekli bir döngüyle mi yapıyor, bunu da gözlemle.
  4. Eğer böyle “yüzsüz” bir tutum varsa, kibar bir şekilde elinden bir şey gelmeyeceğini söyle ve sınırı çek.
  5. Eğer böyle bir talepkârlık, “yüzsüzlük” yoksa; karşı tarafı sakın utandırma. Onurundan isteyemediğini bil ve elini kalbinle birlikte ortaya koy.
  6. Ama bunun ardından sürekli bir takip hâlinde olma. Yapabileceğini yap, dur ve kal. Karşılığında asla bir şey bekleme.
  7. Kendi sınırlarını aşacak, seni eksiltecek kadar bir “vericilik” içinde olma. Çünkü bu her ne kadar içinden gelse de (aslında içindeki eksikliğin büyüklüğüyle ilişkili dürtüsel bir hâl), kendini zorladığın anda karşı taraftan onay, takdir, sevilme beklentisine girersin. İşte o noktada O’nun rızası için yapmak ortadan kalkar; kulun onayı için yapmak başlar. O onay gelmezse de, zorbaya dönüşme riski doğar.

Son olarak şunu söyleyebilirim:

Her aşamanın istisnası olabilir.
Bu yüzden yüzde yüz samimi, kalpten gelen dualarını sakın eksik etme…

“Rabbim;
tutmam gereken bir el varsa,
gülümsemeyle bakmam gereken bir göz varsa,
samimi bir sohbetle vakit geçirmem gereken bir kalp varsa,
beni o insanlarla karşılaştır.

Onlarla hangi ölçüde iletişim kurmam gerekiyorsa, o kadarını nasip et;
ne az, ne çok.

Sen’in yolundaki hiçbir sorumluluktan kaçmıyorum;
sadece bu sorumluluğun, kendi şemalarımın arasında kirlenmesine izin verme.

Kendimi açmam, en mahremimi paylaşmam gereken bir kişi bile varsa, bunu yapacağım;
ama kimin doğru, kimin yanlış olduğunu bilmiyorum.

Ne olur bana doğru yerde, doğru kelimeleri kurmayı nasip et.

Beşerî ilişkilerde olması gereken ölçüyü bana tattır.

Ben Sen’in yolunda infak eden kullarından olmak istiyorum.
Bu ister maddî, ister zihnî, ister manevî olsun…

Yeter ki Sen, neyi, ne kadar ve kime infak etmem gerektiği konusunda bana doğru muhakeme nasip eyle.

Beni kurtarıcı şemasının “aşırılığında” değil,
“İşte benim kulum budur” dediğin kullarından eyle…”

Yani özetle demek istiyorum ki;

Yardım olsun ama suçluluk olmasın.
Şefkat olsun ama kendini feda etme olmasın.
Sınır olsun ama kopuş olmasın.”

Doğrusu O’ndan, yanlışı bendendir…

Konmayı Öğreten ve Göçmeyi Hatırlatan: Riyolit ve Pilot

Riyolit bana ilk kez zararsız teması öğreten bir yavru kediydi,
Pilot ise ölüm sebebi kullandığımız araba olan bir köpekti.

On gün içerisinde tanık olmuştum her ikisine de.

Riyolit konmayı, Pilot göçmeyi göstermişti bana.

Düşündüm, düşünüyorum ve daha da düşüneceğim..

Şüphesiz ki “Sen” bunlardan bir şey anlamamı istiyorsun.
Ben ise anlamam gerekeni doğru şekilde algılayabilmek için, sadece bir hiç olarak Sana dua edebiliyorum.

Hayat boyunca kendimi, konacak bir yer bulamadığı için kanat çırpmak zorunda kalan bir güvercin gibi hissettim.
Hep sıcak bir balkon demiri, güvenli bir ağaç dalı aradım kendime.

Bunu, hayatta kalabilmek için bir ihtiyaç bellediğim için; büyük bir eksikliğe karşılık olarak aradım ve bu sebeple de hep büyük hayal kırıklıklarına uğradım.

Bir gün bir balkon görüyordum.
“Davet edilmediğim yere girmem,” diyor, oraya uzaktan bakıyordum.
Sonra o balkonun sahibi çıkıyordu; nazik bir şekilde “gel” diyordu bana.

Ben, onun “gel”ine büyük bir iştahla koşuyordum.
Çünkü yılların açlığı vardı üzerimde…

“Gel” diyen ise, dışarıdan her şeyimi “tam” olarak gördüğü için, sadece onu eğlendirmem için beni çağırıyordu.
Bendeki açlık ile ondaki ihtiyaç tepkimeye giriyor; ben şaklaban bir güvercin oluveriyordum, balkonun sahibi ise eğlendirilmeyi bekleyen bir kral ya da kraliçe…

Sonra “bu değildi istediğim” diyordum.

Ben, kendime saygı duyduğum, hem bedenimi hem de ruhumu salıverebildiğim bir yer arıyordum.

Peki bu, karşıdan bir beklenti varken mümkün müydü?

Sonra ben, çok geçmeden göklere yol almaya devam ediyordum.
Ama ihtiyaç tekrar boy gösteriyordu.

Soğuk, kuru bir ağaç görüyordum.
“Belki şu dala ruhumla ve bedenimle konabilir, kendime duyduğum saygıyla kendimi orada tamamen salıverebilirim,” diyordum.

Sonra o ağacın kuruluğu ve soğukluğu gözüme ilişiyordu.
“Karşı tarafın eksiğini gidermelisin, ihtiyacını karşılamalısın, yani, hak etmelisin,” diyordu…

“Güvende hissedebileceğin kadar kendini bırakmak istiyorsan, önce ötüşünle bu ağacın kuru dallarına çiçek açtırmalısın,” diyordu.
Onu güldürmelisin, onu övmelisin…

Yapıyordum…

Ben yaptıkça ruhum eksiliyordu, ama ağaç da yapay bir yeşile bürünüyordu.
O yeşillik bana ev olacak sanırken; bana ne kadar aciz, küçük ve eksik bir güvercin olduğumu söylemeye, hissettirmeye başlıyordu.

Daha ilk andan itibaren kaçış uçuşuna geçiyor, “kurtuldum” sanrısının yapay bir rahatlamasını yaşıyordum.

Ve döngü, tekrar benim eksiklerimin tetiklediği ihtiyaç dürtüsüyle boy gösteriyordu.

Hayat boyu kanat çırptım.
Ne konmadan uçmayı öğrenebildim,
Ne de konduğum yerde ruhumu ve bedenimi hesapsızca, tetikte olmadan salıverebilmeyi tattım.

Ve evet, güvercinler de kanat çırpmaktan yorulur;
Tıpkı koşmaktan yorulan atlar gibi,
Yüzmekten yorulan balıklar gibi,
Ve yanlış bağlanarak seven insanlar gibi…

Sonra bir Ses anlamlandı bana.

Hep duyduğum, hep hissettiğim, ama o ana kadar şemalarımın bir parazit gibi bozduğu kalp frekans ayarlarımdaki problemden ötürü bir türlü ne dediğini anlayamadığım bir Ses…


Dizlerimin üzerine çömeldiğim anlarda O’na konmak istedim,
O’na yavaş yavaş verdiğim nefeslerde, aşağı doğru gevşeyerek kayan bedenim gibi akmak istedim.

Çünkü;

İlk kez Birisi’nin yanında ağlamaktan utanmadım.
İlk kez Birisi’nin yanında zayıf göründüm ama “Bu yaşlarla hemen toparlanmalıyım ve ortamı güldürerek bu zayıflığımı örtbas etmeliyim,” demedim.
İlk kez, bu zayıflıklarım ileride bana karşı kullanılır mı diye hesap etmedim.

İlk kez, “Bu Kişi bana asla ama asla zarar vermez,” dedim.

İlk kez aciz, zayıf, fazlalık hissetmeden ve istenip istenmediğimi hesaba katmadan Birisi’nin evine misafir olmak istedim.

Misafirliğimi kabul etmesi yetmezmiş gibi, utanmadan O’ndan sonsuz yardım istedim.

Bana öyle tanıtmaya başlamıştı ki bana Kendisini;
Onun parçalarını bazı gözlerde ve güzel olan her bir zerrede gördüğümde, sanki O’nunla konuşuyormuş gibi oluyordum.

Bu etkileşim, sanki O’nunla çeşitli şekillerde temas ediyormuşum gibi geliyordu bana.
Bu çeşitlilik ise içimdeki Aşkını, bu aşkın tarifsiz huzurunu, güvenini ve gevşemişliğini içime ekiyordu.

Ekildikçe daha çok istiyordum.
Utanmıyordum,
Evet, asla utanmıyordum,

Ve O’nu, O’ndan istiyordum…

O da bana çeşitli suretlerde sunuyordu Kendisini.
Mesela masum ve güzel olan her şey, O’nun parçalarından bazılarıydı.

İşte Riyolit de onlardan biriydi…

Riyolit’te hem benim aynalama yaptığım duygularım gizliydi, hem de bu duyguların olması gereken ölçüsünü temsil eden “O” gizliydi…

Onunla; ondan kaçmadan ve onu boğmadan kalabildim.

Bana da bunu birisi yapmış ve bu sayede O’na giden yolda O’na bir adım daha yaklaşmıştım…
Çünkü bu davranış, O’ndan gelen, O’nu temsil eden ve hissettiren bir davranıştı.

Evet, Riyolit birkaç gün önce gitti daha doğrusu otel sahibinin emriyle bir yerlere veya kişilere bırakıldı… Benden sakladılar sanki onları anlamayacakmışım gibi… Bir işletmede ne kadar mümkün olabilirdi ki bu hikayenin devamı…


Onlar şunu bilmiyorlardı;
Bazen gelişlerdir filmin ana konusu; gidişler değil!

Ama eğer “terk edilme şeman” aktif hâldeyse, filmin konusunu kaçırır; sadece sonundaki “acıya” odaklanırsın.

Filmin esas konusunu kalbime, ruhuma ve bedenime bir ayet gibi indiren Sen…

Seni öyle bir seveceğim ki, yarattığın her şey benimle Sen’in uğruna takvada yarışmak isteyecek ve bu yarışın sonu, tüm katılımcıların kazanmasıyla bitecek.

Ve tek ödül Sen olacaksın!

Biliyorum ki Sen, bugün şoförün yanında oturduğum arabanın içerisindeyken beni gördün…

Evet, karşımızda bir traktör vardı.
Bir dağ köyünden aşağı iniyorduk; yol asfalttı.
Bir virajı döndük ve o traktörü gördük.

Traktörün yanında, bozkırda koşan at güzelliğinde ama türü itibarıyla oldukça küçük olan, dünya güzeli bir köpek koşuyordu…

O’nun koşusu gözümün önünden gitmiyor.
Her adımı gözümden yaş olarak iniyor…

Arabayı süren arkadaşa elimle işaret ettim: “Yavaşla,” dedim.
Yavaşladı ama mesafe kısaldığı için durma şansı yoktu.
Virajın ardıydı, ve yolun iki kenarında da manevra alanı yoktu.

O güzel köpek — yani Pilot — aslında traktörün yanından, yani sahibi Ayşe teyzenin peşinden gidiyordu.
Ama tam bizim araba yanından geçerken, bir anda bir şey oldu ve bizim arabanın önüne atladı…

Bir ses…
Ah o ses…

Traktör ilk anda anlamadı, devam etti.
Arkadaş döndü, ben aynadan ona baktım…

Asfaltta öyle bir uzanıyordu ki…

Ama o koşuşu…
Ah, o koşuşu…

Hayatının en neşeli döneminde, yaylanın çimenlerinde dolaşan bir çocuk gibiydi…

Arkadaş şoktadaydı.
“Ne yapacağız?” dedi, durdu.

“Geri gidelim,” dedim.

Onun en kötü hâlini görmeyi göze almıştım.
Çünkü nefsimi, O’ndan gelen her şeyi “yüzümü ekşitmeden” kabul edebilmek uğruna eğitmeye and içmiştim.

Durduk.
İndik arabadan.
Vardık yanına…

Can çekişiyordu.
Öyle can çekişiyordu ki…
O şen kahkahalarla koşuşturan çocuk, yani köpek sanki bu değildi…

Ama yerde ne bir kan zerresi vardı,
Ne de bedeninde görünürde herhangi bir kaza izi…

Bir canlı, tüm güzelliğiyle can çekişir mi?

Her nefes alıp verişi içimi acıtıyordu.
Daha dayanamadım…

Başında ağlamaya başladım.
Ama bu ağlayış, sorumluluklarımdan kaçmam için bir yas bahanesi olmayacaktı.

Gücüm neyse, nefes nereye kadarsa mücadele edecektim…

Tam o sırada, basma eteği ve telaşlı gelişiyle, başındaki çemberi yana kaymış bir kadın yukarıdan aşağı bize doğru koşmaya başladı…

“Pilot… Pilot… Pilot…”
diye diye…

“Öldü mü, öldü mü?” diye sorarak yanımıza geldi.

Ben, arkadaş ve Ayşe teyze Pilot’un başındaydık.
İkisi de “yaşamaz” dediler.
Haklıydılar, biliyordum.

Önce arkadaş onu yolun kenarına aldı.
Orada ara ara nefesi gidiyor ama can çekişmeye devam ediyordu.

Ayşe teyze,
“Pilot… Pilot… Dağlara çıktım beni bırakmadın, buralara geldim beni bırakmadın, beni hiç bırakmadın Pilot…” dedikçe ben zaten…

“Torunum ‘babaanne adı Pilot olsun ne olur’ demişti,” dedi.
“Adını o koymuştu…” diye ekledi.

Durdum.

Hâlâ can çekişiyordu.
“Ne kan var ne görünürde bir şey,” dedim.

Muhtemelen iç kanama geçiriyordu. Kafasını arabanın önüne çarptı ve sonra araba onu büyük gayret ile ortaladı bu yüzden başka yerine temas etmedi. Ama o ilk kafa çarpışı..
O ses…

“Evet, muhtemelen yaşamayacak ama en azından veterinere götürelim,” dedim.

Çünkü bu konuda da O’na verdiğim sözler vardı.
Söz vermemin sebebi kendimdim.
Çünkü ben ömrümce “eğer ellerinden geleni yapsalardı bu beden, bu ruh bu halde olmazdı” dedim…


“Elimizden geleni yapalım. Hiçbir şey olmazsa bile, böyle acı içinde can çekişmez; gerekeni yaparlar.” diye söyledim onlara…

Ayşe teyze,
“Bunu trafik kazası gibi kabul ederler de sizin başınıza sıkıntı olur mu?” dedi, bizi düşünerek.

“Bir şey olmaz,” dedik.

Numarasını aldık, ona da numara verdik.
Ama yolda öleceğini biliyorduk…

İçimden sürekli okudum.
“Ne olması gerekiyorsa, kolaylaştır bize Rabbim,” dedim.

Veterinere vardık.
Bagajı açtığımızda çoktan…

Veteriner baktı yine.
Kalp masajı, müdahaleler…

Sonuç değişmedi.

Ayşe teyze aradı.
Arkadaş durumu anlattı.

“Gömmek istersen köyüne geri getirelim,” dedi arkadaş..
“İstemem,” dedi.
“Dayanamam…” diye ekledi..

Biz gömdük.
Kaldığımız otelin yanındaki ormana…

Benim hissemi anlamak istercesine O’na döndüm, dönüyorum ve döneceğim…

Bugünümün hisselerinden birisi şuydu;

Hayat boyu araba sürerken en korktuğum şeylerden birisi sonunda olmuştu.
En büyük korkum olmasının sebebi “birisine, bir canlıya zarar verme” haliydi. Kendime zarar vereyim ama bir canlıya vermeyi ne olur nasip etme Rabbim dedim. Öyle korkuyordum ki… “O” bu korkumun normalin üzerinde bir yangın olduğunu görüyordu. Ona dayanamayacağım zamanlarda bana böyle bir olay asla yaşatmadı. Çünkü suçluluk şemamdan ötürü bir yangının içerisinde yanarak ölümü beklememe sebep olabilirdi bu durum “o zamanlar”..

Ama bugün..
Her daim olan “O”,
Sonradan kalbime ve ruhuma yerleştirdiği emaneti sayesinde,

Suçluluk duymadım.

Sadece ondan çalınan o neşeye üzüldüm, o coşkun adımlarının benim içinde olduğum araba ile sonlanmasına içim yandı.


Tabii ki aynalamaların farkındaydım,
Ama gerçekten o kadar güzel koşuyordu ki…

Neyse, sonra durdum.

Ben Pilot’a değmeden önce nasıldım diye sordum kendime.
Evet, ben de şarkılar eşliğinde güzel havanın, dağların tadını çıkarıyordum.
Evet ben de coşkun bir halde koşturuyordum.

Şimdi Pilot da benim karşıma çıkarak benim kahkahamı mı çalmış oldu dedim?

Benim gördüğüm Pilot asla bunu yapmak istemezdi dedim.

Peki neden Pilot’a gösterdiğin anlayışı kendine göstermiyorsun dedim.

Yani birisinin coşkulu hayatını çalan kişi her zaman bunu bilerek yapan saf bir kötü müdür?

Her iki taraf da birbirine bakmaktan bile çekinirken birbirine zarar veremez mi dedim.

O zaman o karanlığın içerisinde bir ışık süzülmez mi dedim.

Hakikat işte bu iki niyetli çalınmış neşenin ardından daha coşkun bir şekilde ruha ve kalbe zuhur etmez mi dedim.

Etmedi mi diye sordum.

Öyle bir etti ki…

Adını hep duyduğum ama bence hayatımda ilk kez zihnime, ruhuma ve kalbime aynı anda, organik bir şekilde tanımlanan bir duygu ile tanıştım o an:

Teslimiyet.

Bundan yaklaşık 1.5 ay önce, iş yerimde değişen odama ve onun bulunduğu binaya ilk kez gitmiştim. Bulunduğu kata çıktım, tam odaya gireceğim bir kalabalık, telaş…

İnsanlar ağlıyor, titriyor..

Üç oda yanımda bir memur…

Odasında fenalaşmış, ben oradayken yardım ekipleri onu dışarı çıkardı.

Sadece baktım ve dua ettim.

Bir saat sonra ölüm haberini aldım…

Evet tanımıyordum, çünkü teslimiyetin asıl sınavı yakınlık arttıkça gelir…

Umarım ki “O” her türlü sınavından O’nun istediği şekilde geçebilmeyi nasip eder…

O adam, haber, önce oturdum, kaygı yoktu, sevdiklerime de bir şey olur mu korkusu tüm bedenimi sarmadı, birileri ile konuşma ihtiyacı duymadım, kalbimden aşağı yavaş yavaş inen bir teslimiyet hissettim, O’na vardım sonra…

Bir duygusuzlaşma mı yaşıyorum yoksa teslimiyet mi bu Rabbim dedim.

Çünkü her şeyi o kadar çok hissediyordum ki, bu hal ilkti…

Pilottan sonra anlamıştım, asla duygusuzlaşma değildi, teslimiyetin ilk organik tohumlarıydı…

Bazen en coşkun koşularımız birileri tarafından bir anda kesilir.
Kahkahalarımız susturulur.
En güzel duygularımız, tüm sevimliliğiyle bir anda öldürülür.

Bunlar kimi zaman bilerek,
Kimi zaman bilmeyerek,
Bir “kaza” ile yapılır.

Ama ne zaman o yarıda kalmış sahnelerin ölü hâllerini bir toprağa gömersek,
Film kaldığı yerden,
O topraktan filizlenerek,
Yeşillenerek
Devam eder!

Zeigarnik’e Selam Olsun!

Sessiz, Çok Sesli ve Dingin Sevgi

Sahi nedir bunlar?

Mesela, sessiz sevgi nedir biliyor musunuz?

Konuşamayan bir adamın,
ama hiç konuşamayan bir adamın kalbinden geçenlerin boğazına takılmasıdır.
Senin en sevdiğin manişak çiçeğinin, sadece karın yayladan ilk kalkmaya başladığı anlarda,
kısa bir süreliğine kendisini gösterdiği zamanı bilip,
onları özenle toplayıp, buket yapıp eve getirip,
senin yüzüne ve gözüne bakamadan,
“senin için topladım” diyemeden,
sessizce su dolu bir bardağın içine bırakılmasıdır.

Etraftan senin adının, “sırtı” olarak bilinen o sevimli dağ parçasının fotoğrafını,
sen kilometrelerce uzakta bir kıta parçasındayken,
sana sadece bir fotoğraf ile mesaj atıp,
“seni özledim”,
“senin sırtının önünden geçtim bugün”
ve “özlemin, gözlerimin kenarlarına dolan sıvılarla Arş-ı Âlâ’ya çıktı” diyememektir.

En sevdiğin balığın, daha senin o eve varacağın günün sabahında,
balık halinden en tazesinden çocuk gibi heyecanla seçilip, alınıp,
senin eve varış saatine denk getirilip önüne koyulmasıdır.
Ama “sen seversin, ben de seni severim, hoş geldin, afiyet olsun” diyememektir.

Hayatın boyunca, cenazelerde dahi tuttuğun gözyaşlarını,
yaklaşık altmış beş yaşında, ilk kez, torunlarının tatilleri bitip memleketlerine dönecekleri zaman,
onların gidişine dayanamayıp,
kendini bir kilere kapatıp,
kimseye sesini duyurmamaya çalışıp,
hıçkırıklarla bırakmaktır.
Ama onlara da “sizi çok seviyorum ve özleyeceğim” diyememektir.
“Siz gittiğinizde ben yattığınız yerleri, yemek yediğiniz masaları,
yine kimseye zayıflığımı çaktırmadan seveceğim
ve inilti şeklinde ağlayacağım” diyememektir.

Günün herhangi bir saatinde, herhangi bir kurala ve plana bağlı kalmadan,
usulca “nasılsın” diye mesaj atmaktır.
Ama ardından bir sohbete devam edip kendinden bir şeyler anlatamamaktır.

Eşin yanındayken, onunla kaslarındaki gerginlikten ötürü iki dakika sohbet edemeyip,
eşin başka bir yere kalmaya gittiğinde ve kısa sürede dönmediğinde,
bağımlılık şemanla ilişkili, terk edilmiş bir çocuk gibi hissedip,
dışarıda hiç göstermediğin yanınla onu arayıp,
gelmesini onu huzursuz ederek, küserek istemendir.
Ama bir yandan da o gelene kadar, toplu taşımada bozuk parayı çok sever diye
tüm camın önünü bozuk paralar ile doldurmak;
o geldiğinde ise ona sarılıp
“seni çok özledim, ne güzel yaptın da geldin, evimin neşesi” diyememektir.

Kırgın olduğun bir özlem sürecinin ardından,
eşinle konuşmasan da yoldan yorgun geleceğini düşünüp,
ona çeşit çeşit yemek yapıp, dolaba dizip,
küçük bir çocuk gibi de köydeki evine kaçmaktır.
İçinden “bir kere de sen gel kapıma, hep ben özür dilemeyeyim” diyememektir.

Bir kere olsun “bak senin için neler yaptım” dememektir.
Yaptığın dile getirilince de, çocuksu bir aferine çok mutlu olup
ama yine de kaslarının iradesiyle kıpkırmızı suratla,
bu takdire ihtiyacın ve devamındaki zayıflık hissiyatın belli olmasın diye
kızgın bir hâl ile ortamı terk etmektir.

Kız çocuğuna mal ve değer verilmeyen bir coğrafyada,
malını mülkünü o çocuklarının altına sermek
ama yine de bir tanesine bile
“seni seviyorum, iyi ki benim kızımsın” diyememektir.

Yani sessiz sevmek;
hep davranışların ile, tek bir kelime etmeden,
karşı tarafın seni ve senin sevgini anlamasını, çözmesini beklemektir.
Yani sevginin anlaşılması, içinde bulunduğu kalbe değil, karşısındaki muhatabın algısına bırakılmıştır.

Sadece anlayan bir kalbe dokunur.
Ama kalp bazen şefkatle bakan bir gözden,
bazen güzel kelimelerin işitildiği kulaktan,
bazen sıcak bir sarılmadan,
bazen bir baş okşanmasından,
bazen bütün dikenlerin bırakıldığı samimi bir sohbetten
ve evet, bazen huzurlu bir sessizlikten beslenir.

Sen bir ağaca ben sana sadece güneş verebilirim.
Sen de bununla yeşillenmeyi öğren diyemezsin!
O ağaç su ister, toprak ister, uygun mevsim koşulları ister
ve böylece derinlere sağlam bir kök salabilir.
Aksi hâlde en ufak bir zorlukta yıkılabilir.

Peki, çok sesli sevgi nedir biliyor musunuz?

“Yaradan’ı çok daha fazla hissetmek istiyorum, kalbim onunla huzur bulsun” deyip,
etrafındakilerin ettiği Arapça duaya, anlamadan, Türkçesine gerek duymadan,
yüksek sesle, içine yerleşmesini istercesine
ve çok sık aralıklarla peş peşe
“amin, amin, amin” demektir.
Ama “O” bazen bir seste, bazense bir sessizlikte kalbe yerleşir,
bu sebeple her iki yöntem de denenmelidir.

Tatlı dilin, güzel duaların ile sık aralıklarla
“iyi ki varsınız, iyi ki doğurdum sizi, iyi ki Allah bana sizi nasip etti”yi
sesli dile getirip,
içerden —senin de bilmediğin bir yerden—
bunu diyerek aslında karşı taraftan
“asıl iyi ki bizim senin gibi bir annemiz var,
bizim için neler yaptın, ne zorluklara katlandın”
cümlelerini duyup, içindeki o eksik yanları kapatmaya çalışmaktır.

Her çocuğun için son anına, gücüne kadar güzel sofralar kurup,
onları yerinden bile kaldırmayıp,
torunlarını sırf kızların güzel uyusun diye
sabahın erken saatlerinde dışarı çıkarıp gezdirip,
eve geldiğinde yaptığın bu fedakârlığın karşısında
hak ettiğin bu sevgiyi, takdiri almak için
tüm yorgunluğunu detay detay anlatmaktır.

Kızlarınla tatlı, sevimli, komik anılarını sonuna kadar paylaşmak isteyip,
sonunda küçük, sevimli bir kız çocuğu gibi
onlar tarafından nazlanmayı,
ışıl ışıl gözlerinle beklemektir.

Kızlarından birinin kendisine özgü bir özelliğini,
yani özgün değerini tam güzelce keşfedip anlatmaya başlamışken,
bunun ne kadar güzel bir özellik olduğunu vurgularken
hemen ardından bir kıyaslama yapmaktır.
İyi niyetle yapılan bir eylemdir, lakin karşı tarafta bıraktığı hissiyat “eksiklik, yetersizlik ve ardından öfkeye” sebep olur.

Bir kere sessizce göz göze bakışıp,
karşılığında eksik duygularının giderilmesini beklemeden sevememektir.

Sadece duyan ve gören bir kalbe dokunur.
Buradaki sevgi ise içindeki kalbin kontrolünde olabilirken, aktarımın muhataba yerleşmesini zorlaştırmaktadır.
Yani, sevgi, gürültünün arasından muhatabın kalbine oraganik bir şekilde yerleşmek için gereken sessizliği bulamamaktadır.

Kalp; karşılığı beklenmeden, kıyaslanmadan,
sadece varlığı için sevildiğini,
sessiz bir bakıştan, sebepsiz bir sarılmadan,
“benim de karşı taraf için bir şeyler demem gerekir” borçluluğuna düşmediğinde nefes alır.

Ağaca suyu, güneşi, toprağı verip her gün bunu dile getirirsen,
o ağaç o toprağın içine kök salmak istemez,
ona nüfuz edemez,
onu benliğine işleyemez.

Peki, nedir dingin sevgi?

İşte bu ikisinin ortasındadır.

Bazen senin bile fark etmediğin bir özelliğinin,
karşı taraftan samimice,
bir karşılık beklemeden dile getirilip;
kulaklara bırakılıp kalbe nüfuz etmesidir.

Sırf yapmış olmak için değil,
görev olduğu için değil,
utanılacak bir şey gibi asla değil;
sadece içindeki sevginin karşı tarafa akmasına dua etmektir.

Bir çok verip bir kaçmak değil,
O’nun bize olduğu gibi, aynı mesafede kalabilmektir.
Bazen daha yakın, bazen daha uzak
ama hep ortalamayı tutturmak için bir gayrettir.

Hissettiğin sevginin,
diğer insanlar tarafından anlaşılmasını beklemeden,
cesurca, özgürce ama yüzde yüz samimi bir kalple,
bazen kulaklara, bazen gözlere özgürce uçmasını istemektir.

Bazen sıkı, bazen özgür bırakan
ama asla terk etmeyen bir sarılıştır.

Yani;

“ben böyleyim,
bana da bu kadar verdiler ya da hiç vermediler” deyip
korkakça kaçmadan;
O’ndan nasıl geldiğini hatırlayarak,
devrimci bir ruhla,
“ben buradayım ve sana olan sevgimi
bana öğretilenlere yem etmeyeceğim” diyebilmektir!

Kalabalıklar İçerisindeki Yalnızlıktan, Yalnızlık İçerisindeki Kalabalığa

Kalın diye güldüm.
Kalın diye sustum.
Kalın diye çığlıklarımı sessiz duvarlara fırlattım.
Sabahları ezan seslerinden korkar oldum.
Sonra?

Sonra yine sustum.
Kimse bilmedi içimi.
Oysa ben hep onların içlerindeydim.

Hatırım sadece, onları dinleyeceğim tek taraflı uzun sohbetlerin giriş cümlelerinde soruldu.
Bunu hep bildim.
Ama “olsun”, onlarınki daha önemliydi.
“Senin ne derdin var ki?”
“Sen ‘el’ atan olmalısın…” dedim kendime.


Çünkü sen şunu biliyordun, hadi itiraf et şimdi;


Yüzün asıksa “bir problem” çıkarmış olurdun.
Sessizce dipsiz bir köşede ağlamışsan, “kırmızı gözlerine” bahaneler bulmak zorundaydın.

Çünkü sen biliyordun:
Gerçekte ne hissettiğini anlatmaya başladığın ikinci dakikadan sonra sana sadece “takma” denilecek ve onların kendi “gerçek” dertleri başlayacaktı.

Sen her buna tanık oluşunun ardından “bir daha anlatmayacağım” dedin.
Dedin,
dedin,
dedin.

Ve sonra sadece “dinleyen”, “destekleyen”, “zor günlerin arananı” oldun.

Sonra ne oldu, biliyor musun?

Senin elinden “üzgün durma” hakkını aldılar.
“Ağlama” hakkını aldılar.
Onlar alınınca sen “öfkelendin”.
Onu da bir etiket gibi yapıştırdılar sana!

Çünkü sen, doğumundan bu gününe kadar “hadi bizi güldür” şeklindeki talepleri gidermekle yükümlüydün.

Ama artık gün senin sen olma günü artık,
Çağ içindeki O’nla davranma çağı artık!

Ve evet, şimdi söylüyorsun:
“Ben bunu saygısızlık olarak hissediyorum.”

Ve sonra ekliyorsun:
“Zaten bir sohbet akışının içerisinde konuşuyorum, içimden geldiği için espri yapıyorum. Şu anda bunu söylemenize gerek var mıydı?”

Ve yine aynı tepkiler:
“Sana da ne dersek saygısızlık olarak görüyorsun artık…”

O kadar çok “hiçtin” ki insanların karşısında…
Aslında sadece O’nun karşısında öyle olman gerekirken,

Dümdüz, apaçık bir ovaydın sen.
Dümdüz ve apaçık!

Şimdi bir tuğla koyduğunda bile “kabullenemiyorlar”.
Sana öyle kabul ettirmişlerdi ki sınırsızlığı,
sen sınır nedir öğrenebilmek için insanların sınır taşlarına çarpıp, yara bere içerisinde yere yığılmak zorundaydın.

Sınır çizmek sana hak görülmemişti.
Sen apaçık bir ovaydın be kızım.
Herkes gelebilir, herkes içeri girebilirdi.
Sen onları orada eğlendirirdin, güldürürdün; ağlarlarsa omuz olurdun.

Ve bu ovanın antlaşması da şu şekildeydi:
Tüm bu karmaşada senin en ufak bir içsel sıkıntın açığa çıkmamalıydı!
Zaten çıksa da bunlar “izleyicinin dikkatini çekmezdi”.

Sen bunu daha cümleye girmeden anlardın.
Hemen konuyu karşı tarafa çevirir, onu özne yapardın.

Seni dinlemediklerini, onların sol kafeslerindeki kuyulara önce küçücük taşlar atarak yankı var mı diye yaptığın denemelerle hemen anlardın.

Artık taş atmayı bırakmıştın…

Bir insan bu kadar çok anlatarak,
bu kadar çok güldürerek,
bu kadar çok “sohbetlerin aranan ismi”, “olmazsa olmazı” olup da
bu kadar nasıl susabilirdi?
Bu kadar nasıl duyulmayabilirdi?
Daha doğrusu, nasıl anlaşılmayabilirdi?
Aklın almıyor şimdi, değil mi?

Senin hakkında merak uyanması için bir şeyler yapmalıydın.
“Kariyer”…

İnsanların gözünde “devletin sana atadığı etiket” ile var olmaktan hep tiksinmiştin.
Şimdi daha da çok tiksiniyorsun.

İlk kez asistan olarak göreve başladığın günü hep hatırlıyordun.
Daha doğrusu hiç unutmuyordun.

O günün bir gün öncesine kadar “işsiz, güçsüz”, insanları güldüren, neşe verendin.
Yani hep verendin,
ama hiç merak edilen değildin.

Peki o gün ne oldu?

“Hocam, hoş geldiniz,” dediler sana;
seni çocukluğundan beri tanıyan insanlar…

Bir günde ya, bir günde…
“Senin gelişine hoş geldin,” dediler.

Yo, hayır.
Senin gelişine değil;
“devletin atamasına”,
senin etiketine…

O kadar çok isterdin ki etrafındaki gözleri şu anda farklı bir senaryo ile gözlemlemeyi…

Sadece kul bazında bir “hiç” olsan,
yani insanlara göre “işsiz, güçsüz” olsan
ya da uzak bir kıtada yaptığın gibi sadece tuvalet temizleyerek hayatını sürdürsen…

Hey, sana diyorum!
Dinle beni!

Tüm dünyada ama özellikle Orta Doğu ve Asya ülkelerinde “kariyer”,
gözlerinin içine bakılıp bakılmayacağının bir turnusol kâğıdıdır.
Bunu sakın unutma!

Böyle bir senaryoda, kimin sana karşı bakışları, saygısı ve sevgisi aynı kalırdı?
Hep kim vardı?
Evet “O”.

Hadi sana çevirelim okları…

Sen bir insana etiketiyle baktın mı?
Bakıyor musun?
Mezun olduğu okul, yaptığı iş, kazandığı para…

Evet, seni sadece ama sadece “zeka” etkiledi.
Buna ister aileden gelen de, ister senin zaafın de…
Ama şunu biliyorum:
Sen her “zeka” etkileyici derken, içinin bir yanı titriyordu be titriyordu.
Bu titreyen kısım inşallah senin Öz’ündür…

Özel çocuk yakınların vardı..
Onların gözlerine her baktığından O’ndan gelen temizliği görüyordun ,
O’na akıyormuş gibi hissediyordun.
Öyle bir çocuk emanet almak sanki Allah’ın özenle seçtiği kullarına nasip olabilir diye düşünüyordun…

Hadi itiraf et;

Belki şemanla ilgili, belki değil bilmiyorsun…
Ama o güzel emanetler için O’nun tarafından seçilmiş olmak gibi bir arzun hep oluyordu…

Yani sen şunu biliyordun;
Zekâdan etkilendiğin her an “yüksek” bir şey yaşıyordun
ve bunlar şema etkileşimiyle yaşadığın şeye çok benzerdi.

Organik değildi.
Usul usul, sakince ruhuna ve kalbine işlemiyordu.
Seni bir anda etkiliyordu…
Bundan çok eminsin.

Ayrıca şunu da söyle:

Kibirli bir zekâdan her daim tiksindin.
Bilim geliştikçe açlık da, obezite de aynı oranda artıyordu.
Yani her zekâ “anlamlı” bir hayat için mücadele etmiyordu.
Bunu biliyordun.
Daha doğrusu “O” sana bildiriyordu.

Sen mesela arkadaşlarına hep derdin ki:
“El sanatıyla parasını kazanan insanlara hayranım.”

Evet, Sylvia’nın da böyle olduğunu okuduğunda şok olmuştun.
Oturup saatlerce bir terziyi, bir ayakkabı tamircisini, bir fırın ustasını ve daha nicelerini izleyebilirdin.

Hayran oluyordun;
parmaklarının saliseler içerisinde nerede olup ne yapacaklarını bu kadar iyi bilmelerine…

Sen onlara etiketleriyle bakmadın.

Sen onların, çalışkanlıklarına baktın,
kaslarını yılların tekrarlanmış hareketiyle ne kadar güzel eğitmiş olduklarına baktın.
Alın terlerine baktın.
Sabahın erken saatlerinde müşteri olmayacağını bildikleri hâlde
“geceyi koynunda dinlenesiniz, sabahı da kalkıp rızkınızı arayasınız” kelamına uygun şekilde davranmalarına bakakaldın.

Hatta son iki yıla kadar geceleri çalışıp sabahları uykusuz, mutsuz kalktığında
onların sabah yüzlerindeki heyecanı görüp
“nasıl oluyor?” diye merak ettin.

Senin el becerinin hiç olmaması da onları görünce bu kadar büyülenmene sebep oluyordu.

Sen insanların senin etiket bilgilerini öğrenmek için didiklercesine sorular sormasından tiksindin.
Gün geldi, bu oyuna ortak oldun.

Okuduğun üniversiteyi söylerken çekindiğin anlar oldu, kabul et.
Çünkü söylediğin anda insanların yüzündeki saygının azalışını gördün.
Ve ekledin:
yüksek lisans, doktora, Av…

Ama bunu her söylediğinde,
daha doğrusu söylediğin anın içerisinde,
kendine “Neden bunu yapıyorsun? Bu sana kötü hissettiriyor,” dedin.

Hatta “karşı çıkma modunla” hep yaptığını yaptın.

Sesli bir şekilde buna karşı çıkarsam,
Öz’ümden geleni, olmak istediğim kişi gibi söylersem,
sonra buna dönüşürüm diyerek insanlara dedin ki:

“Bir kişi eğer nerede okuduğunu, ne okuduğunu söylerken peş peşe bir sürü şey ekliyorsa, anlayın ki içinde bir ‘eksiklik veya aşağılık’ duygusu vardır. Zaten o şeyin ‘düşük profil’ olduğunu biliyordur. “

“Mesela siz hiç ‘ODTÜ’den mezunum ama şurada da şunu yaptım, burada da bunu yaptım’ diyeni duydunuz mu? Duyamazsınız. Çünkü o zaten tek atışta yüksek profili kapmıştır.”

Ama bitti be kızım, bitti!

İçinde savaştığın, bünyenin istemediği şeyleri artık kabul etmeyeceksin.
Sen topluma değil, sadece O’na teslim olacaksın.

Sen saygı nedir, etiketsiz kabul nedir bildin artık be kızım, bildin.
İnsanların yüzündeki düşüş artık seni etkilemiyor.
Önceden onların yüzünden düşen senden eksiliyordu.
Ama şimdi içinde tık etmiyor;
sadece O’na tatlı bir gülümseme kalıyor.

İstemediğinde gülmeyeceksin.
Üzüldüğünde üzgün olacaksın.
Sahneye çıkar gibi, palyaço gibi yüzünü gülümsemeyle boyayıp kaslarını sıkmayacaksın.

Didik didik sorularda etin yumuşak olmayacak,
saldırgan da olmayacak.
Öyle diri olacak ki, didiklemeye çalışan “taşa” çarptığını hissedecek!

Niye biliyor musun?

Artık sen apaçık bir ova değilsin.
Sen çitleri olan, küçük, sıcak ama giriş için izin istenen bir evsin!

Kapı içeri senin izninle açılacak.
Dışarıysa sınırsız çıkış hakkı olacak.

Çünkü sen artık yalnız değilsin.
Çünkü sen artık çok kalabalıksın be kızım, çok kalabalık!

Eli kapıda olanlar,
Bir üzgün suratıma dayanamayanlar,
Sizi güldürmediğim zaman bana kendimi problem çıkarıyormuşum gibi hissettirenler,
Hâlimi hatırımı “kendi derdini anlatmak” için soranlar

Size sesleniyorum!

Sınır taşlarıma bir selam çakın.
Hoşunuza gitmezlerse yolunuz açık olsun, kalın sağlıcakla!

Bilin ki ben,
hiç olmadığım kadar kalabalığım.
Bakarsanız göremezsiniz,
ama hissetmek isterseniz hissedebilirsiniz.

Beş Dakika

Sen de mi Ya Muhammed (s.a.v)?

Sen de mi öyle karşılardın Fatıma’nı,
Gözlerinin içindeki çocukla mı koşardın ona,
O çocukla mı kafanı uzatırdın kapının arkasından,
Ellerin titrer miydi senin de?

Yedi cihana elçi olurdun da
Fatıma’na mı akıtırken şefkatini,
“O” göndermiş gibi mi ayağa kalkardın saygından,
Heybetin gözlerinin içinden eriyerek kızına mı karışırdı?

Görmedik Ya Muhammed (s.a.v),
Göremedik sizi,
Bilmedik,
Bilemedik.
Hep duyduk,
Hep imrendik,
Hayal ettik gecelerce,
Anlamaya çalıştık nasıl bakardın kızına diye.

Çok zorlandık Ya Muhammed (s.a.v),
Senin şefkatini hayal etmekte değil,
Ne mümkün!

Güçlü görünen koca adamların şefkatini hayal etmekte zorlandık.

Çağlar değişti Ya Muhammed (s.a.v),
Ama kız çocukları, babalarının sevgisini görebilmek uğruna yine diri diri toprağa gömülüyorlar.

Babalar kâh iyiler, kâh cahiliyeden kalmalar.
Zaten iyilere de toplum “bu zayıflıktır” diyor
Ve o adamların gözlerindeki şefkatin üzerine toprak atıyorlar.
Toprak zamanla sertleşiyor
Ve sonra taşa dönüyor Ya Muhammed (s.a.v), taşa!

Sen yolda yürürken dostlarınla,
Sevimli bir erkek çocuğu görüp de onlara:

“Erkek çocuklarınızı sevin, başlarını okşayın.”

Demedin mi Ya Muhammed (s.a.v)?

Sonra dostlarından bir tanesinin yüzü hafif bir şekilde düşmedi mi?

Sen onun yüzündeki düşüşü hemen fark edip ne olduğunu sorunca,
O seni üzmemek için susmadı mı?

Sen ona,
“Bir şey oldu, söyle bana.”
Demedin mi?

Sonra dostun, hafif buruk bir şekilde sana dönüp:

“Allah’ın Resulü, sen ‘erkek çocuklarınızı sevin, başlarını okşayın’ dedin ya; benim kız çocuğum var, o yüzden üzüldüm.”

Demedi mi sana?

Sonra sen onun gözlerine tatlı bir gülümsemeyle bakıp:

“Bir kız çocuğunu sevmemenin, başını okşamamanın imkânı var mıdır?
Kız çocukları zaten cilveleriyle, nazlarıyla kendilerini sevdirir;
Onları sevmemeye isteseniz de engel olamazsınız.”

Demedin mi Ya Muhammed (s.a.v)?

Erkek çocuktur, fazla sevmeyelim diyen babalara da,
Kız çocuklarına sevgi göstermemek için direnen babalara da
Bir mesaj değil miydi bu Ya Muhammed (s.a.v)?

Sen değil miydin,
Komşunun küçük kızının güvercini öldüğünde onun acısına kıymet veren;
Bu uğurda eşini alıp o küçük kıza taziyeye giden?

Ne güvercinler,
Ne erkek çocukları,
Ne de kız çocukları
Görmedi Ya Muhammed (s.a.v), görmedi…

Senin öğütlerini uygulayanları görmedi.

Aktaranları duydu,
Ağızları dolu dolu konuşanları duydu.

Ama kalplerine işleyenleri göremediler…

Çocuklar da senin gibi yetim ve öksüz kaldı Ya Muhammed (s.a.v)…
“Kendi evlerinde misafir.”
Yetişkin hâllerinin kalplerinde “yetim” kaldılar.

Ama bil ki senin Sahibin, onların da Sahibi’dir.
Bir tek “O”, Ya Muhammed (s.a.v),
Bir tek “O” bırakmadı…

Ah, bir dizine başımı koysaydım Ya Muhammed (s.a.v),
Ah, bir şefkatini saçlarımın arasında hissetseydim…
Bilirdim ki sen, O’ndan geleni benim hücrelerime akıtırdın.

Fatıma’ya baktığın gibi bakar mıydın bana da?
Onu görünce sevindiğin gibi, beni görünce de sevinir miydin?
Beni de sabit bir şekilde sarıp sarmalar mıydın?
“Fatıma’yı üzen beni de üzmüş olur.” der gibi korur muydun beni de?
Uzun uzun sohbetler eder miydin benimle de Ya Muhammed (s.a.v)?
Ne olur söyle!

Şimdiki babalar,
“Biz de sevgi görmedik ki gösterelim.” diyorlar.

Sahi Ya Muhammed (s.a.v),
Sen görmüş müydün?
Görebilmeye fırsatın olmuş muydu?

Peygamberliğin tebliğ edilene kadar
Ne yapıyordun Hira’da Ya Muhammed (s.a.v)?

Yetimliğini mi kapatıyordun,
Öksüzlüğünü mü?

Fatıma’ya,
“Ben de sevgi görmedim, sana da gösteremedim.”
Dedin mi Ya Muhammed (s.a.v)?

Yoksa onun da yetim kalmasına için yandı da,
“Gel, beraber kapatalım eksik yanlarımızı.” mı dedin?

Kız çocuklarının diri diri gömüldüklerini gördün de
Fatıma’nı nasıl böyle baş tacı ettin Ya Muhammed (s.a.v)?

Ne olur anlat,
Ne olur söyle…

0–5 yaş arası anne-baba bakımı ve sevgisi çok önemliymiş,
Öyle diyor psikoloji bilimi…

Peki ya sen?
Sen nasıl kapattın bu açığı?

“Kim” ile kapattın?
“Kimden” geldi bu sevginin kaynağı?

O kadar acıya rağmen,
Sen O’nu nasıl buldun Ya Muhammed (s.a.v)?

Şüphesiz ki,
“O” seni biliyordu,
“O” seni seviyordu, çok seviyordu!

Ama sen O’nu nasıl buldun Ya Muhammed (s.a.v)?

Çok istedin değil mi?
Çok düşündün değil mi?
Toplumdan kaçıp kaçıp mağaranda O’nu çağırdın değil mi?

Çünkü çok yandın değil mi Ya Muhammed (s.a.v)?

Seni göremedim,
Senin gözlerine bakamadım,
Senin sesinden O’nun kelamlarını duyamadım.

Ama and olsun ki,
Yolu senin yolun olanı buldum,
Şefkati senin kaynağından besleneni buldum,
Fatıma’na duyduğun saygıyı örnek alanı buldum,
Onu gördüğünde ayağa kalktığın gibi, beni görünce ayağa kalkanı buldum,
İçindeki şefkatten gözleri nemlenirken, elleri tir tir titreyene tanık oldum Ya Muhammed (s.a.v),
Tanık oldum!

Bil ki ben de onu,
Fatıma’nın seni sevdiği gibi seveceğim!

Ve duy ki,

Biz senin yolundayız
Ve bu uğurda;

Yıkmaya değil, yapmaya and içtik,
Öfkeye değil, şefkate sığındık,
Korkuya değil, güvene yöneldik,
Kalabalığa değil, kendimize döndük,
Kibre değil, tevazuya büründük.

Sönmeye değil Ya Muhammed (s.a.v),
Yanmaya dua ettik…
Yanmaya!

Bir Çocuk Gördüm Düşümde

Bir çocuk gördüm düşümde,
Minicik elleri, gülen gözleri vardı.
Sahibi bana;
“Bu sana Benim emanetim” diye fısıldadı.

Önce elimi kalbime koydum,
Sonra O’na;
“Bu güzellik başkasından gelemezdi” dedim.

“Onun bir nişanı var alnında, gördün mü?” dedi.
“Görmeden de hissettim” dedim.

“Benim nurumdan bir parçadır” dedi.
“Yüzündeki ışıktan anladım” dedim.

“Kalbindeki şefkat Bendendir” dedi.
“Sıcaklığını hissettim” dedim.

“Gözündeki parıltı buluştuğumuz anlardandır” dedi.
“Parıltı bütün hücrelerimi sarınca bildim” dedim.

“Elleri ve ayakları, Beni göremediğinde
kaygıdan ne yapacağını bilemez” dedi.
“Her oturuşunda onları, Sen’in karşında otururcasına
büyük bir dikkatle birbirine bağlamaya çalışmasından anladım” dedim.

“Çayını yudumlarken gözleriyle
muzip bir çocuk gibi bakışlar atar” dedi.
“O anı her gördüğümde, elimde olmadan
onu nazlayarak kelimelerimle seviyorum” dedim.

“Benim uğruma girdiği her yolda
sol yumruğunu havaya kaldırır” dedi.
“Yedi Diriliş!” derken içimin titremesinden anladım” dedim.

“Heybetini ona Ben verdim,
içindeki çocuğu koruyabilsin diye” dedi.
“Kulların onu anlayamadı” dedim.
“Seni anlamışlar mıydı?” dedi.

Boynumu büktüm ve “Hayır” dedim.
“Sesiniz vardı ama yankınız yoktu, değil mi?” dedi.
Gözümdeki yaş ile “Evet” dedim.

“Yıllarca kuyulara taş attınız
ama bir cevap duymadınız, değil mi?” dedi.
“Susarak evet” dedim.

“İşte şimdi, biriniz taş olduğunda
diğeriniz de kuyudaki yankısı olsun diye
sizi birbirinize emanet ettim” dedi.

“Kalbim üstüne” dedim.

Godiva’nın Çıplak Hakikati: Şeriati, Meriç ve Jung’un Kesişiminde Bir İçsel Devrim

Giriş

İnsan kendisi olamadığında, yeryüzü kararıyor.
Ne Godiva geçiyor yoldan, ne de bir kimse kör oluyor; herkes ekranına bakıyor, kimse perdeyi kapatmıyor artık.

Bugünün insanı, trajedi ile arasına kalın bir cam koymuş halde yaşıyor. Ali Şeriati’nin dediği gibi, “trajedi görmeyen insan, yavaş yavaş hayatın aşağılık gerçekliğine alışır ve adiliğe sürüklenir.” Trajediye, acıya, hakikatin çıplak hâline sırt çeviriyoruz. Oysa hem Şeriati’nin “kendisi olamayan insan” eleştirisi, hem Cemil Meriç’in mağarasındaki gölge seyircileri, hem Jung’un persona–anima gerilimi, hem de İsmet Özel’in “ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, aynı yere işaret ediyor:

İnsan, kendisi olma bedelini ödemeden yaşayamaz.
Öderse devrimci olur, ödemezse sürüye karışır.

Aşağıda bu dört damarı, psikolojinin içsel yolculuk çemberinde ve biraz da taşların, kayaların sessiz bilgeliğinde eritmeye çalışacağım.

1. Mağara, Cadde ve Ekran: Gölgeler Dünyası

Cemil Meriç, Platon’un meşhur mağara alegorisini anlatırken, yeraltındaki mağarayı “görünürler dünyası” olarak tarif eder. İnsanlar çocukluktan beri zincire vuruludur; yalnızca duvara vuran gölgeleri gerçek sanırlar, sesleri gölgelerin konuşması zannederler. Zincir çözülüp dışarı çıkarılan tutsak ise önce ışığa dayanamaz, gölgeler ona hâlâ daha gerçek gelir.

Bu sahne, yalnızca felsefî bir alegori değil; modern insanın psikolojik portresidir. Jung’un dilinde söylersek, mağarada yaşayan, gölgeleri gerçek zanneden bu insan “personasıyla özdeşleşmiş” insandır. Jung, “bir insan zayıflığını anlayabilme becerisini yitirdikçe personasıyla daha fazla özdeşleşir” der; personanın karşıtı olan anima ise karanlıkta kalır ve başkalarına yansıtılır.

Toplum önünde “mükemmel, güçlü, lekesiz” görünen kişi, Jung’a göre çoğu kez özel hayatında duygusal bakımdan çocuktur; iş hayatındaki disiplin evde dağılır, dışarıdan pür-ahlak görünen maskenin ardında tuhaf fanteziler birikir. İşte mağaranın gölgeleri, Jung’un personasıdır; mağaradan çıkmaya başlayan tutsak ise, kendi gölgesiyle, animasıyla yüzleşen insandır.

Ancak bugün mağaramız yalnızca fikirlerle, ideolojilerle dolu değil; sosyal medya feed’leriyle, filtreli fotoğraflarla, “başarı hikâyesi” paketleriyle dolu. Yani Plato’nun duvarına artık taş, tahta heykellerin değil; “hikâye, reels, tweet” gölgelerinin yansıdığı bir çağdayız. Zincirlerimiz ise çoğu zaman konforumuz, statümüz, korkularımız, “hakkım yenir” endişemiz, “yanlış anlaşılırım” tedirginliğimiz.

Mağaradan çıkmak, artık yalnızca metafizik bir yükselme değil; ekranı kapatma cesareti, dışarıda soğuğa, yalnızlığa, belirsizliğe çıplak gözle bakabilme iradesi.

2. Godiva Geçmiyor, Tom da Kör Olmuyor: Hakikatin Bedeli

Lady Godiva efsanesinde, Coventry kontunun ağır vergilerine karşı halkının yanında duran bir kadın görürüz. Eşi, verginin inmesi için onu çıplak halde atla şehirde dolaşmaya zorlar; bu utanç verici şartı Godiva halkı için kabul eder. Halk da ona saygısından pencereleri kapatır, kimse bakmaz. Bir tek “Peeping Tom” gizlice bakmaya kalkar ve o anda kör olur.

İsmet Özel’in Amentü’sünde geçen “ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, bu hikâyeyi altüst ederek okur. Artık meydanda hakikatin çıplak cesaretiyle yürüyen kimse yok; ama bakışın da bedeli yok. Kimse kör olmuyor; çünkü kimse gerçekten bakmıyor. Herkes bakıyormuş gibi yapıyor.

Bugünün dünyasında Godiva, içsel çıplaklığıyla, kendi hakikatini ortaya koyan, fedakârlığı göze alan insandır; Peeping Tom ise hakikatle kendisi arasında mesafe koyan, sadece “tüketen” bakıştır.

Şeriati’nin “trajedi” vurgusu burada devreye girer: Trajedi görmeyen insan, hayatın aşağılık gerçekliğine alışır. Godiva’nın yürüyüşü trajedidir; çıplak kalma, rezil olma, bedel ödeme ihtimali içerir. Peeping Tom’un bakışı ise trajediye dışarıdan, risksiz, steril bir seyirdir.

Ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur:
Artık ne hakikati için soyunacak cesur ruhlar, ne de o hakikate yanlış bakmanın bedelini göze alacak vicdanlar var. Hepimiz “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya çalışıyoruz.

3. Kendisi Olamayan İnsan: Bilim, Din ve Taşların Sessizliği

Ali Şeriati, “kendisi olamayan insan”ı tarif ederken, modern çağın özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ürettiği ruh halini anlatır: Bilim ilerledikçe dinden uzaklaşan, sahip olduğu bilgi ve teknolojilere rağmen derin bir “boşluk, acılık, hiçlik” duygusu yaşayan, “mana yokluğunun” ağırlığı altında ezilen insan.

Şeriati, Sartre’dan söz eder: Sartre dine inanmaz ama “insanın derdi, evrende hiçbir anlamın olmamasıdır; bugünün insanı ise bir mana olmaksızın yaşayamaz” der. Bilim, tek başına insanın içsel açlığını doyuramaz; fakat insan da “hurafeci bir dine” geri dönmek istemez. Arada sıkışmış, kendisi olamayan, başkasının kalıbına girmiş, içi boşalmış bir benlik dolaşır şehirlerde.

Burada Şeriati’nin taşlarla ilgili alıntısı çarpıcıdır: Bir biyologdan aktarır; “taşlarda, hayvanlardan ve canlı varlıklardan daha çok hayat sırları ve mucizeler vardır” cümlesini hatırlatır. Taş, yüzeyde “ölü, cansız, suskun” görünür; oysa derin yapısında muazzam bir hikâye saklar: basınç, sıcaklık, kırılma, çözünme, yeniden kristallenme…

Güneşin doğuşunu da böyle anlatır Şeriati: Sabah güneşini kuru bir bilimsel mantıkla formüllere indirdiğimizde, gördüğümüz güzellik yok olur. “Gülün letafeti otopsi parmaklarının altında solar” der; her şeyi sebep-sonuç formülüne sıkıştırdığımızda, hakikatin en canlı boyutlarını kaybederiz.

Kendisi olamayan insan tam da budur:

  • Taşa bakar ama yalnızca “sertlik, yoğunluk, kimyasal formül” görür.
  • Güneşe bakar ama yalnızca “ışınım şiddeti” görür.
  • Kendi ruhuna bakar ama yalnızca “tanı kriterleri” görür.

Oysa psikoloji; Jung’un dediği gibi, insanın kendi iç sesiyle dürüstçe konuşması, persona ve anima arasındaki mesafeyi fark etmesi, ağır duygulanım anlarında gelen “tuhaf ve cüretkâr” sözleri bastırmak yerine anlamaya çalışmasıdır. İnsanın kendi kendisiyle konuşma sanatını geliştirmesi gerekir; bu, hem manevî hem devrimci bir eylemdir.

Şeriati’nin çağrısı da buraya bağlanır: Din artık yalnızca kelamcıların, fıkıhçıların değil; fizikçilerin, kimyacıların, taşlarla çalışan bilim insanlarının da dilinde yeniden düşünülmelidir. Yani “taşa bakan göz” ile “ruha bakan göz” yeniden birleşmelidir.

Ve tam bu noktada, Jung’un Kırmızı Kitap’ta anlattığı içsel bölünmüşlük, Şeriati’nin insanın mana arayışına dair söylediklerinin doğal bir tamamlayıcısı olarak belirir. Jung, kendisini iki ayrı yüzyılda yaşıyormuş gibi hissederken, iç dünyasını “1 numara” ve “2 numara” diye ayırmıştı: 1 numara aklın, okulun, bilimin, toplumsal benliğin çocuğuydu; 2 numara ise kozmosla bütünleştiğini hisseden, ruhani bir derinlikle konuşan, eski çağların bilgelik sesini duyan kişilikti. Bu bölünme, Şeriati’nin tarif ettiği modern insanın iki ucu temsil ediyordu: Düzenin, mantığın, bilimin dış kabuğu ile; anlamın, ruhaniyetin, iç çağrının derin kuyusu.

Jung’un rüyaları bu iki kişilik arasındaki çatışmayı çözen birer hakikat işareti olmuştu. İlk rüyasında karanlık bir ormanda höyük kazarken tarih öncesi hayvanların kalıntılarını bulması, onu doğanın hafızasına yönelten güçlü bir çağrıydı. Tıpkı Şeriati’nin taşlara bakarken sezdiği “derin hakikat” gibi, Jung da yerin altındaki bu sessiz fosillerde kendi ruhunun katmanlarını görmüştü. İkinci rüyasında bir havuzda büyük bir radiolaria canlısı görmüştür. Jung’un rüyasında beliren o büyüleyici radiolaria, aslında milyonlarca yıl önce derin okyanuslarda yaşamış mikroskobik bir canlıdır; silisli iskelete sahip bu canlılar zamanla sayısız benzeriyle birlikte çökelip radyolarit adı verilen bir fosil kayacına dönüşür. Bu taş, denizlerin en karanlık katmanlarında yavaşça biriken jeolojik hafızanın bedenidir. Jung’un bilinçdışına bu mikro canlı aracılığıyla sızan imge, ruhun da tıpkı okyanus tabanları gibi katmanlı, sessiz ve derin bir birikimle şekillendiğini fısıldar. Böylece rüya, doğa bilimlerinin sessiz taşlarını insan ruhunun görünmez katmanlarına bağlayan arketipsel bir köprüye dönüşür.

Daha sonra bir rüya daha gördü. Sislerle çevrili bilinmeyen bir yerde rüzgara karşı ağır ağır yürüyordu. Küçük bir ışığın sönmemesi için uğraşıyordu. Yakınında tehditkar, büyük ve karanlık bir figür görmüştü. Uyandığında bu figürün ışıktan kaynaklanan gölge olduğunu anladı. 1899’da Richard von Kraff-Ebing’in Psikiyatri Ders kitabı’nı okuyan Jung, iki kişiliğin de ilgi alanlarını içinde bir arada barındıran psikiyatrinin kendisine uygun bir meslek olduğunu gördü. Bu da bir anlamda doğa bilimleri çerçevesine geçişi oldu. Taşın sessizliğinde saklanan sır neyse, insanın bilinçdışında saklanan sır da oydu: Katmanlı, derin, baskı altında dönüşen, fakat bütünüyle yaşayan bir yapı.

4. İçsel Devrim: Persona’yı Kırmak, Mağaradan Çıkmak

Jung’un uyarısı nettir: Kişi yapay bir kişiliğe –sırf toplum için ürettiği bir “persona”ya– büründüğünde, bunun bedelini ödemeden kurtulamaz; nevrozlar, fobiler, sapmalar, moral bozulmalar ortaya çıkar. Toplumsal hayatında “güçlü adam” rolündeki kişi, özel hayatta dağılmış bir çocuk olabilir.

İşte burada “içsel devrim” fikri devreye girer. Devrim, dışarıdaki sistemleri yıkmadan önce, insanın içindeki yalan sistemleri yıkma cesaretidir.

  • Kendi zaafını görme cesareti,
  • Kendi gölgesini itiraf edebilme dürüstlüğü,
  • İçerideki görünmez ortağın (anima/animus) sesini duymak için kendine alan açma iradesi.

Jung’un önerdiği tekniklerden biri, insanın kendi kendine yüksek sesle konuşması ve içerideki muhatabın sesini duyabilmesidir. Bu, aslında mağaradaki tutsağın ilk kez arkasına bakmasıdır: “Gölgelerin ötesinde ne var?” sorusunu sormasıdır.

Bu süreç acılıdır; tıpkı mağaradan çıkarılan esirin güneşe alışma süreci gibi. Cemil Meriç’in aktardığı o sahnede, tutsak önce acı çeker, gözleri kamaşır, gölgeleri gerçek nesnelerden daha gerçek sanır; ama yavaş yavaş önce gölgeleri, sonra cisimleri, sonra yıldızları, en sonunda güneşi görür.

İçsel devrim, işte bu “kademeli aydınlanma” sürecidir. İnsan önce kendi yalanlarına kör olur; sonra bu yalanları görmeye başlar; sonra onların ötesinde daha derin bir kendilik ihtimalini sezmeye başlar.

5. Taşlar, Metamorfizma ve Ruhun Dönüşümü

Jeoloji, bu içsel devrimi anlatmak için güçlü bir dil sunar. Metamorfik kayalar, yüksek basınç ve sıcaklık altında, eski dokusunu kaybedip yeni bir mineraloji ve doku kazanırlar. Aynı kimyada kalsa bile, iç yapısı tamamen değişebilir. Bir gnaysın bantlı dokusu, granitlerin katılaşma hikâyesi, serpantinleşmiş peridotitlerin yeşil, parlak yüzeyi… Hepsi dramatik bir dönüşümün dış yüzeyidir.

Şeriati’nin aktardığı biyolog örneğiyle düşündüğümüzde: Taş, dışarıdan “ölü” görünse de, içinde sayısız hayat sırrı ve mucize saklar. Tıpkı, dışarıdan “sakin, düzenli, başarılı” görünen insanın içinde kaynayan fay zonları, kırıklar, çatlaklar, eski travma izleri gibi.

Psikolojik olarak metamorfizma, insanın trajediyle, kayıpla, acıyla, kendi gölgesiyle karşılaştığı anlarda yaşanır. Eğer bu basınçtan kaçarsa, kırılgan bir sedimanter kaya gibi ufalanır. Basınca izin verirse, iç yapısı yeniden düzenlenir; daha derin, daha sağlam, daha anlamlı bir yapı kazanır.

Şeriati’nin “çağımızın ruhu” için söylediği şey tam da burada okunabilir: İnsan, tekdüze düzenlere, kuru mantık dinine, “saatin kutsandığı” düzene isyan eder; çünkü ruhu fizik zamanın ölçülerine sığmaz. Ruh, basınç ister; ama yalnızca baskı değil, anlamlı bir baskı, dönüştürücü bir deneyim ister.

İşte trajedi burada tekrar önem kazanır: Trajik bir öykü, destan, şiir, insanı “hayatın aşağılık gerçekliğinden” yukarı çağırır, yüksek düzeye taşır. Metamorfizmayı başlatan ısı ve basınç gibidir; insanı yontar, ezer, yeniden kurar.

6. Melankoli, Yabancılaşma ve İçsel Konuşmanın Devrimci Gücü

Cemil Meriç’in “nevşe tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır” cümlesi, “yeni şeyler öğrendiğin kadeh bile senden gamlıdır” diye açıklanır. Bu, entelektüel insanın melankolisidir: Bilgi, onu ferahlatmak yerine daha derin bir yalnızlığa, daha ince bir kedere götürmüştür.

Şeriati’nin tarif ettiği modern aydın da böyledir: Bilimsel açıdan ilerledikçe dinden uzaklaşmış, ama dinden uzaklaştığı ölçüde dine yaklaşan –çünkü din boşluğunun acısını duyan– insan.

Bu noktada Jung’un önerdiği içsel konuşma tekniği devrimci bir imkân sunar:

  • İnsan kendi kendisiyle dürüstçe konuşmaya başladığında,
  • Ağır duygulanım anlarında ağzından çıkan cümleleri “tuhaf ve cüretkâr” diye bastırmak yerine, onların arkasındaki gerçekleri anlamaya çalıştığında,
  • Kendi içindeki “farklı sesleri” –anima, animus, gölge, çocuk– dinlediğinde,

bu, yalnızca terapötik bir süreç değildir; aynı zamanda politik, varoluşsal ve manevi bir devrimdir.

Çünkü kendisiyle yüzleşen insan:

  • Yalan haberlere, propaganda gölgelerine daha az kanar,
  • Tüketime dayalı mutluluk paketlerine daha az itaat eder,
  • Kendi hayatını “düzen dininin” dışına taşır.

İçsel konuşma, mağaradan çıkma eylemidir. Kendinle konuşmak, kendini devirmektir; falsolu, sahte benliği indirmek, daha sahici bir benliği taşa kazır gibi yavaş yavaş inşa etmektir.

Sonuç: Godiva Olmak, Mağaradan Çıkmak, Taş Gibi Susup Taş Gibi Konuşmak

Bugünün dünyasında, insanı ayağa kaldıracak devrimci hamle, dışarıda değil, içeridedir. Ali Şeriati’nin “kendisi olamayan insan” eleştirisi, Cemil Meriç’in mağaradan dışarı sürüklediği tutsak, Jung’un persona–anima diyalektiği ve İsmet Özel’in “ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, aynı içsel çağrıyı yankılar:

  • Kendini trajediden koruma: Bizi aşağı gerçekliğe alıştırır.
  • Personanla özdeşleşme: Ruhunu karanlıkta bırakır, gölgeleri gerçek sanırsın.
  • Bilgiyi sırf mantıksal formüllere indirme: Gülün letafetini, güneşin doğuşunu, taşın içindeki mucizeyi öldürür.
  • Hakikate bakarken bedel ödememe arzusu: Peeping Tom’u kurnaz, ama körlüğü anlamsız bırakır.

Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey:

  • Güneş doğarken, yalnızca fiziksel bir olay değil, varlığın bize seslenen yüzünü görmeyi göze almak;
  • Taşa baktığımızda, yalnızca minerali değil, baskıyı, ısıyı, kırığı, yani kendi içsel metamorfizmamızı hatırlamak;
  • Kendi kendimize dürüstçe ve yüksek sesle konuşmayı öğrenmek;
  • Mağaranın dışına çıkan tutsak gibi, önce gözlerimizin kamaşmasına rağmen geri dönmemekte ısrar etmek;
  • Ve Godiva gibi, hakikat uğruna çıplak kalmayı göze alırken, başkalarının mahrem hakikatlerini seyretmemek, yani Peeping Tom olmamayı seçmek.

Belki o zaman:

  • Ne Godiva yoksun olur bu dünyadan,
  • Ne de körlüğün anlamı.

Körlük, sadece bakışın bedeli olduğunda kıymetlidir; hakikate yanlış bakmanın sonucudur. Asıl felaket, herkesin bakıyormuş gibi yaptığı ama kimsenin hiçbir şeye gerçekten bakmadığı, hiçbir trajedinin yüreğe inmediği, hiçbir taşın elimize alınmadığı, hiçbir iç sesin dinlenmediği bir hayattır. Ve belki de bugün bize düşen, gözlerimizi yeniden hakikatin ışığına alıştırmak; taşı elimize alıp kendi ağırlığımızı hissetmek ve içimizde yıllardır susturulan o sesi duyduğumuz anda, korkmadan ayağa kalkmaktır—çünkü diriliş, insanın kendisine nihayet baktığı o ilk cesur adımla başlar.

Sen!


Evet, sana diyorum; sana, beni okuyan…

Ne arıyorsun bu kelimelerin içinde?
Nereden düştün bu cümlelerin arasına?
Hangi boşlukta savrulmaktan korktun?
Hangi nedenini bilmediğin içsel sıkıntıdan kaçıyorsun?
Ne arıyorsun aşağı doğru kaydırdığın o videolarda?
Birçok farklı duygunun saniyeler içinde değiştiği bu sahte ortamda neyini bastırmaya çalışıyorsun?
Hangi duygu yoruyor seni?
Hangi korku atıyor seni buralara?
Ne acıların var ki kendini uyuşturmak istiyorsun?

Sadece bir parmağın hareketiyle bitecek mi sanıyorsun?
Kaçtığında ardından koşmayacaklar mı sanıyorsun?

Ardından nelerin koşturduğunu hiç mi merak etmiyorsun?
Sonunda koşmaktan, kaçmaktan çatlayan bir kısrağa dönüşeceksin; anlamıyor musun?

Biliyorsun… Yorulduğunu, evet, çok iyi biliyorsun; ama duramıyorsun da, değil mi?

Sessizlik seni boğuyor.

Sonra halının altındakiler yukarı çıkmak istiyor.
Sen onların ne olduğunu kâh biliyorsun, kâh bilmiyorsun…
Ama orada öylece durduklarına adın gibi eminsin; biliyorum!

Kendini uyuşturduğun her şey, sana halının altındakilerin yukarı çıkmak için oluşturduğu o çıkıntıları göstermiyor.
Alttan yukarı çıkmak isteyenleri yok saydırıyor.
Bunu, kâh sağlıklı sandığın yöntemlerle, kâh sağlıksız olduğunu bildiğin aşırılıklarınla yapıyorsun.

Ama sana kötü bir haberim var:
Uyuştuğunda görmediklerin, ayıldığında artarak gelecekler.
Sen, onları yok saymak için daha çok uyuşukluğa ihtiyaç duyacaksın.
Çok yorulacaksın…
Çok da yoracaksın…

Sonra aylarca hayalini kurduğun bir tatile gideceksin.
En sevdiğin arkadaşların, aile bireylerin, yemekler, doğa, kuşlar…
Her şey yanında olacak ama sen… sen orada olamayacaksın.
Kendine kızacaksın ve diyeceksin ki:

“Aylardır hayalini kurdum… Sevdiğim herkes ve her şey burada.
Nedir bana böyle bir anda ‘öküz oturması’ gibi gelen şey?
Daha ne istiyorum? Allah’dan belamı mı arıyorum?!”

Neden etraftakilerin konuştuklarını duyamıyorum?
Neden sadece ağızları oynuyor insanların da ben bir perdenin arkasına itiliyorum?

Ne olduğunu bilemeyeceksin.
Korkacaksın.
Sebebini tanımlayamadığın bir korkuyu anlatamayacaksın.
Anlatamadığın her korku, boğazında bir zincirin halkasını oluşturacak.

Onlar soracak… Sen, donukluğun anlaşılmasın diye cevaplamaya çalışacaksın.
Onlar da “Bir şey mi oldu?” diyecek… Sen de…

Ama somutluklara bakmaya alışmış gözlerin hiçbir şeyi göremeyecek.

Göremediğin şey içinde bir kasvete dönüşecek.
Bu sefer sen yine uyuşmak isteyeceksin.

Nasıl mı?
Aşırı alkol… Cinsellik… Spor… Yemek… İş…
Yani dozunu kaçırdığın ne varsa, o senin uyuşturucun olacak!

Toplum, çevren, ailen ve sen; hangi yöntemi “takdir edilesi, özgürlükçü, onaylanan” görüyorsanız, işte sen tam olarak o uyuşturucuya dalacaksın.

Sen saldıkça gerçek, bir kâbus gibi güçlenecek;
Sana bir nefes kadar yakın olacak ve sen ayılamayacaksın!

Çok kesin konuşuyorum, değil mi?
Bilmiş bilmiş laflar ediyorum “sen”, “sen” diye diye…

Sahi… Sen kimsin?
Ben kimim ya?

Anlamıyor musun Ya Hu?
Ben senim, sen bensin.
Biziz be biz!
İnsan!

Çok soğuk yedik… Ayazda kaldık… Üşüttük be üşüttük, anlamıyor musun?!

Midemiz kötü…
Onu bulandıran bir şeyler var.
Alttan yukarıya doğru çıkmak isteyen şeyler var.

Sen “Uyursam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “İçersem geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Susarsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Kaçarsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Arkadaşlarımla kafa dağıtırsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.

Sen “Başka tenlere karışırsam gider.” diyorsun.
Gitmez.

Sen “Düşünmemeye çalışırsam azalır.” diyorsun.
Azalmaz!

Sen, yediğin ayazı hatırlamadan…
O bulantının ateşinde yanmadan…
Bir bilene danışmadan…
Bir “Doktor”dan şifa dilemeden…

Geçmez.
Geçmeyecek!

Durmak zorundasın.
Midene kulak vermek zorundasın.
Ona, yediği ayazın bunlara sebep olabileceğini şefkatle açıklamak zorundasın!

Yoksa ayaz gelecek…
Dokunan yine dokunacak…
Sen yine kaçmaya çalışacaksın…
Ve o hep daha güçlü biçimde geri dönecek!

Bu mideye, bu hayatta bir şeyler dokunacak.
Aşırılıklar onu yoracak.
Önce bunu kabul et.
Ve sonra biraz cesur ol!
Biraz be biraz!

Kaçma!

Al karşına mideni; iki yetişkin gibi konuş.
“Nedir seni bu denli hassas yapan şey?” diye sor.
Onun yukarı çıkmasına, kendisini kusmasına izin ver; lütfen!

Eğer yaparsan… Ardından gevşeyeceksin.
Vücudunun içi boşalacak.
Sadece dinlenmek isteyeceksin.
Dinleneceksin…
Uyuyacaksın…

Ama sonra dirileceksin.
Ve küçük bir çocuğa baktığın şefkatle bakacaksın midene.

İşte orada yeniden doğacaksın!
Ve gürül gürül akıp O’na varacaksın!

Yani diyorum ki:

Tam düşecekken tutunduğun tuğlaları kendine Rab belleme!
Rab onlarda değil,
Rab sen de be sende… Senin Öz’ünde!

Kapanış Selamı:

Birçok yazımın içindeki gizli nefesim, İsmet Ağabey’imin Of Not Being A Jew adlı efsanesine…

SİGA ODASI – Bölüm 1 – “Sen, ölürken telefon ile aranacaklar listesinin son ismisin”

Bu seri, bundan önce anestezisiz yapılan içsel ameliyatların bittiğinin habercisidir. Artık ameliyatlar güncellenen yeni şefkat anestezisi paketi ile bu Sîgâ odasında devam edecektir. Çünkü;

“Her gece birine karanlık, bir başkasına doğumdur.”

“Sen, ölürken telefon ile aranacaklar listesinin son ismisin.”

Evet, bu cümle istisnasız benim en yakın arkadaşlarımdan tutun da ailemin tüm bireylerine kadar ortak bir şekilde ve sıklıkla aldığım bir eleştiridir.

İtiraf etmeliyim ki %100 haklılar…

Uzunca süredir bunun üzerine düşünüyorum. Bazı şeylere varıyorum ama soyut kalıyor. Bu sebeple bu odada bunları konuşurken daha sağlıklı bir yol alabileceğimi düşünüyorum.

Bir insana bir eleştiri çok farklı gruplardaki çok farklı insanlar tarafından yapılıyorsa ve bu eleştirinin kaynağı “sevgi sitemi” ise bence bu dikkate alınmaya değerdir.

Bu yüzden bana değer verip, telefon ile ulaşamayıp beni yine de önemseyen, yani “kalan” herkese çok teşekkür ederim.

Benim de O’nun izni ile, önce bu sorunun kaynağını bulmak, sonra sağlıklı bir çözüme kavuşturmak boynumun borcudur!

Önce problemin tanımını anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışalım.

Aile bireylerimden özellikle annem ve ablamlar, arkadaşlarımdan ise hepsi benim telefonlara bakmayışıma, mesajlara dönmeyişime veya çok geç dönüşüme — belki günler, belki haftalar sonra — hep sitem ediyorlar.

Ben de onlara sunduğum açıklamaları ve/veya bahaneleri sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü bu açıklamaların iki türlü yönü var.

Birisi genele ve çoğunluğa sunduğum tutum, ikincisi ise çok istisnalara — geçmişten “aşırılık ile alınan” ders ile son yıllarda belki de sadece bir kişi idi bu istisna — sunduğum tutum. İkisi de içerisinde “aşırılık” barındırıyor.

Bir diğerindeki aşırılık halinde hissettiğim duygu durumundan kaçmak için bir öbürüne başvuruyorum. Ama aslında ortada şemalar ile beslenmiş bir zehir var ve panzehri iki yöntem de değil.

Her iki tutum da ölçeğin iki uç tarafı, ama ortada “ölçülü” bir nokta var. Bunu biliyorum. Ama neden yapamıyorum?

Hangi öğrenilmiş davranış şekillerim, eksik duygularım bunlara engel oluyor gelin onları birlikte bulmaya çalışalım.

İnsanlar bana “Sana neden ulaşamıyoruz, ne aramalarımıza çıkıyorsun, ne hemen dönüyorsun, ne mesajlarımıza bakıyorsun?” diyorlar.

Onlar bunu derken en son bir tanesine şunu söylemiştim:

“Yani demek istiyorsun ki, fiziksel olarak bir aradayken bütün benliğinle, kalbinle, zihninle, neşenle benimlesin de; fiziksel olarak yanımızda olmadığında neden bu denli yok oluyorsun mu demek istiyorsun?”

Şaşırmıştı bunu duyduğuna, ama tam durum tespiti yapmama da sevinmişti.

Peki ben bu durum tespitini nasıl karşı taraf daha bilemezken bilmiştim?

İnsan kendisinin de içerden deneyimlemediği, yaşamadığı bir duyguyu bu denli hissedebilir mi?



Eğer karşı tarafın bir derdi, hastalığı yani “ihtiyacı” yoksa telefon ile neredeyse hiç iletişim kurmuyordum. Eğer öyle bir “ihtiyacı” varsa, her anında ona destek oluyor, derdinden kurtulduğunda kendi yoluma koyuluyordum.

İnsanlara, “eğer beni aradığınızda duymadıysam ve durum acil ise bana hemen “acil” diye mesaj atın, o zaman size döneceğim” diyorum.

Bazen öylesine aradıklarında ben “Bir şey mi oldu?” diye ebeveynden öğrenilmiş bir panikle cevap veriyorum ve bunu karşı tarafa yapmaktan hiç hoşlanmıyorum.

Seni sadece sevdiği için, sesini duymak için arayan birisine öğrenilmiş kelimeler ile konuşmak hiç hoşlanmadığım bir durum…

Ya da ben “ihtiyaç olunmadığımda aranabilecek bir insan olmadığımı, bunu hak etmediğimi” düşünüyorum. Ya ben bunu böyle düşünüyorum, ya insanlar ile etki-tepki iletişimimiz sonucunda ben hep böyle arandığım için bunu böyle kodladım.

Yani tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan misali… Her ikisi de geçerli olabilir…

Ayrıca bu iletişimsizlik halini “aşırı bağlanma” haline bir tepki olarak, bir koruma kalkanı olarak da kullanıyor olma ihtimalim çok yüksek.

Çünkü geçmişimde düzenli, rutin bir iletişim şekli olan ilişkilerde, “bağ kurmama” koruma kalkanı ortadan kalkıp “aşırı bağ kurmaya” bir anda, hızlı bir kimyasal tepkime ile geçiyordu.
Sonra o iletişim halinde elim, gözüm telefonda kalıyor, bir mesajın gelmemesi beni kaygılandırıyor;

“Bir şey mi yaptım, acaba iyi mi, her şey yolunda mı?” diye yorucu, toksik sorular beynimin içinde dolanıyordu. Bu suçluluk kaynaklı kaygıların kökenini artık biliyorum…

Klasik bir şekilde önce o mesajın rutin olan zamanda gelmemesi beni kaygılandırır, sonra hemen kendime dönerim; kesin yanlış bir şey dedim, kesin yazdığım bir şey yanlış anlaşıldı (bunun da kökenini biliyorum…) sorgulamalarına başlar, geri dönüp yazdıklarımı okur, o kelimelerin arasında “Evet şu olabilir” diye cevap bulmaya çalışırım.

O aradaki belirsizlik ve/veya açıklama yapılmaması, okçularımın tepeden tüm oklarını üzerime fırlatmalarına sebep olur.

O durumu netleştirmeden ne yaptığım işe, ne bir sohbete, ne de başka bir şeye odaklanabilirim.

İnsanı bu dünyadan bu denli kopartırcasına hissedilen duygu, onun oldukça eski zamanlarına ve uzun süreli maruziyetine dayanmalı diye düşünüyorum. Belki, açıklamadan terk edilişin bir yansıması ve/veya hayata gelip gelmeyeceğinin kararının verileceği o sürenin tezahürü olsa gerek.

Çocuk tüm bu büyük yıkımlara bir açıklama istiyordu.

Hesaba çekilenin, eksiği arananın açıklaması değil,

yok sayılmamış olmanın, görülmüş olmanın bir açıklaması,

“yaşadıklarını sen bir çocuk olarak şimdi anlamıyorsun ama ben bir yetişkin olarak onları görüyorum, seni görüyorum, seni anlıyorum, yaşadıkların bir yanılsama değil, onlar gerçekte oldular ve senin bu hissettiklerin maalesef hissetmen gerekenlerdi. Ama sana bunların gerekçelerini en içten, samimi bir şekilde açıklayacağım ve çözüm bulmak için mücadele edeceğim” şeklindeki bir açıklamaydı…

Belki çocuk annesinden “sadece şu açıklamayı ve gayreti” bekliyordu;

“evet kızım, acımız var, şu an iyi değilim, ama seni de görmüyor, korumuyor değilim. Ben seni görüyor ve duyuyorum. Sadece bana biraz zaman verirsen, bunu aşacağız ve “eski, rutin neşemize, iletişimimize geri döneceğiz”

Belki çocuk babasından da “sadece şu açıklamayı ve gayreti” bekliyordu;

“evet kızım, ben erkek çocuğum olsun çok istedim. Bu, insanoğlunun varlığından bu yana soyunu devam ettirebilme iç güdüsü ile düşkün olduğu bir arzudur. Toplum da insanın içindeki arzunun “gayet makul ve olması gereken” olduğunu zamanla perçinlemiş ve katı bir gerçeğe dönüştürmüştür. Ben de bu katılığa hapsoldum. Ama kız çocuk istemedim değil, “bir de erkek çocuk olsun” istedim. Ama bu katılıkta yanlışlar yaptım, sen annenin karnındayken annene ve sana hep “kızsa istemiyorum” şeklinde hissettirdim. Arzularıma yenik düştüm, topluma yenik düştüm. Biliyorum olan oldu, ama inan ki seni “kız” olduğun için, seni “sen” olduğun için çok seviyorum. Ve sana bıraktığım bu yükü mümkün olduğunca silebilmek için ömrümün son anına kadar samimi bir mücadele vereceğim. Benim cahil arzum, senin bir erkek çocuğuna dönmene sebep olmayacak.”

Bu açıklamalar, gayretler olmadığında ve bunun üzerine “suçluluk” arttırıcı başka bir travma eklendiğinde ne oldu peki?

İşte orada içsel çocuk suçluluktan, belirsizlikten kurtulamıyor ve kurtulabilmek için “bir açıklamaya” muhtaç kalıyor. Başlarken nasıl bir netlikle dünyaya gelmesi için kararlar alınmışsa, biterken de bunu yapmalısınız ki ben bu duygulardan arınabileyim” diye çareyi ikinci kişilerde arıyor. Kendi içsel bozukluğunun başka türlü üstesinden gelemiyor.


Mesela; karşı taraf bir açıklama yapıp, “Ya ben bu günlerde veya haftalarda veya aylarda — hiç önemli değil — işlerimden dolayı yoğun olacağım, sana 5 ay yazamayacağım” dese, bunu önceki iletişim hali ile aynı samimiyetle dese, içsel çocuk bunun gerçekliğine kalple inansa, o vakit isterse yıllarca iletişim kurmasın der. Sadece özlerim o kadar…der.

Yani orada içsel çocuk diyor ki;

“Benim bir yanlış yapmadığıma, suçlu olmadığıma” kesin bir şekilde inanmaya ihtiyacım var. Bu ihtiyacı da kendi başıma karşılayamıyor, karşı taraftan bunu samimi bir şekilde duymak istiyorum.


Yani gidişler, ardında bana dönen oklar bırakmadıkça beni zorlamıyor; ama diğer durumda beni bir donukluğa çeviriyordu ve hayata karışamıyorum.

Çünkü ben açıklamasız suskunlukları sık aralıklar ile ebeveynimden deneyimlemiştim.

Bunları yeri geldi bir cezalandırma olarak kodladım bedenime, yeri geldi başkalarının bedenine kodlamasının sebebi bizzat ben oldum.


Ben hiç kimseden gidemedim; gitmesini istediğim kişiye de “git” diyemedim.

Sadece sessiz bir şekilde kalarak, eskiden olduğum gibi olmayarak — çünkü vücudum kabul etmiyordu — onun gitmesini bekledim.

Direkt bir şey dersem suçlu hissedecektim.

Sakin bir şekilde kendimi anlatmayı ise bilmiyordum; tekrarlı bir şekilde beni rahatsız eden şeyleri “Ne yapsın, onun da dertleri var” diyerek kendime kabul ettirmeye çalışıyordum.

Ama sonra, karşı tarafı içimde haklı çıkarmaya çalıştığım her konu boğazıma zincir olmaya başlıyordu ve beni sesimi çıkaramayacak kadar boğuyor, sonunda da susturuyordu.

Sonra ben istesem de ses çıkaramıyordum; karşı tarafın alıştığı halimi ona veremiyor, o da aynı tadı alamayınca gidiyordu.

Yani ben sessiz gidişlerin ardından ne kadar sorular ile baş başa kaldıysam muhtemelen başkalarını da aynı şekilde bırakmıştım.

Bazı arkadaşlık ve akrabalık ilişkilerimde ise hiçbir problem yokken, yan yanayken gayet kaliteli bir iletişim kurarken o kişiden fiziksel olarak ayrıldığımda telefon iletişimimi resmen kapatıyordum.
Tekrar fiziksel olarak yanına döndüğümde kalbimde değişen, eksilen hiçbir şey olmuyor; hatta bir özlem ile yanına koşuyordum.

Ama karşı tarafın sitemini istisnasız hep duyuyordum.

Bu konuyu da düşününce ya eski aşırı bağlanma ardından gelen terk edilme halleri aklıma geldiği için bunu yapıyordum; yani bağlanmazsan terk edilmezsin…

Ya da fiziksel olarak yanından ayrıldığımda “O hâlâ bende mi, gitti mi, telefonlarına dönmezsem, en ufak yanlışımda terk edecek mi?” diye bilinçdışı bir yerden karşı tarafın bağını test etmeye çalışıyordum.

Çünkü son zamanlarda, kalbimin en sağlıklı hali ile varlığına teşekkür ettiğim kim varsa onlara sessizce veya sesli bir şekilde şunu dediğimi fark ettim:

“Benden umudunu kesmediğin için teşekkür ederim…”
“Kaldığın için teşekkür ederim…”
“Sessizliğime rağmen içimi duyduğun için teşekkür ederim…”
“Dilsizliğime dil olduğun için teşekkür ederim…”
“Ben küçük bir çocuk gibi bir kapının arkasına saklanıp, yokluğumda gidip gitmeyeceğini kollarken orada öylece kapı gibi durduğun için teşekkür ederim…”

Bu Yaratıcı’ya da böyle, sevdiğim beşere de…

Çünkü şunu çok deneyimlemiştim:

“Benim hatam hiçbir zaman cezasız kalmıyordu.”

Bu bir kurban rolü cümlesi midir bilmiyorum; ama istisnasız çevremde çok sevdiğim insanları kıran insanlar olur, ben onlara koruyuculuk (bunun da kaynağı belli) yaparak destek olurum, sonra aralarını düzeltirim, onlar da normale döner.

Ama benim en küçük bir kelimem aynı kişiye bana karşı aşamadığı bir küskünlük hâli verir.

Bunu biz insanların “insan daha çok sevdiğine kırılır” şeklinde söylemesinden hiç ama hiç hoşlanmıyorum.

Hayır efendim, hayır kaslarım, hayır kalbim!

Size diyorum!
Asıl insan sevdiğinin hatasını onarmaya daha çok meyilli olmalıdır.

Niyetini, kalbini, Öz’ünü daha derinden bildiğin insanın şemasal ataklarını hazmetmek için daha çok mücadele vermelisiniz.

Toplumdaki bu öğretiyi, bir insanı yaptığı bir hatadan dolayı — sırf onu daha çok sevdiğiniz için — silmenizi kabul etmiyor; hele ki bunu sevgi adı altında yapmanıza asla izin vermiyorum!

Ayrıca size kafa tutmuşken araya alakasız ama şu an aklıma gelen bir şey daha söylemek istiyorum:

Dost kara günde belli olmaz, halt etmişsiniz!
Dost iyi günde belli olur.
Kötü gününde gerek yakın, gerek uzak herkesi etrafında bulursun.
Cenazelere gelen çok olur.
Kimi bunu sadece seni sevdiği için yapar, kimi sana bir iyilik yapmak, sevap kazanmak için yapar, kimi senin zayıflığını görüp kendi hâline şükretmek için yapar…
Ama yapar… Çeşit çeşit grup bunu yapar…
Ama senin işinde kazandığın bir başarıyı veya ödülü seni gerçekten gönülden seven bir dostun dışında kimse seninle aynı hissiyatla kutlayamaz.
Seni gerçekten seven birisi bile içten içe kıskançlık hissedebilir.
Kardeş kardeşi kıskanabilir. Hepimizin karanlık yanları vardır.

Ama işte orada gerçek dost, eş, kardeş her ne ise, senin sevgin uğruna, var olan negatif duygularına durun diyebilendir.
Negatiflikleri, sendeki güzellikleri görme gayreti ile söndürmeye çalışandır.
Bu uğurda Yaratıcı’ya, “Rabbim beni, Sen’den uzaklaştıran, senin huzurundan yoksun bırakan, ruhuma yük olan ve çok sevdiğim bir insana “düşman” eden bu duygulardan uzak eyle!” diye dua edebilendir.
Yani nefsine savaş açıp onu yenip tüm benliği ve kalbi ile senin sevincine ortak olabilendir!
Bu da böyle biline…

Neyse, ben devam ediyorum.

Toparlayabilmek ve bu davranış bozukluğum ile mücadeleye başlayabilmek adına, kişisel yolculuğumda bana çok yardımcı olan bir şeyi yapmak istiyorum.

Yani şöyle ki;
Sürekli tekrarladığım ama bunu yapmaktan hoşnut olmadığım şeyleri

“Hangi yalanlar ile yapmaya devam ediyorum?”,
bunu yapmak için şemalarım kaslarıma hangi yalanları sık sık söylüyor diye konuya bakıp,
tekrarlanan cümlelerdeki kelimelerin ardını anlamaya çalışmaktır ki;
— bu bazen yıllarca tekrarladığım bir espri, bazen bir örnekleme, bazen bir temele dayandırma gayretidir—
işte bu yol için, örtümü açar, yere oturur, örtünün üstüne elde ettiklerimi serip parçaları birleştirmeye çalışırım.

Bu Sîgâ odasında da bunları çokça yapacağımı düşünüyorum.
Bu sebeple, bu cümleleri hem genele hem özele olan tutumum ile kıyaslayarak, bu davranış biçiminin kaç çeşit şema davranışından beslendiğini anlamaya çalışacağım.

Bu cümleler en çok şunlar oluyordu:

“Biliyorsunuz, telefona bağımlı olmayı sevmiyorum.”

Ama istisnalarda tam olarak bir anda kapılıp bağımlı bir hâl alıyordum.
Sonra sessiz, açıklamasız gidişler; ebeveynlerimin gidişini tetikliyor, korkular, bulantılar başlıyor.
Ben ise “kuyruğu dik tutup” ebeveynlerime de yaptığım gibi “giderseniz gidin, size muhtaç değilim” hâlini, kuruyup dökülen hücrelerime elimdeki kırbaç ile kabul ettirme çabalarına dönüyordum.
Ne bir mesaj atar, ne bir arama yapar, ne de peşinden koşardım; yani “benim olmayanı almazdım”…
İçim yanar, sabahları korku ile uyanır, hayattan kopardım. 1-2 ay bunu “hiç kimseye” –ne muhatabına ne de bir başkasına– anlatamadan bu hâl ile yaşardım.
Sonra zamanla bunun kaynağının üzerine bir örtü sererdim. Bu anı her yaşadığımda bir örtü daha, bir örtü daha… Sonra o örtü, altına kimse giremeyecek kadar kalınlaşıp ağırlaşmıştı.
Ta ki doğru kişi gelip, benim açılmasından “en çok” korktuğum o yanlış örtünün altına girene kadar…

“Her an gelen mesajları takip etmeyi sevmiyorum.”

Bu, “ertelediğim” her işte karşıma çıkıyordu. Aslında o işin orada duruyor olması beni rahatsız ediyor, ama o işin bana hissettirdiği sorumluluk fazla olduğu için onu erteliyor, kendimi zora, sıkışmışlığa sokuyor, sonra iş -o travma ve artçıları gibi- kontrolden çıkıyor ve ben içsel bir sıkıntı hali ile son ana kadar kalıp, sonunda o işi bitirip inanılmaz rahatlıyordum. Bu, gelen mesajlar biriktikçe de aynı oluyordu. Bir türlü cevaplayamayıp, ama onların orada birikmiş olması ile beynimdeki ram’in bir kısmının onlar tarafından tüketildiğini hissediyor sonra da tek tek cevapları verip inanılmaz bir rahatlama yaşıyordum.


Ama şu da vardı; istisnalarda tam tersi yönde davranıp her an mesaj geldi mi diye kontrol ediyordum. Gelmediyse yukarıda bahsettiğim ruh hâline, yani “kesin yanlış bir şey yaptım” hâline dönüp tekrar elime kırbacı alıyordum. Benim “kafamda kurduğum” gibi bir şey olmadığını, sadece onun müsait olmadığını anlayınca yine “inanılmaz bir rahatlama” yaşıyordum…

“Telefonumu sesli modunda kullanmak beni rahatsız ediyor veya tetikte hissettiriyor.”

Sessizde olduğu için de anlık aramaları genellikle görmüyorum. Bildirimleri de açık bir şekilde kullanmadığım için mesajları anlık görmüyorum.

Bu, acı bir “telefon” sesi ile genç bir adamın vefat haberini aldığımız anın bir yansıması olabilir. Çünkü bu durum ailemin diğer üyelerinde de var.
Yani, “bir haber gelecek, bir felaket olacak” hâli bende var…
Bu konu, yani genç adamın gidişi, hiç açılmamış bir kapı; onun da zamanının geleceğini biliyorum. Tek duam, doğru zaman…

Ama istisnalarda tam aksine mesaj geldi mi diye sürekli kontrol ediyordum.

“Sanki benim isteğim dışında beni arayan, mesaj atan herkes o anımı kontrol altına almış oluyor, yani benim özgürlüğümü kısıtlıyor.”


İsteğim dışında bir yerde “zorla tutuluyor olma” hâlinin neye atıfta bulunduğunu anlayanlar vardır…


Ama istisnalarda bu duygudan eser olmuyor; tam aksine yine bir aşırılık zuhur ediyor.
Çünkü o, benim “hep, bağımlı bir şekilde yapışmak istediğim” kişi oluyordu.
Ama onun dışındakiler öyle olmuyordu. Onlar uzakta dursun, kalbimde aynı yerinde dursun; çünkü ben bir anda birden fazla kişiye böyle bir “bağımlılık” hâlini yaşayamazdım.
Ayrıca bunu hissettiğim kişi sayısı da hayatım boyunca çok az olmuş; belki de acılarının boyutu sayılarının çok az olmasına sebep olmuştu…

Mesela bir eşe, sevgiliye böyle bir şekilde bağlanmak benim en büyük korkumdu. Çünkü kontrol benden çıkıyor, “her şey” ona dönüyordu.

Ben yıllarca bu hâli düşünüp, o zamanlar çok sert, kırbaçlı bir şekilde kendime:

“Sen insanları putlaştırıyorsun. Bunu dilinle söylemiyorsun ama kalbinle, haşa, O’nun önüne koyuyorsun. O da sana yaptığın bu Şirk’in ne kadar yanlış, ölçüsüz olduğunu yaşadığın o acılar ile gösteriyor. Yani beşer gider, bir Ben kalırım.” Diyordum.


Bunu o zamanlarda da anlıyordum, hep aynı şeyi düşünüyordum.
Ama çözümü “derin bağ kurmadan geçirilmesi gereken bir ömürde” bulmuştum en sonunda. O zaman bir tehlike kalmıyordu.

Ama itiraf et: Bir yanın da sessizce dua ediyor;

“Her şey ile mücadele etmeye çalışıyorum Rabbim, bütün şemalarımla elimden geldiğince mücadele ediyorum ama o hâli ya bir daha yaşarsam diye de çok korkuyorum.” diyordun her seferinde.

Çünkü hatırla…

Sen o anlardan çıkabilmek adına 26’lı yaşlarında ilk kez “yalnızlığı” kabul edip kabuğuna çekilmiş, içsel arayışına dönmüştün ve “ne olur bu son olsun” demiştin.

Aslında O’nun yolunda çok yol almıştın.
“Sen’in Kelamı’nı kendim okuyacağım, ne olur bana doğru muhakeme bahşet Rabbim” diye yola çıkmıştın ilk kez.
O manevi huzur hâlini de ilk o zamanlarda tatmıştın.
Sonra okuduğun kelamlar ile O’na dönüp:
“Ne olur beni bahsettiğin o kullarından eyle. Çünkü onlar Sana sadece zorluk anında değil, refahın zirvesindeyken de dönen kullarındandır. Yani her koşulda hep Sana gelenlerdir.” diye dualar ettin.

Enerjini, neşeni beşere; karanlığını O’na vermemeye and içmiştin.
“Nasıl karanlık bir gecede yalnızca Sen varsan, doğan bir güneşte de yalnızca Sen varsın; bunu biliyorum ve hep böyle hissetmeme sebep ol Rabbim.” dedin.
Kâh unuttun, kâh hatırladın ama hep ortalamayı tutturmaya çalıştın.

Evet, o kuyudan O’nunla çıkmıştın…
Ama o kuyuya neden düşüp durduğunu anlayamıyordun, bilmiyordun.
Şema nedir, öğrenilmiş toksik davranışlar nedir bilmiyordun.
Sadece bu aşırılığını biliyor, çözümü için O’na dua ediyordun.

“Bazı kulların var Rabbim; onların yüzündeki dinginliği görüyorum. Onların yüzünde Seni görüyorum.

Ne birisini kırıyorlar,
ne kendilerinden vazgeçiyorlar,
ne bir anda öfkeden deliye dönüyorlar,
ne yapışıyorlar,
ne de kaçıyorlar…

Ne olur beni de onlardan eyle” diye yalvarıyordun.

Sonsuz şükür olsun ki, O da sana bunların kaynağını anlayabileceğin birisini göndermişti…

Yaradan, her şeyi o kadar aşama aşama, şefkatle öğretiyordu ki sana…

Tıpkı o son “kavuşma” öncesi kulağına fısıldayıp:

“Korkma, kendini hazırla. O gün geldi güzel kulum. Şimdi fısıldama sebebim, senin ruhunu ve bedenini biraz ana hazır hale getirmek istememdir”

dediği gün gibi,

bir taşın, taş olana kadar geçirdiği süreç gibi…

Sabırla, yavaş yavaş, bazen durup soluklanarak ama sonra hep Kendisi’ne doğru çağırarak..

Önce senin en büyük zehrini atabilmeni sağladı sana kıldığı vesile ile…
Yıllar sürdü.

Sen pes ettin; O seni bırakmadı. “O” hep kaldı.

Sen O’nun senden vazgeçmeyişine âşık oldun…

Her yılgınlığında, yerlerde kanlar içinde hareketsiz bir şekilde uzanırken “O” sana şefkatle baktı; yaralarını sildi, sildirdi ve elini uzatarak:
“Hadi gel, biraz daha gel, yapabilirsin.” dedi.

Gördüm ya, hissettim!

Sonra sana yıllardır tanıdığın, sohbetler ettiğin O’nun vesilesi/emaneti ile ilgili ilk kez iki rüya gösterdi.
Özellikle ikinci rüyandan sonra daha dayanamadın, vesilesine bir mektup gönderdin…

İşte o andan itibaren vesilenin zihni değil, kalbindeki “O”, seni kalbinden vurulmuşa, çölde bir dostu bulmuş o şaşkın hale çevirdi.

Emanetinin içindeki “O”, senin içindeki “O”na karışmaya başladı.
“Bu başka…” dedin. “Bu, bu dünyadaki her şeyden çok başka…”

Ama korktun. Çok korktun, kabul et.
Çünkü emanetinin kalbindeki O’na vurulduğunu hissettiğin ilk anda:
“Hapı yuttum.” dedin.
Çünkü senin kalkmasından korktuğun o örtü kendiliğinden havaya uçmuştu. Emanet bunu yapmadı; sen koşarak kaldırdın onları…

Önceden bağımlılık hâlinde bağ kurduğun tüm herkes bir yana; bu ayrı bir yanaydı.
Ama sen bunu zihninle, kalbinle bilsen de kasların durumu nasıl yöneteceğini bilemiyordu.

Çünkü şunu hatırlıyordun:
Bundan önceki bu tarz beşer ilişkilerini ruhunda ve kalbinde “bitirirken” hep karşı tarafa kızarak, hep:
“Sana muhtaç değilim, gidersen git. Beni istemeyeni ben hiç istemem.” diyerek bitirmiştin.
Karşı tarafın bencilliklerini, senin en küçük bir hatanda “kalmayışını” kendine silah belleyip O’na dönüyordun.

Kuyudan çıkmak için patlayıcı güç olarak karşı tarafın bu hallerini motivasyon kaynağı olarak kullanıp O’na varıyordun.
Bu sebeple kişi değiştikçe sen yine başka bir kişide aynı döngüye düşüyordun.
Ama konu “kişi” değildi ki… konu sendin.

İşte O da sana bunu, bu hayatta olabilecek en güzel kulu ile nasip etti.
Bu sefer ilk kez konu kaynağından çözüldü.
Bu sefer “Ya birisi çıkar gelirse, ben ona böyle olursam ne yaparım?” korkuların gitti.

Bu dengeyi kurana kadar çok mücadele ediyorsun, edeceksin de…
Bir elin kapıda, bir elin bir kişinin eline yapışık yaşamaktan azad olacaksın; oluyorsun da, hissettin…

Telefon konusundaki davranışsal iletişim bozukluğumu aşabilmek uğruna kalbimden geçen Duam şudur:

Rabbim, beni Sen’in yolundan uzaklaştıracak olan kim, ne, hangi davranışım, düşüncem varsa beni onlardan uzak eyle.

Beni, Sana layık kullarından eyle; onlar gibi sağlıklı davranışlara sahip olmamı nasip et.
Bunları bana öğretirken yüce şefkatinle, doğru muhakeme gücüm ile ve hep Sana açılan kapılar ile nasip eyle.

Öğrenme yolumda etrafta kırbaçlı adamlarım değil, Sen’in şefkatli meleklerin bana eşlik etsin.

Büyük küçük fark etmez… beni ve/veya etrafımdakileri Sen’den gelen sağlıklı huzura kavuşturmayan hangi davranış bozukluğum varsa bil ki ben bunları kırmak için kalbimle, ruhumla, bedenimle mücadele vereceğim!

Sen de bana bunlardan kurtulabilmeyi nasip eyle.

Bu davranışların sebeplerini doğru sorular ile bulabilmemi ve uygun çözümler ile de bunları aşabilmemi nasip et.

Benim yolumu Sen’in yolun eyle!

Varsa Sen’in yolun için tutmam gereken bir el; neyse bunun ölçüsü, yöntemi, doğru zamanı bana o eli ve/veya elleri tutmayı nasip eyle.

Bilesin ki Sen’in yolunda, Sen’in bana nasip ettiğin hiçbir sorumluluktan kaçmayacağım.

Ama ne olur Sen de benim kalbimi koru, benim zihnimi koru, benim benliğimi koru.

Ne beni ezdir başkasına, ne bana başkasını ezmeyi nasip et!

Bana doğru ile yanlışı ayırt edebilme gücü bahşet…

Sır Kutusu: Giriş ve Bölüm 1 – Tavus Kuşlu Cep Saati

Giriş

Tek amacı taşıdığı sırlar ile O’na varmak olan bir kutu olsun istedim.
İçi sırlar ile dolu olsun; ben onları anlamaya çalıştıkça Öz’e ve O’na varmak için bir çaba harcayayım. Ama bu kutu kalıplardan uzak olsun. İçine koyacağım şeyler kâh önceden düşündüğüm şeyleri temsil eden şeyler olsun, kâh anlamını hiç bilmediğim şeyler olsun.

Hesapsız, kitapsız, kalıpsız bir kutu… Ama içine atacağım her şeyi bir dua ile atayım; içimden bir ses desin ki “Bence bunu da koy.” Şu anda bunun vasıtasıyla O’na nasıl varacağına dair kafanda bir yol haritan olmasa da niyetini hâlis, samimiyetini en saf hâliyle tut; yolun sonunda sen de şaşır.

Ardını araştırdığın her bir parçadan O’na hiç ummadığın şekilde ulaştığında, küçük bir çocuk gibi parlasın gözlerinin içi, kalbin ışıl ışıl olsun. Küçük bir çocuk hediye aldığında nasıl mutlu olursa, sen de içindeki çocuğa O’nu öyle anlat: en anlamlı bir oyun gibi, sonu her zaman kazanmak olan heyecanlı bir oyun…

Bu kutunun içini ne sadece yaşadığın şehirden ne de sadece yaşadığın ülkeden parçalarla doldur. Ulaşabildiğin, ayak basabildiğin her yerden, yalnızca O’na varan parçalarla doldur.

Yani bu kutuyla O’na ant iç ve de ki:
“Sen’i öyle bir seveceğim ki, beni bu dünyaya gönderdiğin için asla pişman olmayacaksın…”
Sen’i rahme düştüğüm ilk ana, cenin hâlime, çocuk hâlime, ergen hâlime, yetişkin hâlime, bugünüme ve Sana varacağım o kutlu gündeki son hâlime kadar tüm zerreme öyle bir sevdireceğim ki, Sen’i tanımadan geçen zamanlarımı yaşanmamış sayacağım…

Yani diyorum ki: Sana çıkan ne kadar kapı varsa, muhakemem yettiğince bu yolda mücadele edeceğim ve her bir kapıya vardığımda yüzümü ve kalbimi Sana dönerek tek bir şey söyleyeceğim: “Sana buradan da vardım ve Seni buradan da çok seviyorum!”

Tüm samimiyetimle, bunu yapabildiğim her kapıdan sonra hemen başka bir kapıya doğru yol alacağım!

Küçük, 7–8 yaşlarında bir çocukken her hafta sonu babasının peşine takılıp dağlara çıkan bir çocuk, her gidişinde elini çenesinin altına koyar, arabanın camından dışarı bakarak dağları izlerdi. Aklında hep aynı soru olurdu: “Bu dağlar nasıl oluştu? Allah bu dağları bu halleriyle mi yarattı?”

O zamanlarda ne bunun cevabını biliyordu ne de sorabileceği birisi vardı. Ama hep sordu, hiç pes etmedi.
Sonra “O”, o küçük çocuğun sorularının cevabını öğrenebilmesi için ona bunun bilimini öğrenebileceği bir gelecek bahşetti.

Çocuk kocaman bir genç olmuştu. Bu bilimi öğrenebileceği geleceğe adım atacağı zamanlar, o toplumun etkisiyle bunu “kocaman bir başarısızlık hikâyesi” olarak tanımlardı. O genç, ondan beklenen büyük beklentileri karşılayamamıştı; ailesinin “en düşük profili” olmuştu. Hatta sonrasında başka dallara geçmek için sınavlar kazanmıştı ama “Birisi” ona “Devam et, burada kal.” demişti!

Sonra, o genç bahsedilen bilimin her bir zerresini öğrendiğinde heyecanlanmaya başladı. Çünkü şüphesiz ki O, bizi bizden iyi tanıyordu. Doğada olmak —yani Yaratıcı’dan direkt gelenle temasta olmak— onu çok büyülemeye başlamıştı. Zaman ilerledikçe, bunu bir “iş” olarak görmemeye başladı. Ama sevdiği şeylerde ölçüyü tutturma problemi yaşamaya alışkın kasları zaman zaman bu gence bunu “kariyer, sadece bu dünyaya ait bilim” şeklinde gösterdi. Ama “O” hep ona, “Girme bu kalıplara; bilimi yalnızca Bana varmak için kullan.” dedi. Zaman olgunlaştıkça, gören gözler ve duyan kalpler de buna uyum sağlamaya başladı.

Ve yıllar geçti; o genç bir yetişkin oldu ve başka bir bilim dalında aynı uğurda savaşan bir adam tanıdı.
Bu yetişkin, adamın aktardığı bilimden hep O’na varmaya başladı. Alan çok farklıydı; niyet ve varış noktası aynıydı.

Yani bu yetişkin, hiç bilmediği bir bilim dalında o adam sayesinde O’na varıyordu. Adam uyguluyor, yetişkin dinliyordu; adam sorduğu sorular ile sanki soğan gibi katman katman kabukları kaldırıyor ve yetişkine “İşte bu, senin Öz’ün.” diyordu.

İşte o an bu yetişkin kişi şunu dedi: “Hayır, bu sadece doğa bilimi ile değil; insan ile de oluyor. Yani O’ndan gelenleri içeren, O’nun yarattığı her şeyi inceleyen bilim dallarının sonucunda O’na varmak mümkündü.” O zaman “sen de bildiğin yerden devam et.” diye düşündü.
Ama her bildiğin şeye yeniden, başka bir bakış ile bak.

İsmet Özel’in dediği gibi: “Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim.” de.
Ve sen de öylece yola koyul.

Bunu ilk eğitim aldığın zaman küçük küçük yapıyordun; ama bu düşüncelerini kimseyle paylaşamıyor, ucundan paylaşacak olsan insanların anlamaz, tuhaf bakışları ile karşılaşıyordun. Yaratıcıya inanmayan bunu saçma buluyor, inanan ise “Çok detay düşünme.” diyordu… O da bunu artık sessiz bir şekilde yapıyor, bazen de yapmayı unutuyor; “sadece bilim” olarak yorumluyordu.

Ama o adam, yaptığı işle —onun yaptığı işin o yetişkinin ruhunda ve bedeninde bıraktığı iz ile— ona bunun “hiç de saçma olmadığını” net bir şekilde ispat etmişti.

O zaman o yetişkin de elinden geldiğince bunu yapacaktı. Çünkü o, nasıl adamın çalışma alanına dair bir şey öğrendiğinde, öğrendiğiyle O’na vardığında heyecanlanıyorsa; adam da taşlara öyle oluyordu…

Ayrıca adam, bu hâliyle Jung’un 1. ve 2. numara yanlarına çok benziyordu; yani bilimsel ve tinsel yanı ile… Bu, çok tanıdık ve içerden(di).

Bu yetişkin kişi, adamın 1. ve 2. numara yanlarını görünce ilk kez kendisindeki bir yankının karşılık bulduğunu hissetti. Ayrıca adam, doğa bilimlerine, taşlara, mitlere olan ilgisi ile de Jung’a çok benziyordu.

Sonra bu yetişkin kişi Jung’u okumaya başladı; onun psikiyatriye yönelmeden önce üniversitede jeoloji okumak istediğini öğrendi. Ardından Jung’un doğa, taşlar ve psikoloji ile kurduğu köprüyü gördü ve dedi ki:
“Rabbim, ben delirmemişim. Ya da Jung gibi delirmişim.”

Her iki şekilde de çok onurlu hissetti.

Çünkü şimdi yetişkin olan bu kişi, jeolojiyi ilk öğrenmeye başladığında psikolojiye dair hiçbir şey bilmiyordu. Bilinçsiz bir şekilde insanın yolculuğunu taşların yolculuğuna benzetiyor; ama o kadar soyut kalıyordu ki, kendisini “saçma düşündüğüne, abarttığına, boş şeylere takıldığına” inandırmıştı.

Ama o adamı ve sonrasında Jung’u tanımaya başlayan bu kişi, ilk kez “Oh be!” demişti. Çünkü duygu ve düşüncelerinin, onları gerçekten hisseden bir kalpte ve anlayan bir zihinde yankı bulması; artık kendini açıklamak için çığlık atmana veya susmana gerek olmadığını hissettiriyordu…

Neyse; bu konuda söyleyecek çok sözüm var, ancak şimdi kutunun içeriğine geçmek zorundayım.

Her parça bundan sonra ayrı bölümler altında yazılmaya çalışılacak. Bazı parçalar için söyleyecek çok sözüm var; bazı parçalar için hiç sözüm yok. Sadece bir ses, anlamlandıramadığım bir hissiyat ile koydum bu parçaları. Hissiyatın ardında ise yalnızca O’na uzanan bir dua vardı…

İlk parça: Tavus kuşlu cep saati
Varılan Lokasyon: Gaziantep Bakırcılar Çarşısı

Onu ilk gördüğüm an, tavus kuşunun O’nun yolundaki önemini bilmeden, “Bu, kutuda olmalı.” dedim.

Normalde bu yetişkin kişi, bu tarz şeylerde her şeyi tek tek planlar; hepsindeki en ince anlamları birleştirir, aşırı detaylarla hazırlardı “herhangi bir kutuyu.”
Ama bu bir hediye kutusu değildi; bu bir Sır kutusuydu.

Artık mükemmeliyetçilik şeması yok; her detayı materyalist bir zihniyetle çizmek yok.
O var,
akış var,
dua var,
heyecanlı ve anlamlı bir oyun var.


Bölüm 1: Tavus Kuşu

Bahsettiğim gibi, Sır Kutusu’nun içerisinde bazı parçalar zihnimde O’na ve insanın yolculuğuna bir şeyler uyandıran şeylerdi. Bu yüzden “o parçalardan mı başlasam?” diye düşünüyor; biraz da “aceleci, dürtüsel yanımı” eğitmeye çalıştığım için beklemek istiyordum.

Beklersem, belki de hiçbir şey düşünmeden kutunun içerisine koyduğum parçalara dair hayatın akışında bir şeylere denk gelirim, diyordum.
Beklemeyi, sabretmeyi, dürtüsellikten uzaklaşmayı öğrendikçe önce kendimi, sonra O’nu daha çok seviyordum. Çünkü bunları yapmamın sebebi ile gereken yüzleşme arenalarda yankılanmış ve ona “senden gelen her şeyi gücüm yettiğince reddedeceğim” denmişti!

Aşırılığa, bir anda yüklenmeye düştükçe de bu duygum tersine dönüyor. Ama artık kendime kızmıyor, öfke duymuyorum; sadece “Bunu yapmasan çok güzel olurdu; kendini yakala, sebebini anla ve güzel bir şekilde o irinden kurtul.” diyorum. Başka bir konuda da bunu yaptığım bu günlerde, O’nun sayesinde cevapları buldum; çok şükür.

Sır Kutusu için verdiğim mücadele sonucunda da parçalardan ilki anlamlandı.
Hem de ne güzel anlamlandı…

Çünkü tavus kuşuna dair bir şeyler okumam gerektiğine dair notlar alıyor, bir türlü fırsat bulamıyordum. İyi ki bulamamışım.
Öyle tatlı bir şarkıdan aldım ki ilk yankıyı… Bana hissettirdiği duygu paha biçilemezdi.

Çünkü ben “tavus kuşlu cep saatini” ilk gördüğüm anda bir şey hissettim ama onu tanımlayamadım.
Ama o şarkı, sözleri ile birlikte hem anlamını zihnime hem de hissiyatını kalbime ulaştırdı.

Sonrasında okumaya başladım.
Okuduğum şeyler karşısında sadece şunu diyebildim:
“Niyeti hedefe vardıran! Sana sonsuz şükürler olsun.”
Ve ekledim:
“Bir tavus kuşu gibi Cennet’ine, yani bu dünyadaki Öz’üme dönebilmek ve sonunda Sana varabilmek için ruhsal dirilişim daim olacak!”


Ek Bilgi: Tavus Kuşu Hakkındaki Özet Bilgiler

  • Tavus kuşu tarih boyunca ilahî güzelliğin, ölümsüzlüğün ve ruhsal dirilişin sembolü sayılmıştır.
  • Tüylerindeki göz desenleri, “ilahî bakışın her yeri gören gözü” olarak yorumlanmıştır.
  • Renklerinin ışıltısı, Cennet’in çok renkli ve ışıklı güzellikleriyle ilişkilendirilmiştir.
  • Bu nedenle güzelliğin, zarafetin, cennetî asaletin ve ruhun parıltısının bir sembolü hâline gelmiştir.
  • Tasavvufî metinlerde tavus kuşu hem nefsi hem de ilahî güzelliğe duyulan özlemi temsil eder.
  • Mesnevî’de Mevlânâ, tavus kuşunun Cennet’e dönme arzusunu; insanın aslına (Yaratıcıya) kavuşma isteğine benzetir.
  • Tavus kuşu Cennet’ten uzaklaşmıştır; ama kanatlarındaki renkler hâlâ Cennet’in hatırasını taşır. Bu da insanın içinde taşıdığı ilahî öz gibidir.