Konmayı Öğreten ve Göçmeyi Hatırlatan: Riyolit ve Pilot

Riyolit bana ilk kez zararsız teması öğreten bir yavru kediydi,
Pilot ise ölüm sebebi kullandığımız araba olan bir köpekti.

On gün içerisinde tanık olmuştum her ikisine de.

Riyolit konmayı, Pilot göçmeyi göstermişti bana.

Düşündüm, düşünüyorum ve daha da düşüneceğim..

Şüphesiz ki “Sen” bunlardan bir şey anlamamı istiyorsun.
Ben ise anlamam gerekeni doğru şekilde algılayabilmek için, sadece bir hiç olarak Sana dua edebiliyorum.

Hayat boyunca kendimi, konacak bir yer bulamadığı için kanat çırpmak zorunda kalan bir güvercin gibi hissettim.
Hep sıcak bir balkon demiri, güvenli bir ağaç dalı aradım kendime.

Bunu, hayatta kalabilmek için bir ihtiyaç bellediğim için; büyük bir eksikliğe karşılık olarak aradım ve bu sebeple de hep büyük hayal kırıklıklarına uğradım.

Bir gün bir balkon görüyordum.
“Davet edilmediğim yere girmem,” diyor, oraya uzaktan bakıyordum.
Sonra o balkonun sahibi çıkıyordu; nazik bir şekilde “gel” diyordu bana.

Ben, onun “gel”ine büyük bir iştahla koşuyordum.
Çünkü yılların açlığı vardı üzerimde…

“Gel” diyen ise, dışarıdan her şeyimi “tam” olarak gördüğü için, sadece onu eğlendirmem için beni çağırıyordu.
Bendeki açlık ile ondaki ihtiyaç tepkimeye giriyor; ben şaklaban bir güvercin oluveriyordum, balkonun sahibi ise eğlendirilmeyi bekleyen bir kral ya da kraliçe…

Sonra “bu değildi istediğim” diyordum.

Ben, kendime saygı duyduğum, hem bedenimi hem de ruhumu salıverebildiğim bir yer arıyordum.

Peki bu, karşıdan bir beklenti varken mümkün müydü?

Sonra ben, çok geçmeden göklere yol almaya devam ediyordum.
Ama ihtiyaç tekrar boy gösteriyordu.

Soğuk, kuru bir ağaç görüyordum.
“Belki şu dala ruhumla ve bedenimle konabilir, kendime duyduğum saygıyla kendimi orada tamamen salıverebilirim,” diyordum.

Sonra o ağacın kuruluğu ve soğukluğu gözüme ilişiyordu.
“Karşı tarafın eksiğini gidermelisin, ihtiyacını karşılamalısın, yani, hak etmelisin,” diyordu…

“Güvende hissedebileceğin kadar kendini bırakmak istiyorsan, önce ötüşünle bu ağacın kuru dallarına çiçek açtırmalısın,” diyordu.
Onu güldürmelisin, onu övmelisin…

Yapıyordum…

Ben yaptıkça ruhum eksiliyordu, ama ağaç da yapay bir yeşile bürünüyordu.
O yeşillik bana ev olacak sanırken; bana ne kadar aciz, küçük ve eksik bir güvercin olduğumu söylemeye, hissettirmeye başlıyordu.

Daha ilk andan itibaren kaçış uçuşuna geçiyor, “kurtuldum” sanrısının yapay bir rahatlamasını yaşıyordum.

Ve döngü, tekrar benim eksiklerimin tetiklediği ihtiyaç dürtüsüyle boy gösteriyordu.

Hayat boyu kanat çırptım.
Ne konmadan uçmayı öğrenebildim,
Ne de konduğum yerde ruhumu ve bedenimi hesapsızca, tetikte olmadan salıverebilmeyi tattım.

Ve evet, güvercinler de kanat çırpmaktan yorulur;
Tıpkı koşmaktan yorulan atlar gibi,
Yüzmekten yorulan balıklar gibi,
Ve yanlış bağlanarak seven insanlar gibi…

Sonra bir Ses anlamlandı bana.

Hep duyduğum, hep hissettiğim, ama o ana kadar şemalarımın bir parazit gibi bozduğu kalp frekans ayarlarımdaki problemden ötürü bir türlü ne dediğini anlayamadığım bir Ses…


Dizlerimin üzerine çömeldiğim anlarda O’na konmak istedim,
O’na yavaş yavaş verdiğim nefeslerde, aşağı doğru gevşeyerek kayan bedenim gibi akmak istedim.

Çünkü;

İlk kez Birisi’nin yanında ağlamaktan utanmadım.
İlk kez Birisi’nin yanında zayıf göründüm ama “Bu yaşlarla hemen toparlanmalıyım ve ortamı güldürerek bu zayıflığımı örtbas etmeliyim,” demedim.
İlk kez, bu zayıflıklarım ileride bana karşı kullanılır mı diye hesap etmedim.

İlk kez, “Bu Kişi bana asla ama asla zarar vermez,” dedim.

İlk kez aciz, zayıf, fazlalık hissetmeden ve istenip istenmediğimi hesaba katmadan Birisi’nin evine misafir olmak istedim.

Misafirliğimi kabul etmesi yetmezmiş gibi, utanmadan O’ndan sonsuz yardım istedim.

Bana öyle tanıtmaya başlamıştı ki bana Kendisini;
Onun parçalarını bazı gözlerde ve güzel olan her bir zerrede gördüğümde, sanki O’nunla konuşuyormuş gibi oluyordum.

Bu etkileşim, sanki O’nunla çeşitli şekillerde temas ediyormuşum gibi geliyordu bana.
Bu çeşitlilik ise içimdeki Aşkını, bu aşkın tarifsiz huzurunu, güvenini ve gevşemişliğini içime ekiyordu.

Ekildikçe daha çok istiyordum.
Utanmıyordum,
Evet, asla utanmıyordum,

Ve O’nu, O’ndan istiyordum…

O da bana çeşitli suretlerde sunuyordu Kendisini.
Mesela masum ve güzel olan her şey, O’nun parçalarından bazılarıydı.

İşte Riyolit de onlardan biriydi…

Riyolit’te hem benim aynalama yaptığım duygularım gizliydi, hem de bu duyguların olması gereken ölçüsünü temsil eden “O” gizliydi…

Onunla; ondan kaçmadan ve onu boğmadan kalabildim.

Bana da bunu birisi yapmış ve bu sayede O’na giden yolda O’na bir adım daha yaklaşmıştım…
Çünkü bu davranış, O’ndan gelen, O’nu temsil eden ve hissettiren bir davranıştı.

Evet, Riyolit birkaç gün önce gitti daha doğrusu otel sahibinin emriyle bir yerlere veya kişilere bırakıldı… Benden sakladılar sanki onları anlamayacakmışım gibi… Bir işletmede ne kadar mümkün olabilirdi ki bu hikayenin devamı…


Onlar şunu bilmiyorlardı;
Bazen gelişlerdir filmin ana konusu; gidişler değil!

Ama eğer “terk edilme şeman” aktif hâldeyse, filmin konusunu kaçırır; sadece sonundaki “acıya” odaklanırsın.

Filmin esas konusunu kalbime, ruhuma ve bedenime bir ayet gibi indiren Sen…

Seni öyle bir seveceğim ki, yarattığın her şey benimle Sen’in uğruna takvada yarışmak isteyecek ve bu yarışın sonu, tüm katılımcıların kazanmasıyla bitecek.

Ve tek ödül Sen olacaksın!

Biliyorum ki Sen, bugün şoförün yanında oturduğum arabanın içerisindeyken beni gördün…

Evet, karşımızda bir traktör vardı.
Bir dağ köyünden aşağı iniyorduk; yol asfalttı.
Bir virajı döndük ve o traktörü gördük.

Traktörün yanında, bozkırda koşan at güzelliğinde ama türü itibarıyla oldukça küçük olan, dünya güzeli bir köpek koşuyordu…

O’nun koşusu gözümün önünden gitmiyor.
Her adımı gözümden yaş olarak iniyor…

Arabayı süren arkadaşa elimle işaret ettim: “Yavaşla,” dedim.
Yavaşladı ama mesafe kısaldığı için durma şansı yoktu.
Virajın ardıydı, ve yolun iki kenarında da manevra alanı yoktu.

O güzel köpek — yani Pilot — aslında traktörün yanından, yani sahibi Ayşe teyzenin peşinden gidiyordu.
Ama tam bizim araba yanından geçerken, bir anda bir şey oldu ve bizim arabanın önüne atladı…

Bir ses…
Ah o ses…

Traktör ilk anda anlamadı, devam etti.
Arkadaş döndü, ben aynadan ona baktım…

Asfaltta öyle bir uzanıyordu ki…

Ama o koşuşu…
Ah, o koşuşu…

Hayatının en neşeli döneminde, yaylanın çimenlerinde dolaşan bir çocuk gibiydi…

Arkadaş şoktadaydı.
“Ne yapacağız?” dedi, durdu.

“Geri gidelim,” dedim.

Onun en kötü hâlini görmeyi göze almıştım.
Çünkü nefsimi, O’ndan gelen her şeyi “yüzümü ekşitmeden” kabul edebilmek uğruna eğitmeye and içmiştim.

Durduk.
İndik arabadan.
Vardık yanına…

Can çekişiyordu.
Öyle can çekişiyordu ki…
O şen kahkahalarla koşuşturan çocuk, yani köpek sanki bu değildi…

Ama yerde ne bir kan zerresi vardı,
Ne de bedeninde görünürde herhangi bir kaza izi…

Bir canlı, tüm güzelliğiyle can çekişir mi?

Her nefes alıp verişi içimi acıtıyordu.
Daha dayanamadım…

Başında ağlamaya başladım.
Ama bu ağlayış, sorumluluklarımdan kaçmam için bir yas bahanesi olmayacaktı.

Gücüm neyse, nefes nereye kadarsa mücadele edecektim…

Tam o sırada, basma eteği ve telaşlı gelişiyle, başındaki çemberi yana kaymış bir kadın yukarıdan aşağı bize doğru koşmaya başladı…

“Pilot… Pilot… Pilot…”
diye diye…

“Öldü mü, öldü mü?” diye sorarak yanımıza geldi.

Ben, arkadaş ve Ayşe teyze Pilot’un başındaydık.
İkisi de “yaşamaz” dediler.
Haklıydılar, biliyordum.

Önce arkadaş onu yolun kenarına aldı.
Orada ara ara nefesi gidiyor ama can çekişmeye devam ediyordu.

Ayşe teyze,
“Pilot… Pilot… Dağlara çıktım beni bırakmadın, buralara geldim beni bırakmadın, beni hiç bırakmadın Pilot…” dedikçe ben zaten…

“Torunum ‘babaanne adı Pilot olsun ne olur’ demişti,” dedi.
“Adını o koymuştu…” diye ekledi.

Durdum.

Hâlâ can çekişiyordu.
“Ne kan var ne görünürde bir şey,” dedim.

Muhtemelen iç kanama geçiriyordu. Kafasını arabanın önüne çarptı ve sonra araba onu büyük gayret ile ortaladı bu yüzden başka yerine temas etmedi. Ama o ilk kafa çarpışı..
O ses…

“Evet, muhtemelen yaşamayacak ama en azından veterinere götürelim,” dedim.

Çünkü bu konuda da O’na verdiğim sözler vardı.
Söz vermemin sebebi kendimdim.
Çünkü ben ömrümce “eğer ellerinden geleni yapsalardı bu beden, bu ruh bu halde olmazdı” dedim…


“Elimizden geleni yapalım. Hiçbir şey olmazsa bile, böyle acı içinde can çekişmez; gerekeni yaparlar.” diye söyledim onlara…

Ayşe teyze,
“Bunu trafik kazası gibi kabul ederler de sizin başınıza sıkıntı olur mu?” dedi, bizi düşünerek.

“Bir şey olmaz,” dedik.

Numarasını aldık, ona da numara verdik.
Ama yolda öleceğini biliyorduk…

İçimden sürekli okudum.
“Ne olması gerekiyorsa, kolaylaştır bize Rabbim,” dedim.

Veterinere vardık.
Bagajı açtığımızda çoktan…

Veteriner baktı yine.
Kalp masajı, müdahaleler…

Sonuç değişmedi.

Ayşe teyze aradı.
Arkadaş durumu anlattı.

“Gömmek istersen köyüne geri getirelim,” dedi arkadaş..
“İstemem,” dedi.
“Dayanamam…” diye ekledi..

Biz gömdük.
Kaldığımız otelin yanındaki ormana…

Benim hissemi anlamak istercesine O’na döndüm, dönüyorum ve döneceğim…

Bugünümün hisselerinden birisi şuydu;

Hayat boyu araba sürerken en korktuğum şeylerden birisi sonunda olmuştu.
En büyük korkum olmasının sebebi “birisine, bir canlıya zarar verme” haliydi. Kendime zarar vereyim ama bir canlıya vermeyi ne olur nasip etme Rabbim dedim. Öyle korkuyordum ki… “O” bu korkumun normalin üzerinde bir yangın olduğunu görüyordu. Ona dayanamayacağım zamanlarda bana böyle bir olay asla yaşatmadı. Çünkü suçluluk şemamdan ötürü bir yangının içerisinde yanarak ölümü beklememe sebep olabilirdi bu durum “o zamanlar”..

Ama bugün..
Her daim olan “O”,
Sonradan kalbime ve ruhuma yerleştirdiği emaneti sayesinde,

Suçluluk duymadım.

Sadece ondan çalınan o neşeye üzüldüm, o coşkun adımlarının benim içinde olduğum araba ile sonlanmasına içim yandı.


Tabii ki aynalamaların farkındaydım,
Ama gerçekten o kadar güzel koşuyordu ki…

Neyse, sonra durdum.

Ben Pilot’a değmeden önce nasıldım diye sordum kendime.
Evet, ben de şarkılar eşliğinde güzel havanın, dağların tadını çıkarıyordum.
Evet ben de coşkun bir halde koşturuyordum.

Şimdi Pilot da benim karşıma çıkarak benim kahkahamı mı çalmış oldu dedim?

Benim gördüğüm Pilot asla bunu yapmak istemezdi dedim.

Peki neden Pilot’a gösterdiğin anlayışı kendine göstermiyorsun dedim.

Yani birisinin coşkulu hayatını çalan kişi her zaman bunu bilerek yapan saf bir kötü müdür?

Her iki taraf da birbirine bakmaktan bile çekinirken birbirine zarar veremez mi dedim.

O zaman o karanlığın içerisinde bir ışık süzülmez mi dedim.

Hakikat işte bu iki niyetli çalınmış neşenin ardından daha coşkun bir şekilde ruha ve kalbe zuhur etmez mi dedim.

Etmedi mi diye sordum.

Öyle bir etti ki…

Adını hep duyduğum ama bence hayatımda ilk kez zihnime, ruhuma ve kalbime aynı anda, organik bir şekilde tanımlanan bir duygu ile tanıştım o an:

Teslimiyet.

Bundan yaklaşık 1.5 ay önce, iş yerimde değişen odama ve onun bulunduğu binaya ilk kez gitmiştim. Bulunduğu kata çıktım, tam odaya gireceğim bir kalabalık, telaş…

İnsanlar ağlıyor, titriyor..

Üç oda yanımda bir memur…

Odasında fenalaşmış, ben oradayken yardım ekipleri onu dışarı çıkardı.

Sadece baktım ve dua ettim.

Bir saat sonra ölüm haberini aldım…

Evet tanımıyordum, çünkü teslimiyetin asıl sınavı yakınlık arttıkça gelir…

Umarım ki “O” her türlü sınavından O’nun istediği şekilde geçebilmeyi nasip eder…

O adam, haber, önce oturdum, kaygı yoktu, sevdiklerime de bir şey olur mu korkusu tüm bedenimi sarmadı, birileri ile konuşma ihtiyacı duymadım, kalbimden aşağı yavaş yavaş inen bir teslimiyet hissettim, O’na vardım sonra…

Bir duygusuzlaşma mı yaşıyorum yoksa teslimiyet mi bu Rabbim dedim.

Çünkü her şeyi o kadar çok hissediyordum ki, bu hal ilkti…

Pilottan sonra anlamıştım, asla duygusuzlaşma değildi, teslimiyetin ilk organik tohumlarıydı…

Bazen en coşkun koşularımız birileri tarafından bir anda kesilir.
Kahkahalarımız susturulur.
En güzel duygularımız, tüm sevimliliğiyle bir anda öldürülür.

Bunlar kimi zaman bilerek,
Kimi zaman bilmeyerek,
Bir “kaza” ile yapılır.

Ama ne zaman o yarıda kalmış sahnelerin ölü hâllerini bir toprağa gömersek,
Film kaldığı yerden,
O topraktan filizlenerek,
Yeşillenerek
Devam eder!

Zeigarnik’e Selam Olsun!

Yorum bırakın