Godiva’nın Çıplak Hakikati: Şeriati, Meriç ve Jung’un Kesişiminde Bir İçsel Devrim

Giriş

İnsan kendisi olamadığında, yeryüzü kararıyor.
Ne Godiva geçiyor yoldan, ne de bir kimse kör oluyor; herkes ekranına bakıyor, kimse perdeyi kapatmıyor artık.

Bugünün insanı, trajedi ile arasına kalın bir cam koymuş halde yaşıyor. Ali Şeriati’nin dediği gibi, “trajedi görmeyen insan, yavaş yavaş hayatın aşağılık gerçekliğine alışır ve adiliğe sürüklenir.” Trajediye, acıya, hakikatin çıplak hâline sırt çeviriyoruz. Oysa hem Şeriati’nin “kendisi olamayan insan” eleştirisi, hem Cemil Meriç’in mağarasındaki gölge seyircileri, hem Jung’un persona–anima gerilimi, hem de İsmet Özel’in “ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, aynı yere işaret ediyor:

İnsan, kendisi olma bedelini ödemeden yaşayamaz.
Öderse devrimci olur, ödemezse sürüye karışır.

Aşağıda bu dört damarı, psikolojinin içsel yolculuk çemberinde ve biraz da taşların, kayaların sessiz bilgeliğinde eritmeye çalışacağım.

1. Mağara, Cadde ve Ekran: Gölgeler Dünyası

Cemil Meriç, Platon’un meşhur mağara alegorisini anlatırken, yeraltındaki mağarayı “görünürler dünyası” olarak tarif eder. İnsanlar çocukluktan beri zincire vuruludur; yalnızca duvara vuran gölgeleri gerçek sanırlar, sesleri gölgelerin konuşması zannederler. Zincir çözülüp dışarı çıkarılan tutsak ise önce ışığa dayanamaz, gölgeler ona hâlâ daha gerçek gelir.

Bu sahne, yalnızca felsefî bir alegori değil; modern insanın psikolojik portresidir. Jung’un dilinde söylersek, mağarada yaşayan, gölgeleri gerçek zanneden bu insan “personasıyla özdeşleşmiş” insandır. Jung, “bir insan zayıflığını anlayabilme becerisini yitirdikçe personasıyla daha fazla özdeşleşir” der; personanın karşıtı olan anima ise karanlıkta kalır ve başkalarına yansıtılır.

Toplum önünde “mükemmel, güçlü, lekesiz” görünen kişi, Jung’a göre çoğu kez özel hayatında duygusal bakımdan çocuktur; iş hayatındaki disiplin evde dağılır, dışarıdan pür-ahlak görünen maskenin ardında tuhaf fanteziler birikir. İşte mağaranın gölgeleri, Jung’un personasıdır; mağaradan çıkmaya başlayan tutsak ise, kendi gölgesiyle, animasıyla yüzleşen insandır.

Ancak bugün mağaramız yalnızca fikirlerle, ideolojilerle dolu değil; sosyal medya feed’leriyle, filtreli fotoğraflarla, “başarı hikâyesi” paketleriyle dolu. Yani Plato’nun duvarına artık taş, tahta heykellerin değil; “hikâye, reels, tweet” gölgelerinin yansıdığı bir çağdayız. Zincirlerimiz ise çoğu zaman konforumuz, statümüz, korkularımız, “hakkım yenir” endişemiz, “yanlış anlaşılırım” tedirginliğimiz.

Mağaradan çıkmak, artık yalnızca metafizik bir yükselme değil; ekranı kapatma cesareti, dışarıda soğuğa, yalnızlığa, belirsizliğe çıplak gözle bakabilme iradesi.

2. Godiva Geçmiyor, Tom da Kör Olmuyor: Hakikatin Bedeli

Lady Godiva efsanesinde, Coventry kontunun ağır vergilerine karşı halkının yanında duran bir kadın görürüz. Eşi, verginin inmesi için onu çıplak halde atla şehirde dolaşmaya zorlar; bu utanç verici şartı Godiva halkı için kabul eder. Halk da ona saygısından pencereleri kapatır, kimse bakmaz. Bir tek “Peeping Tom” gizlice bakmaya kalkar ve o anda kör olur.

İsmet Özel’in Amentü’sünde geçen “ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, bu hikâyeyi altüst ederek okur. Artık meydanda hakikatin çıplak cesaretiyle yürüyen kimse yok; ama bakışın da bedeli yok. Kimse kör olmuyor; çünkü kimse gerçekten bakmıyor. Herkes bakıyormuş gibi yapıyor.

Bugünün dünyasında Godiva, içsel çıplaklığıyla, kendi hakikatini ortaya koyan, fedakârlığı göze alan insandır; Peeping Tom ise hakikatle kendisi arasında mesafe koyan, sadece “tüketen” bakıştır.

Şeriati’nin “trajedi” vurgusu burada devreye girer: Trajedi görmeyen insan, hayatın aşağılık gerçekliğine alışır. Godiva’nın yürüyüşü trajedidir; çıplak kalma, rezil olma, bedel ödeme ihtimali içerir. Peeping Tom’un bakışı ise trajediye dışarıdan, risksiz, steril bir seyirdir.

Ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur:
Artık ne hakikati için soyunacak cesur ruhlar, ne de o hakikate yanlış bakmanın bedelini göze alacak vicdanlar var. Hepimiz “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya çalışıyoruz.

3. Kendisi Olamayan İnsan: Bilim, Din ve Taşların Sessizliği

Ali Şeriati, “kendisi olamayan insan”ı tarif ederken, modern çağın özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ürettiği ruh halini anlatır: Bilim ilerledikçe dinden uzaklaşan, sahip olduğu bilgi ve teknolojilere rağmen derin bir “boşluk, acılık, hiçlik” duygusu yaşayan, “mana yokluğunun” ağırlığı altında ezilen insan.

Şeriati, Sartre’dan söz eder: Sartre dine inanmaz ama “insanın derdi, evrende hiçbir anlamın olmamasıdır; bugünün insanı ise bir mana olmaksızın yaşayamaz” der. Bilim, tek başına insanın içsel açlığını doyuramaz; fakat insan da “hurafeci bir dine” geri dönmek istemez. Arada sıkışmış, kendisi olamayan, başkasının kalıbına girmiş, içi boşalmış bir benlik dolaşır şehirlerde.

Burada Şeriati’nin taşlarla ilgili alıntısı çarpıcıdır: Bir biyologdan aktarır; “taşlarda, hayvanlardan ve canlı varlıklardan daha çok hayat sırları ve mucizeler vardır” cümlesini hatırlatır. Taş, yüzeyde “ölü, cansız, suskun” görünür; oysa derin yapısında muazzam bir hikâye saklar: basınç, sıcaklık, kırılma, çözünme, yeniden kristallenme…

Güneşin doğuşunu da böyle anlatır Şeriati: Sabah güneşini kuru bir bilimsel mantıkla formüllere indirdiğimizde, gördüğümüz güzellik yok olur. “Gülün letafeti otopsi parmaklarının altında solar” der; her şeyi sebep-sonuç formülüne sıkıştırdığımızda, hakikatin en canlı boyutlarını kaybederiz.

Kendisi olamayan insan tam da budur:

  • Taşa bakar ama yalnızca “sertlik, yoğunluk, kimyasal formül” görür.
  • Güneşe bakar ama yalnızca “ışınım şiddeti” görür.
  • Kendi ruhuna bakar ama yalnızca “tanı kriterleri” görür.

Oysa psikoloji; Jung’un dediği gibi, insanın kendi iç sesiyle dürüstçe konuşması, persona ve anima arasındaki mesafeyi fark etmesi, ağır duygulanım anlarında gelen “tuhaf ve cüretkâr” sözleri bastırmak yerine anlamaya çalışmasıdır. İnsanın kendi kendisiyle konuşma sanatını geliştirmesi gerekir; bu, hem manevî hem devrimci bir eylemdir.

Şeriati’nin çağrısı da buraya bağlanır: Din artık yalnızca kelamcıların, fıkıhçıların değil; fizikçilerin, kimyacıların, taşlarla çalışan bilim insanlarının da dilinde yeniden düşünülmelidir. Yani “taşa bakan göz” ile “ruha bakan göz” yeniden birleşmelidir.

Ve tam bu noktada, Jung’un Kırmızı Kitap’ta anlattığı içsel bölünmüşlük, Şeriati’nin insanın mana arayışına dair söylediklerinin doğal bir tamamlayıcısı olarak belirir. Jung, kendisini iki ayrı yüzyılda yaşıyormuş gibi hissederken, iç dünyasını “1 numara” ve “2 numara” diye ayırmıştı: 1 numara aklın, okulun, bilimin, toplumsal benliğin çocuğuydu; 2 numara ise kozmosla bütünleştiğini hisseden, ruhani bir derinlikle konuşan, eski çağların bilgelik sesini duyan kişilikti. Bu bölünme, Şeriati’nin tarif ettiği modern insanın iki ucu temsil ediyordu: Düzenin, mantığın, bilimin dış kabuğu ile; anlamın, ruhaniyetin, iç çağrının derin kuyusu.

Jung’un rüyaları bu iki kişilik arasındaki çatışmayı çözen birer hakikat işareti olmuştu. İlk rüyasında karanlık bir ormanda höyük kazarken tarih öncesi hayvanların kalıntılarını bulması, onu doğanın hafızasına yönelten güçlü bir çağrıydı. Tıpkı Şeriati’nin taşlara bakarken sezdiği “derin hakikat” gibi, Jung da yerin altındaki bu sessiz fosillerde kendi ruhunun katmanlarını görmüştü. İkinci rüyasında bir havuzda büyük bir radiolaria canlısı görmüştür. Jung’un rüyasında beliren o büyüleyici radiolaria, aslında milyonlarca yıl önce derin okyanuslarda yaşamış mikroskobik bir canlıdır; silisli iskelete sahip bu canlılar zamanla sayısız benzeriyle birlikte çökelip radyolarit adı verilen bir fosil kayacına dönüşür. Bu taş, denizlerin en karanlık katmanlarında yavaşça biriken jeolojik hafızanın bedenidir. Jung’un bilinçdışına bu mikro canlı aracılığıyla sızan imge, ruhun da tıpkı okyanus tabanları gibi katmanlı, sessiz ve derin bir birikimle şekillendiğini fısıldar. Böylece rüya, doğa bilimlerinin sessiz taşlarını insan ruhunun görünmez katmanlarına bağlayan arketipsel bir köprüye dönüşür.

Daha sonra bir rüya daha gördü. Sislerle çevrili bilinmeyen bir yerde rüzgara karşı ağır ağır yürüyordu. Küçük bir ışığın sönmemesi için uğraşıyordu. Yakınında tehditkar, büyük ve karanlık bir figür görmüştü. Uyandığında bu figürün ışıktan kaynaklanan gölge olduğunu anladı. 1899’da Richard von Kraff-Ebing’in Psikiyatri Ders kitabı’nı okuyan Jung, iki kişiliğin de ilgi alanlarını içinde bir arada barındıran psikiyatrinin kendisine uygun bir meslek olduğunu gördü. Bu da bir anlamda doğa bilimleri çerçevesine geçişi oldu. Taşın sessizliğinde saklanan sır neyse, insanın bilinçdışında saklanan sır da oydu: Katmanlı, derin, baskı altında dönüşen, fakat bütünüyle yaşayan bir yapı.

4. İçsel Devrim: Persona’yı Kırmak, Mağaradan Çıkmak

Jung’un uyarısı nettir: Kişi yapay bir kişiliğe –sırf toplum için ürettiği bir “persona”ya– büründüğünde, bunun bedelini ödemeden kurtulamaz; nevrozlar, fobiler, sapmalar, moral bozulmalar ortaya çıkar. Toplumsal hayatında “güçlü adam” rolündeki kişi, özel hayatta dağılmış bir çocuk olabilir.

İşte burada “içsel devrim” fikri devreye girer. Devrim, dışarıdaki sistemleri yıkmadan önce, insanın içindeki yalan sistemleri yıkma cesaretidir.

  • Kendi zaafını görme cesareti,
  • Kendi gölgesini itiraf edebilme dürüstlüğü,
  • İçerideki görünmez ortağın (anima/animus) sesini duymak için kendine alan açma iradesi.

Jung’un önerdiği tekniklerden biri, insanın kendi kendine yüksek sesle konuşması ve içerideki muhatabın sesini duyabilmesidir. Bu, aslında mağaradaki tutsağın ilk kez arkasına bakmasıdır: “Gölgelerin ötesinde ne var?” sorusunu sormasıdır.

Bu süreç acılıdır; tıpkı mağaradan çıkarılan esirin güneşe alışma süreci gibi. Cemil Meriç’in aktardığı o sahnede, tutsak önce acı çeker, gözleri kamaşır, gölgeleri gerçek nesnelerden daha gerçek sanır; ama yavaş yavaş önce gölgeleri, sonra cisimleri, sonra yıldızları, en sonunda güneşi görür.

İçsel devrim, işte bu “kademeli aydınlanma” sürecidir. İnsan önce kendi yalanlarına kör olur; sonra bu yalanları görmeye başlar; sonra onların ötesinde daha derin bir kendilik ihtimalini sezmeye başlar.

5. Taşlar, Metamorfizma ve Ruhun Dönüşümü

Jeoloji, bu içsel devrimi anlatmak için güçlü bir dil sunar. Metamorfik kayalar, yüksek basınç ve sıcaklık altında, eski dokusunu kaybedip yeni bir mineraloji ve doku kazanırlar. Aynı kimyada kalsa bile, iç yapısı tamamen değişebilir. Bir gnaysın bantlı dokusu, granitlerin katılaşma hikâyesi, serpantinleşmiş peridotitlerin yeşil, parlak yüzeyi… Hepsi dramatik bir dönüşümün dış yüzeyidir.

Şeriati’nin aktardığı biyolog örneğiyle düşündüğümüzde: Taş, dışarıdan “ölü” görünse de, içinde sayısız hayat sırrı ve mucize saklar. Tıpkı, dışarıdan “sakin, düzenli, başarılı” görünen insanın içinde kaynayan fay zonları, kırıklar, çatlaklar, eski travma izleri gibi.

Psikolojik olarak metamorfizma, insanın trajediyle, kayıpla, acıyla, kendi gölgesiyle karşılaştığı anlarda yaşanır. Eğer bu basınçtan kaçarsa, kırılgan bir sedimanter kaya gibi ufalanır. Basınca izin verirse, iç yapısı yeniden düzenlenir; daha derin, daha sağlam, daha anlamlı bir yapı kazanır.

Şeriati’nin “çağımızın ruhu” için söylediği şey tam da burada okunabilir: İnsan, tekdüze düzenlere, kuru mantık dinine, “saatin kutsandığı” düzene isyan eder; çünkü ruhu fizik zamanın ölçülerine sığmaz. Ruh, basınç ister; ama yalnızca baskı değil, anlamlı bir baskı, dönüştürücü bir deneyim ister.

İşte trajedi burada tekrar önem kazanır: Trajik bir öykü, destan, şiir, insanı “hayatın aşağılık gerçekliğinden” yukarı çağırır, yüksek düzeye taşır. Metamorfizmayı başlatan ısı ve basınç gibidir; insanı yontar, ezer, yeniden kurar.

6. Melankoli, Yabancılaşma ve İçsel Konuşmanın Devrimci Gücü

Cemil Meriç’in “nevşe tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır” cümlesi, “yeni şeyler öğrendiğin kadeh bile senden gamlıdır” diye açıklanır. Bu, entelektüel insanın melankolisidir: Bilgi, onu ferahlatmak yerine daha derin bir yalnızlığa, daha ince bir kedere götürmüştür.

Şeriati’nin tarif ettiği modern aydın da böyledir: Bilimsel açıdan ilerledikçe dinden uzaklaşmış, ama dinden uzaklaştığı ölçüde dine yaklaşan –çünkü din boşluğunun acısını duyan– insan.

Bu noktada Jung’un önerdiği içsel konuşma tekniği devrimci bir imkân sunar:

  • İnsan kendi kendisiyle dürüstçe konuşmaya başladığında,
  • Ağır duygulanım anlarında ağzından çıkan cümleleri “tuhaf ve cüretkâr” diye bastırmak yerine, onların arkasındaki gerçekleri anlamaya çalıştığında,
  • Kendi içindeki “farklı sesleri” –anima, animus, gölge, çocuk– dinlediğinde,

bu, yalnızca terapötik bir süreç değildir; aynı zamanda politik, varoluşsal ve manevi bir devrimdir.

Çünkü kendisiyle yüzleşen insan:

  • Yalan haberlere, propaganda gölgelerine daha az kanar,
  • Tüketime dayalı mutluluk paketlerine daha az itaat eder,
  • Kendi hayatını “düzen dininin” dışına taşır.

İçsel konuşma, mağaradan çıkma eylemidir. Kendinle konuşmak, kendini devirmektir; falsolu, sahte benliği indirmek, daha sahici bir benliği taşa kazır gibi yavaş yavaş inşa etmektir.

Sonuç: Godiva Olmak, Mağaradan Çıkmak, Taş Gibi Susup Taş Gibi Konuşmak

Bugünün dünyasında, insanı ayağa kaldıracak devrimci hamle, dışarıda değil, içeridedir. Ali Şeriati’nin “kendisi olamayan insan” eleştirisi, Cemil Meriç’in mağaradan dışarı sürüklediği tutsak, Jung’un persona–anima diyalektiği ve İsmet Özel’in “ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” cümlesi, aynı içsel çağrıyı yankılar:

  • Kendini trajediden koruma: Bizi aşağı gerçekliğe alıştırır.
  • Personanla özdeşleşme: Ruhunu karanlıkta bırakır, gölgeleri gerçek sanırsın.
  • Bilgiyi sırf mantıksal formüllere indirme: Gülün letafetini, güneşin doğuşunu, taşın içindeki mucizeyi öldürür.
  • Hakikate bakarken bedel ödememe arzusu: Peeping Tom’u kurnaz, ama körlüğü anlamsız bırakır.

Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey:

  • Güneş doğarken, yalnızca fiziksel bir olay değil, varlığın bize seslenen yüzünü görmeyi göze almak;
  • Taşa baktığımızda, yalnızca minerali değil, baskıyı, ısıyı, kırığı, yani kendi içsel metamorfizmamızı hatırlamak;
  • Kendi kendimize dürüstçe ve yüksek sesle konuşmayı öğrenmek;
  • Mağaranın dışına çıkan tutsak gibi, önce gözlerimizin kamaşmasına rağmen geri dönmemekte ısrar etmek;
  • Ve Godiva gibi, hakikat uğruna çıplak kalmayı göze alırken, başkalarının mahrem hakikatlerini seyretmemek, yani Peeping Tom olmamayı seçmek.

Belki o zaman:

  • Ne Godiva yoksun olur bu dünyadan,
  • Ne de körlüğün anlamı.

Körlük, sadece bakışın bedeli olduğunda kıymetlidir; hakikate yanlış bakmanın sonucudur. Asıl felaket, herkesin bakıyormuş gibi yaptığı ama kimsenin hiçbir şeye gerçekten bakmadığı, hiçbir trajedinin yüreğe inmediği, hiçbir taşın elimize alınmadığı, hiçbir iç sesin dinlenmediği bir hayattır. Ve belki de bugün bize düşen, gözlerimizi yeniden hakikatin ışığına alıştırmak; taşı elimize alıp kendi ağırlığımızı hissetmek ve içimizde yıllardır susturulan o sesi duyduğumuz anda, korkmadan ayağa kalkmaktır—çünkü diriliş, insanın kendisine nihayet baktığı o ilk cesur adımla başlar.

Yorum bırakın