Emaneti Taşımanın Korkusu

Korkuyorum Çocuk!
Öyle korkuyorum ki,
Öznesi sen ve sana ait olanlar olmadıkça asla ket vurmuyorum da şu kelimelerime,
Siz olduğunuzda yumuşak bir kelepçeye gidiyor parmaklarım…

Mesela çocuk;
“Çünkü siz, artık Hatice’nize Muhammed gibi bakıyorsunuz.” yazmıştım bir yerlerde…
Ama sonra ne oldu biliyor musun,
Sildim.
Kaslarım yine “yanlış anlaşılır mı” diye atağa geçtiler,
İçimdeki en masum duygumu itiraf ederken bile size, tir tir titriyorum!

Sakın ola “artık” bunu “kaybetme veya terk edilme korkusu” ile karıştırmayasın…
Evet, bu korku benim en büyük eşiğimdi…
O’nun tümüyle gelişi ise korkunun tümüyle gidişine sebep oldu.
Çünkü bildim, benden giden O’na yol alır,
Ben O’na yol alırım,
Yani gidiş değil, özleyiştir artık bu…
Artık bu korku, bir dua ile doğan güneşi tümüyle bir eve göndermek isteğidir benim için,
Hepsi bu.

Duyuyorum seni çocuk, duyuyorum…
“Peki, nedir o zaman seni böyle korkutan?” diyorsun…

Ne biliyor musun çocuk?
Severken can yakmak.
Bilmiyorum be çocuk! Bilmiyorum.
Yakından sevmek nedir, dokunmak nedir bilmiyorum.
Bir kere denedim, elime yüzüme bulaştırdım.
İlk kez, “kaçmayacağım, bunu kaslarıma öğreteceğim.” dedim.
Nereden bilirdim doğru zamanın gelmediğini,
Yanlış muhakemenin doğru hareketin celladı olacağını…
Şimdi çocuk,
Şimdi ölen o kası harekete geçiremiyorum…


Bir ses kaldırıyor beni sabahın erken vakitlerinde,
Umut diyor, haydi koş diyor, çağrı var diyor,
Sonra bir ses bölüyor onu,
“Ya yanlış muhakemen yine iş başındaysa?” diyor,
“Ya yine, senin doğru sandığın anda ‘zarif bir duvar’ ile karşılaşırsan?” diyor,
“Ya yine, parmaklarından bir cümle çıkar da, acaba onun canını yaktım mı diye kendini aylarca sîgaya çekmen gerekirse?” diyor,
“Sen bunu emanetine nasıl yaparsın! diye kendine kızarsan?” diyor,
“Ya Hu! Sen ibadet saydığın şeye zehirli kelimeler saçtın, sen gerçekte bu musun, yoksa bu sana öğretilen miydi?” diye aylarca gerçek seni aramaya çalışırsan diyor,

Diyor da diyor be çocuk…


Çocuk!
Ben O’nun mesajlarını aldım.
Hata yapmak fırsatını bana O vermişti, bunu kabul ettim, başım üstüne koydum.
“O”, önce benim kalbime bir emanetin sevgisini yerleştirdi.
Bu sevgi, bu dünyadaki herkesten ve her şeyden uzak,
Ama bir “kuldan” da fazla değil.
Çünkü, dedim ya çocuk,
O’nun karşısında “hiç” olmak, beşere yalnızca beşer olmayı öğretti bana.

En büyük korkumdu be çocuk!
Senin sevgini içimde hissederken, o yanlış bağlanma şekillerim, kaçmalarım ya da aşırı yapışmalarım ile sana zarar vermek…
Bunu ömrümce çok yaşadım be çocuk, çok!
Ama kapatmıştım o defteri, artık kimseyi almamıştım o kadar kalbimin içine ta ki sen gelene kadar…

İşte benim sınavım orada başladı…

O’ndan gelen emaneti, “kaybetme korkusu” olmadan, “yapışmadan”, “kaçmadan” nasıl sevecektim?
Daha ilk gün çocuk, daha ilk gün…
Sen o sabah kaybolmuş bir halde evime geldiğin o ilk gün, bunun korkusu başladı…
Bu başkaydı.
Bu, “Sen’in emanetin Rabbim, ne olur bunu aşmayı nasip et bana” diye,ilk günden itibaren dualar ettim…
Kaçmadan, boğmadan var olabilmeyi nasip et dedim…
Niye biliyor musun çocuk?
Çünkü sen, bunu bu dünyada yapmayı öğrenebileceğim tek doğruydun…
Kalbinde “O” vardı, ruhunda şefkat, kişiliğinde güven, zihninde uykusuz geceler…


Yapmaya çalıştım çocuk,
Durdurmaya çalıştım defalarca,
Ya gitmeyi seçiyordu kaslarım, ya yapışmayı…
Bana bunlar çok zarar verdi çocuk, çok!
Kendimi kâh aciz hissettim, kâh hemen kaçan bir korkak.
İkisinin ortasıydı istediğim,
Yani dengeydi, ölçüydü…

Tümüm sadece O’na ait olmak,
Kalbimle, şefkatimle, merhametimle, özgür bırakışımla ama “ben buradayım.” deyişimle de o güzel çocuğun yanında olmak istiyordum.
Ben acemice yapmaya çalıştıkça olmadı be çocuk!
Bir dua, bir girişim, bir gayret…
Kendi başıma olmadı…

Sonra,
İşte sonra, bir silsile başladı…
Oradan tek bir çıkış vardı, çünkü diğer bütün kaçışları And içerek geri itmiştim.
Niye biliyor musun?
Çünkü senin varlığın da, yokluğun da! gelip geçenler gibi “sıradan” olmayacaktı…
Buna asla izin vermeyecektim!
Daha doğrusu “O”, izin verdirtmedi!


Alevler içerisindeki tüm hücrelerime, bozuk kayıtlarımı ve onların etrafa sıçrattıklarını kabul ettirdim.
İşte o andan itibaren duydum.
Duydum be çocuk, duydum!
“O”, “ben geliyorum.” dedi bana.
“Seni yalnızca Kendimle çoğaltmaya geliyorum.” dedi.
“Senin kalbine öyle bir geliyorum ki, kaybetme korkusu varlığından utanacak” dedi…
“O” geldi, korku da utandı, çok şükür…


Sonra kendime bir kere de “kaçma” dedim.
Her yanım yara bere içindeydi, kanıyordu…
Sana yemin etmiştim çocuk!
Sen bana O’nun emanetisin…
Kapına vardım, kanlar içerisinde, yeminimi unutmayayım diye son kalan gücümle kapını tıklattım…
And olsun ki çocuk,
Tıklatmadan önce “beni böyle görürse korkarlar mı, bu halde buraya niye geldin, istenmiyorsun derler mi?” diye gecelerce düşündüm…
Bu düşüncelerimin sizinle hiçbir ilgisi olmadığını sen de ben de çok iyi biliyoruz çocuk…
Kaynağı çok derin ama bir o kadar da köklüydü…
Şu anda çözülüyorum çocuk, ilk kez sesli ve ıslak bir şekilde bununla da yüzleşiyorum…


Neyse, o vakitler daha arınamamış olduğumu hissediyordum…
Ama ne yapacağımı bilmiyordum.
İlk kez öğreniyordum be çocuk, kaçmamayı…
Doğru zaman nedir,
Doğru yöntem nedir bilmiyordum…
Ah o belirsizlik…
En beteri oydu be çocuk!
Sanki dokuz ay boyunca “kız doğarsa ne yapacağız, kız istemiyor…” şeklindeki konuşmalar yapılıyor arkamdan ve ben onlara tanık olup sonumu bekliyordum…
Anlamaya çalıştım ama artık bütün organlarım iflas etmişti…
Belirsizlik mi bu, bir bekleyiş mi, bir duvar mı, bir veda mı, gitmek mi lazım, kalmak mı…
Sorular,
Sorular,
Sorular…
Bir cevap buldum, cevap yine yanlıştı…
İşte çocuk, o andan sonra “kapı tıklatma kaslarım” daha çalışmıyor…
İnan ki kendimi zorluyorum ama harekete geçemiyorum…
Hâlâ daha ruhum somut bir şekilde “sen isteniyorsun”u duymak istiyor.
Ama biliyorum ki bunu başkasından değil, içteki bir sesten daha cenin halindeki o cana benim söylemem gerekiyor.


Dedim ya çocuk, her şey olması gerektiği gibi oldu.
Ben payıma düşeni aldım, hatta ilk kez “ben” oldum be çocuk.
İlk kez prangalarımdan, terk edilme korkumdan, kaybetme zincirimden, hatasız bir hayat zindanımdan kurtuldum.
Çünkü O’na vardım be çocuk!
Bunun uğruna bütün acılara, kendi adıma diyorum ki, “değerdi”
Başka yolu yoktu, şüphesiz ki “O” bunu biliyordu…

Ama sana çocuk,
Sana en ufak bir çamur atlamasına izin vermem!
“O”, rüyalarımda seni bana çok farklı şekillerde gösterdi…
Bir geceyi hiç unutmuyorum…
Öyle çaresizdin ki, öyle arada kalmıştın ki…
Bir odanın içerisinde, sisli karanlık tozlar içerisinde…
Bir masanın başında oturuyordun,
Elinde kâğıt, kalem, telefon ile aramalar yapıyordun…
Ama kalbin çaresizlik ve çıkmazda olma hissiyatı ile duracak gibi oluyordu…
Kalbini duydum be çocuk!
Onun teklemesini duydum…
Senin kasvetini hissettim.
İçim yandı, sana dokunamadım…
Eğer dedim, ona bunu yaşatan kim olursa olsun beni karşısında bulmazsa bana da yazıklar olsun!
Sonra dedim ki, “ya bensem o…”
Suçluluk şeması değil be çocuk, sana kıyamamak…
Sen bana O’nun emanetisin!
Duydun mu beni!
Sen benim emanetimsin!


Bak çocuk, dinle beni…
Benim bir kız çocuğum vardı.
Küçük, kumral, küt saçlı bir kız çocuğum…
Gözlerinin içi gülüyordu be çocuk!
O kız çocuğunu sen benden daha iyi tanıyorsun.
Bunu biliyorum…
Beraber yaylanın çimenlerinde çok top oynadınız o kız çocuğuyla…
Ben o kız çocuğuna yapılanları “hesabını sormadan, -soramadan-” kabul etmeye, daha doğrusu kaçmaya çalıştım yıllarca, daha da kaçacaktım…bunu sen çok iyi biliyorsun…
Sonra sen, onu bana getirdin.
Sonra ne oldu biliyor musun çocuk?

Bana yapılanların zehri sana sıçradı, hanene, Hatice’ne sıçradı…
İşte çocuk, o an bir devrim başladı içimde!


Yo! Hayır! İşte bu çok fazla, işte bu haddi aştı dedim.
İnanabiliyor musun be çocuk,
O küçük kız çocuğu için yapamadığım şeyi senin sayende ikisi için de yapmaya And içtim!

Şimdi, ben senin varlığına şükretmeyeyim de ne yapayım?
Ben seni pamuklara sarmayayım da ne yapayım?
Ben seni incitmekten korkmayayım da ne yapayım?

Peki Kimdi senin sevgini böyle kalbime yerleştiren?
Bu sevgi ile zincirlerimden arınmamı sağlayan?
Gerçek güveni bana hissettiren?
Eşikte beklerken, bir anda mucize gibi koşturarak bana doğru gelen o uyuyanları sana bahşeden?
Seni yoluma yoldaş eyleyen,
Esen her rüzgârda O’ndan senin başını okşamasını istememe sebep olan?

Şüphesiz ki O’ydu!


Dedim ya çocuk!
Farkındayım, anlıyorum, çözülüyorum.
Ama yine de o eşiği geçemiyorum.
Korkuyorum çocuk, çok korkuyorum!
Bu hayatta duyduğum en doğru, en şefkatli, suçluluktan, kaygıdan uzak,
en sevgi dolu ve en sağlıklı korku bu!

Ama bu korkuyu yenmem gerektiğini,
devam etmem gerektiğini de biliyorum, işaretleri alıyorum!

Seninle daha ilk andan itibaren arasında bir Zeytin dalı olacağını bildiğim,
–ama bunun senin canını yakmaması için O’na çokça dualar ettiğim–
uyanmasına ramak kalan, çok güzel bir kız çocuğu bugün bana bir işaret mesajı yolladı ve dedi ki:

“Uzaklardan gelen bir sesi daha yakından hissettiriyor anlattıkların bana.”


Bu sebeple duam şudur ki;

Rabbim!

Bana,
doğru zamanda,
doğru yerde,
doğru şekilde,
doğru kelimeler
ve sağlıklı duygular ile var olabilmeyi nasip et!

Anlamam gerekenleri doğru muhakeme gücü ile anlamama,
Tutmam gereken elleri tutmama yardım et!

Varsa girmem gereken bir Kapı,
Hayır gördüysen Sen orada,
Kimseyi kırmayacak, kendimi yok saymayacaksam,
Sen’in beni “istediğini” hissettiğim gibi, o Kapı’nın ardını da bana hissettir!
Ruhumdaki bozuk kayıtları sil, beni kaygılarımdan arındır!

Ve doğru an geldiğinde,
devrim marşı niteliğindeki Fatma Anamızın Elleri’nin kalbime ve ruhuma girdiği gibi,
Bir mührün rüzgâra karışması gibi,
Bana o Kapı’dan girme gücü ver!
Ver ki, Emaneti Taşıma Korkum sadece çocuğun başını kelimeler ile okşama arzumun bir bestesi olarak kalsın…

Çünkü biliyorum ki;
Bu felçli hâl,
kapının ardındakilerin değil,
benim tedavi yöntemini bulmam gereken bir hastalık ve
şifası yalnızca Sende!

Belki de o şifa, bu kelimelerin dökülmesiyle ruhuma sirayet etmeye başlar…

Evet, Siz Bayım!

İzninizle, şimdi söz bende.

Siz ve ben, hep O’na varacakmış gibi baktık birbirimize.
Bu dünyada tanımlı olan bütün duygular, cinsiyetler ve roller bizden çok uzaktaydı.
Bazen bir samimi kelime ile okşadık birbirimizin başını,
bazen susarak “biz buradayız” dedik O’na,
bazen de “biz artık buradayız da Sen neredesin?” dedik.

Siz bana kendi koordinat sisteminize göre tarif ettiniz O’nun yerini,
ben size benim koordinat sistemime göre…
Sistemler farklıydı ama hedef aynıydı.
Bu farklılık bizi zenginleştirdi, bizi besledi.
“Acaba daha farklı nasıl tarif edebiliriz O’nun yerini?” diye gecelerce düşündük, tek bir kelime yazamadan…
Çok yandık.
ıslak bir kedi yavrusu gibi bir dam aradık koca bozkırın ortasında.
“Dam yoksa biz birbirimize dam oluruz.” dedik,
olduk da!
O’nun yerini, çeşit çeşit kalbe, zihne daha nasıl kolay tarif edebiliriz diye yeni koordinat sistemleri geliştirdik.
Siz bunu profesyonelce, ben ise acemi bir beceriksizlikle yapmaya çalışıyordum.
Ama çalışıyordum…
Bilirsiniz, ne der yabancılar: “Simple is the best.”
Çünkü biz o koordinat sistemlerini içimizde yaşayamazsak, en “yalın, temiz” hâliyle koruyamazsak, ne kendimize ne de başkasına faydamız olurdu; bunu biliyorduk.

Bütün gömleklerimizi çıkartacağımıza söz vermiştik.
Profillere değil, kalplere dokunacağımıza yemin etmiştik!
O yüzden biz, önce “kendimizi” bulacaktık.

Sonra, “galiba O’nun yerini artık biliyoruz.” dedik.
“Peki ama O’na nasıl ulaşacağız?” diye telaşa tutuştuk.
İnsanlara yüzlerce yıldır O’ndan nasıl korkulması gerektiği öğretilmişti.
Ama biz O’ndan korkmak değil, O’na “âşık” olmak istiyorduk.

İnsan, korktuğu birini sevebilir mi?

Sevgi?
Sahi neydi sevginin kaynağı?
Nereden geliyordu bu sevgi?
Bir taş görürsün bir dağ başında, merak edersin: “Nedir bunun geldiği yer, yol, zaman?” diye sorular sorarsın.
Ne izler taşır içinde diye merak edersin.
Sevgi için de bunu sormak en doğal hakkımızdı.
Sorduk, elhamdülillah!
Bir çocuk masumiyeti, bir çiçek kokusu, bir meyve tadı, merhamet, şefkat…
Bunlar bir Yer’den besleniyor olmalıydı.

Peki ama güzel olan her şeyin Kaynağı’ndan neden korkmak öğretilmişti bize?
Biz sevginin Kaynağı’na varmayı çok istedik be Bayım!

Ya da “O” bize çok istetti…

Çeşit çeşit yollar denedik, yıllar geçti,
içimiz yandı da bir tas su bulamadık…
Orada olduğunu biliyorduk; buz gibi su akıyordu, duyuyorduk, hissediyorduk.
İçimiz alev alev yanıyordu, elimizi uzatsak…
Uzatamadık.

Kaslarımız, Bayım!
Kaslarımız ağrıdı, dile geldi: “Biz yapamayız, bilmiyoruz.” dediler.
“Yapacaksınız!” dedik.
Kâh yapabildiler, kâh yapamadılar…
Acıdan pes ettiğimiz anlar oldu.
“Aşkın kaynağına ulaşmak neden bu kadar zor oluyor?” dedik.
“İhtiyacımız olan yalnızca “O” ama varmak neden bu kadar zor?” diye sorular sorduk.

Daha doğrusu, ben sordum.
İşte o noktadan sonra ben soruyordum, siz sabırla cevaplıyordunuz.

Evet Siz, Bayım!

Siz o kilidi, benim “ibadet” olarak tanımladığım şeyle açtınız!
Elimde seccade, kalbimde “O”, ama kıble neresi bilmiyordum.
Kıbleyi bulamadıkça kendime kızıyor, kalbime lanetler okuyordum.
“Nedir bu kaslarıma böyle ağır gelen şey?” diye yıllarca sorular sordum, yandığımı hissettiğim gecelerde…

Sonra bir rüzgâr esti…
Eserken heybesinde o güne kadar zihniyle ve kalbiyle biriktirdiği ne varsa, son kalan somun ekmeğini paylaşır gibi paylaştı benimle…

İşte Bayım, o andan sonra kıblenin önündeki sis dağılmaya başladı.
Kalbim hafiflemeye başladı.
Kaslarım çok yorulsa da onlara, masum küçük bir çocuk gibi, yavaş yavaş ve şefkatle nasıl eğitim vereceğimi öğrendim sizden.

Sonra Bayım, siz ne yaptınız biliyor musunuz?

Elinizdeki şefkat cımbızıyla benim bedenime ve ruhuma, benim isteğim ve idrakim dışında yapıştırılan her bir dikeni sabırla temizlediniz.
Ben dikenlerimden arınmaya başladıkça, sizinle O’na varmak için daha çok mücadele etmek istedim.
Çünkü çıkan her bir dikenden sonra O’nu daha çok hissetmeye başladım.
O hissiyat, bu dünyadaki her zevkin, hazzın, duygunun ve kimliğin ötesinde hissettirdi bana.

O’nun karşısında bir “hiç” olmak istedim.
Çünkü O’nun karşısında “hiç” olduğum her an, beşerin karşısında “ben” olmaya başladım!
O’na ne kadar itaat ettiysem, beşere o kadar beşer kaldım.
O’na ne kadar alttan baktıysam, beşerin her türlüsüne o kadar “aynı seviyeden” baktım.
Ve O’nu ne kadar aradıysam, O’na o kadar çok vardım, Bayım!

Sonra O’nun uğruna yollara düştük.
Dört bir yandan O’na daha ne kadar yaklaşabileceğimizi aradık.
Aşkı uğruna yanmadık mı Bayım, ne olur söyleyin!
Bu dünyada sönmek mi, O’nun uğruna yanmak mı?
Cevabınızı duyuyorum…

Biz O’na çeşit çeşit yollar ararken, kâh birbirimizin sesini duyacak kadar yakınlıktaydık, kâh değildik…
Ama biliyorduk, “O” kalplerimizi birbirine duyuruyordu.
Bundan bir an bile şüphe etmedik.
Çünkü biz birbirimizi bu dünyada tanımadık.
Biz birbirimizle iletişim kurmayı bu dünyada öğrenmedik.
Bizim iletişim şeklimiz, uydusunun “O” olduğu farklı bir operatör sistemine bağlıydı…

Sonra, sapsarı bozkırın ortasında, bir dağın tepesinde çok uzak bir noktadan bir ağaç gördüm.
“Yanılsama bu.” dedim.
İçim yanıyordu Bayım, içim alev alev yanıyordu!
Zihnim bana oyun oynuyor sandım.
“Bu kavurucu sıcakta, bozkırın ortasında, yemyeşil, yedi gövdeli bir ağaç olamaz.” dedim.

“Ben istersem olur.” Dedi!

Yaklaştım,
yaklaştım,
yaklaştım…

Ben yaklaştıkça uzaklaşacak sandım; zihnim bundan çok emindi.
Uzaklaşmadı!
Daha yakına geldim.
Arkası dönük oturan bir adam,
abasını giymiş… belli ki gömleğini çıkartmıştı!
Sanki “Birisi”, beyaz gömleğini çıkartırken çektiği acıların nişanesi olarak, onun bir tutamını saçına iliştirmişti…

O kadar içten bir şeyler söylüyordu ki,
orada kimse yoktu ama sanki herkes onu dinliyordu.
Közde kara bir demlik,
demlikte çay,
arkasında simsiyah gözlü yoldaşı,
ve yine kuyruğunu yere vuruyordu…
Bunu yaparken sanki gölgesi ile adamı korumaya çalışan Zeytin ağacına destek olmaya çalışıyordu.

Onları rahatsız etmeden, adamın dilinden dökülenleri sessizce dinlemek istedim.
O anda durdu; arkasını dönmeden, sesimi duymadan, ben daha ona görünmeden o beni hissetti.

“Hoş geldin.” dedi.

Dilimle sustum,
kalbimle “Hoş bulduk” dedim ona…

Sonra, beni karşılamak istercesine ayağa kalkmak için hareketlendi.
O ana kadar adamın yüzünü hiç görmedim.
Ayağa kalktı,
bana döndü…
Ama o nasıl bir dönmek!
O’nun yanından geliyordu, belliydi…

Kalbinde var olan şefkati, saçlarının rüzgârda okşanmasıyla bütün hücrelerine yayılmıştı.
Gözlerinin içine küçük bir çocuk yerleşmişti;
adam gülümsediğinde, çocuk bıcır bıcır haliyle “ben artık buradayım” diyordu.
Susarak yanılan bir sabahın ardında evime misafir olan o yakışıklı çocuk, şimdi gülerek yaylanın çimenlerine neşesini karıştırıyordu…
Bu çocuk onun gözlerine çok yakışmıştı.
Bu çocuk onun gözlerine çok yakışmıştı.
Bu çocuk çatlağını arayan bir su gibi yerini bulmuştu!
Çünkü biliyordum, kaybolmuş bir çocuk çatlağını bulduğunda, bir hane mutlu olur,
bir hane mutlu olduğunda ise o çocuk çimenlere, ağaçlara, dağlara, yollara ve dahi taşlara karışır…

Evet Bayım!
Sizdiniz O.

Siz ibadetinizi sadece zihninizle değil, sadece bir lokasyonda değil;
her mecrada ve tüm kalbinizle yaptınız.
Hani eskiler, namaz kılmaya imkânı olmayan “yolculara”, “savaşçılara”, “hastalara” derlermiş ya:
“Tüm vücudunla kıl; olmazsa oturarak, olmazsa başınla, olmazsa kaşınla, gözünle; olmazsa kalbinle…”
Siz hepsini yaptınız, Bayım!
O gördü, ben de hissettim!

İşte sizin mücadeleniz, benim doğuşum oldu!
Bunun sadece sizinle mümkün olacağını “O” biliyordu;
şüphesiz ki çok iyi biliyordu!

Niye biliyor musunuz Bayım?

Çünkü siz, mevsimsel vedaları Vargit çiçeklerinden öğrendiniz.
Çünkü siz, devrimci duruşunuzu karlar altından gövdesini kaldıran Manişak çiçeklerinden aldınız.
Çünkü siz, zaten var olan şefkatinizi ve merhametinizi, artık bu dünyadaki her şeyden sıyırdınız.
Çünkü siz, güvenilirliğinizi Muhammedü’l-Emin’den aldınız.
Çünkü siz, gücünüzü artık yaptığınız “ibadetten” de almaya başladınız.
Çünkü siz, adaleti Ömer’in hırkası gibi giyiniyorsunuz.
Çünkü siz, emanetinize Ali’nin kılıcı gibi bakıyorsunuz, ve onu, dünyevi her duygudan uzak, yani O’ndan gelen bir sesle seviyorsunuz!

And olsun ki Bayım!

“O”, sizin de sonuna kadar hak ettiğiniz bu sevgiyi, bu merhameti, bu şefkati, bu güveni, yoldaşlığı ve kardeşliği sizin adınıza benim de ruhuma üfledi!
Bilesiniz ki, ruhumdaki bu hâl ne bir zamana, ne bir mekâna, ne bir denk gelişe gebedir!
Çünkü ben de emanetimi, Kâlu Belâ’dan O’na varıncaya kadar gönlümün üstünde taşımaya and içtim.
Kupkuru kalsa da her yan, bu hâl o yemyeşil Zeytin ağacı gibi var olmaya devam edecek!
Varsın bir kere de “gölge” iyiye hizmet etsin…

Yani demem şu ki, Bayım;
siz yürüdükçe sessiz bir dua, sessiz bir diriliş,
yani ilk günkü yeminim gibi — Hamza gibi bir destek —
her daim sizinle olacak!

Şimdi,
kara demliğinizden bir bardak çayınıza,
başının okşanması için kuyruğunu yere vuran yoldaşınıza,
ve kalbinizden dökülen kelimelerinize tanıklık etmek isterim.

Evet, siz Bayım!
Şimdi söz sizde:


“Talipli değilim şöhrete, şana,
Makamı, rütbeyi yük etmem cana.
Dostluk, sevgi, şefkat yetişir bana;
Dövüşü, kavgayı size bıraktım.

Zaman yoktur ekip, biçip, sürmeme,
Ham topraktan haram mahsul dermeme.
Bir tek ‘Gönül’ kâfi gelir girmeme;
Konağı, sarayı size bıraktım.

Hiçbiriniz telaş etmesin boşa,
Doyacak gözünüz toprağa, taşa.
Beni inancımla koyun başbaşa;
Topyekûn dünyayı size bıraktım.”

Mavi Tik

Görülmek mi görünmek mi?

İkisi aynı şeymiş gibi dursa da, aralarındaki fark ruhta yankılanır.
Görülmek, bir “Başkasının” gözlerinde varlığının tanınmasıdır.
Görünmek ise dış dünyaya sunulan bir profildir, çoğu zaman iç sesin sustuğu yerde gürültü eşliğinde patlak verir.
Biri varoluşun onayını içeriden alır, diğeri dışarıdan.
Bu yüzden görünmek kalabalıkların ortasında bile mümkünken, görülmek bazen bir çift gözde, bir anlık duruşta veya rüzgarda sallanan bir yaprakta zuhur eder…
Ve insan, ne kadar görünür olursa olsun, eğer görülmüyorsa, orada eksik kalır.

Görülme ihtiyacı neden vardır?
İnsan, var olduğunu hissedebilmek için bir göz temasına, bir gülüşe, bir mimiğe neden ihtiyaç duyar?
Bu sadece insana ait bir ihtiyaç mı?
Bir kediye, yavru güvercine, bir çiçeğe de ait değil midir?
Nedir bu ihtiyacın ardındaki duygu?

Bir kız çocuğu… 4-5 yaşlarında, kırmızı elbisesi, gülen gözleriyle zaten “var” değil midir? Peki ama o zaman neden öğrendiği her yeni şeyi annesine veya babasına göstermek ister?

Ebeveynler güncel hayat düzeni içinde koşuşturup dururken, onlara oldukça önemsiz gelen bir şey için bölünmez mi o koşturmacalar?

Küçük kız demez mi: “Anne bak nasıl çizdim, baba bak nasıl zıpladım…” Ardı arkası kesilmez bunların. Ebeveyn kâh döner “Aferin kızım.” der, kâh göz teması kurmadan “Evet kızım, çok güzel” der, kâh…

O yaşlarda görülme yüzdesini tamamlayamazsa, o göz teması kurulmazsa, o mimik verilmezse, o küçük kız eksik kalan yüzdeyi hayat boyu tamamlanmaya çalışılacaktır.

6–7 yaşlarında bir erkek çocuğu… Kız kadar sevimli elbiseler giyinerek dikkati çekmek gibi bir şansı yoktur. “Anne, bak saçlarım nasıl olmuş?” diyecek küçük, minnacık elleriyle tatlı bir beceriksizlikle yana yatırdığı saçlarını gösterirken… Anne kâh dönecek, kâh dönmeyecek. Peki Baba?

Baba belki de “Erkek çocuğudur, yüz vermeyelim; yoksa zayıf olur, güçlü olsun. Sürekli başını okşamayalım.” diyecektir. Babanın okşamadığı o başı, diken diken olmuş saçlar saracak sonra da o sertliğe dayanamayıp belki de terk-i diyar edecekler… Çünkü çocuk “güçlü, büyük adam gibi” davranırsa ancak baba tarafından görülebilecektir. Ama o daha küçük bir beden… Cinsiyeti değil, ruhu var; şefkat yüzdesi dolması gerekiyor, görülmek istiyor. O erkek çocuğu anlayacak ki: “Güçlü, soğuk ve sert durursam otoriteler tarafından fark edilirim.”

O’nun tarafından teslim edilirken gözleri gülen kız çocukları, kalpleri sıcacık erkek çocukları… Ruhlarına dokunulamamış ebeveynlerin ellerinde farklı şekillere sokulacaklar.

Sadece var olduğu için görülmezse bir çocuk, görülmek için yaptığı davranışlarını hayat boyu devam ettirecek.

Çok ağlayacak mesela; çünkü sessiz kalıp mutlu göründüğünde o evin içinde “yok sayılmış” olacak. O çocuk bunu bedenine kaydedecek. Sonra bir yetişkin olacak, iş sahibi olacak… İş ortamında ona saygı duyulması —daha doğrusu görülmesi— için bir problem çıkarması gerektiğine inanacak.

Tam tersine, “sadece güldüğü için” fark edilen bir çocuk, yetişkin olduğunda bile ağlayamayacak. Kırgın hissettiği her an kendine kızacak: “Bu zayıflık” diyecek. İçten gelen bu duyguları bastıracak ve “hep gülmeye” çalışacak. Güldükçe var olacak, görülecek.

Babasından psikolojik veya fiziksel şiddet gören annesinin her ağlayışında gözyaşlarını silen erkek çocuğu… Büyüdükçe daha çok annesini korumak, kurtarmak isteyecek. Annesi onu bir kurtarıcı olarak görecek. O erkek çocuğu “Kurtarıcı olursam görülürüm, sevilirim” diye bedeninde kayıt oluşturacak. Bir yetişkin olacak, kurtarılmaya ihtiyacı olan kadınları arayacak gözleriyle. Onların gözlerine baktığında hissettiği duyguyu “aşk” sanacak. Ama bu aşk, “Artık kurtardım” dediği anda bitecek ve başka bir mağdur arayışı başlayacak. O küçük erkek çocuğu, koca bir adamın bedeni içinde çok yorulacak. Bir hedefi olmayan hiçbir ilişkiye giremeyecek, huzur nedir hissedemeyecek.

Sadece hasta olduğu için evdeki koşturmacayı durdurabilen küçük kız çocuğu… Koca bir yetişkin olduğunda ilgiyi “kendini gerçekleştiren kehanetler” gibi bir dizi hastalıkla çekecek. İnsanlar “Senin de hastalıkların hiç bitmiyor.” dedikçe öfke duyacak o yetişkin kadın. Sanki yalan konuşuyormuş gibi hissedecek. Oysa öfkesi, “Eğer hasta olmazsam görülmem; görülmezsem yok olurum” kaygısının ikincil duygusudur. “Keşke” diyecek… “Keşke annemin veya babamın beni görmesi için hasta olmama gerek olmasaydı. Neden sağlıklı halimi sevememiş, görememişlerdi ki…”

Emanetçiden ilk geldiğinde bıcır bıcır konuşan erkek çocuğu, sürekli konuştuğunda görülmemeye, susturulmaya çalışılacak. Ebeveynleri ona, duygularını ifade etmenin, neşeli olmanın “kız çocuklarına özgü” olduğunu söyleyecek. Peki ama neden o zaman “O beni böyle yarattı” diyemeyecek. Ebeveynim, ailem, toplum söylüyorsa doğrudur diyecek. İçten gelen enerjisini, duygularını ve sonunda sesini kesecek. Susacak. O susunca “Ne ağır çocuk ama, maşallah” diyecekler. O da bunları duydukça doğru yolda olduğunu düşünecek. Çünkü O’nun tarafından görülmek nedir bilmeyecek — öğretmesi gerekenler de bilmiyordu çünkü. Sonra susarak “ağır bir adam” olacak. Kadınlar tarafından da bu şekilde ilgi görecek. Dışarıdan “her şeyi halletmiş, güçlü biri” gibi görünecek. İlginin sebebinin bu olduğunu bilecek. Bu yüzden en küçük zayıflıklarını bile kapatmak için yorulacak. Bir gözyaşı, onun varlığını tehdit eder hâle gelecek… Ağlayamayacak, boğazında düğümler birikecek. Zayıflığını örtmek için karşı tarafı değersizleştirecek. Çünkü o zaman karşı taraf kendi “değersizliğiyle” ilgileniyor olacak ve adamın “içini” göremeyecek. Hem adam yorulacak, hem kadın.

Annesinin “annesi” olan küçük kız çocuğu… Anne olarak doğacak, anne olarak arkadaş olacak, anne olarak evlenecek, anne olarak ölecek. Sana diyorum küçük kız çocuğu! Sana bunu yapmalarına izin verme. Senden bebekliğini, çocukluğunu, yetişkinliğini, erişkinliğini, orta yaşını, yaşlılığını çalmalarına izin verme. Niye biliyor musun? Eğer zaten bunlara gerek olmasaydı, “O” bize bu dönemleri ve o dönemlere ait duyguları ayrı ayrı, zamanlı şekilde bahşetmezdi. Sen sadece senin doğurduğunun annesisin! Duydun mu beni! Sen, seni doğuranın, sana âşık olanın, seninle aynı sırada oturanın, aynı işte çalışanın annesi asla değilsin!  Yani diyorum ki: “Görülmen için anne olmana gerek yok, sadece sen olmana ihtiyacın var.”

Bıcır bıcır konuşan erkek çocuğu! Baban ve toplum “Erkek bu kadar konuşmaz” dediği için seni, sana saygı duymayarak “görülmez” yapacaklar. Bu sisteme alışmış kadınlar da sana bunu böyle hissettirecek. Ama bil ki, sana kendini “görülmez” hissettiren herkes, benzer döngülerden geçmiştir. Sen baban, annen ve toplum tarafından bu şekilde “görüldüğün” için, sana kötü hissettiren kadınlara âşık olacaksın. İşte orada senin yolculuğun başlayacak. Sen iyi olduğun için değil, yanlış ellerde görülmeye çalıştığın için yolculuğa çıkacaksın. Ama sana “iyi” olduğun için saygı duymayarak “görülmüş” hissettirenler, kendi döngülerini düzeltmek için yola çıkacaklar!

Annesi tarafından eksik hissettirilen küçük kız… Sen küçücük ellerinle saçına harika bir toka taktığında, annenin bu kez seni beğeneceğini düşündüğünde yine hayal kırıklığına uğrayacaksın. “Bir anne, mümkün mü kızını sevmesin? Onun saçındaki tokayı fark etmesin, güzelliğini övmesin?” diyeceksin. Yetmezmiş gibi büyüdükçe, ergen oldukça kilona, saçının rengine, giydiğin kıyafete kötü kötü yorumlar yapacak. Olacak, korkma. Dayanması çok zor olacak. Çünkü kökünü hissedemeyeceksin. “Ben bir ağaç isem, dik duruyorsam köküm nerede?” diyeceksin. Çok sorular soracaksın. İşte o zaman, annenin gözünde “görülmeyi” onun sana kendini eksik hissettirmesiyle tanımlayacaksın. Belki kız kardeşine, sevgiline, eşine, kız arkadaşlarına aynı şekilde davranmaya başlayacaksın. Çünkü annene de onun ebeveynleri bu kaydı aktarmıştı. Annen bunu anlayamadı. Psikoloji, farkındalık ve bilim savaşın, yokluğun ve piramidin birincil basamağının sebep olduğu kasırgaların içerisinde doğup geniş alanlara yayılmaya fırsat bulamıyordu. Senin annenin zamanında “yolculuk” yokmuş, Ama senin çocuğun: “Anne, sen neden önce kendin, sonra benim için bu yolculuğa çıkmadın da bana bu kadar zarar verdin?” diye sorabilir.

Görülmek uğruna, Ya Rab nice ruhlar batıyor!

Kelimelerimle şimdi senin gözlerine bakıyorum;
Göğsümü, yorulduğunda yaslanman için buraya bırakıyorum;
Kendimi, yalnız olmadığını bil diye sana yoldaş ediyorum.

Şimdi sıra sende.
Bir düşün ne olur:
Doğduğun, büyüdüğün evde adının anılması ve yüzlerin sana çevrilmesi için ne yaptın?
Seni en çok hangi özelliğinle andılar dost meclislerinde?
Hangi özelliklerinden ötürü ölçünün dışında övgü veya eleştiri duydun?

Ya kısacası diyorum ki:
Ne yaptın da “mavi tik” oldun?

Peki ne yapacağız?
Çünkü, ihtiyaçlarımızın bir kısmı sağlıklı bir “ölçü” ile karşılanmış olup, bazıları da aşırı veya az doza maruz kalmış olabilir.
Ve biz de bu maruziyeti sevdiklerimize, çocuklarımıza aktarıyor olabiliriz.

Hülasa, hepimiz insanız; dolayısıyla hepimiz eksiğiz.
Peki, eksiğin gözünde “görülmek” tam anlamıyla ve doğru bir şekilde “var olmak” olabilir mi?
Kime “görüleceğim” ben?
Bu ihtiyacım küçük bir çocukken sağlıklı ebeveynler tarafından bilerek ya da bilmeyerek giderilmemişse, ne yapacağım?

O kadar çok eksik ruh gözünde görülmeye çalıştım ki…
Ben orada yokmuşum gibi değil, benim bile kendimi yok saydığım anlara o kadar çok tanık oldum ki…Görünüyorum sandığım ama görülmediğim o anlar…

İnsanları izlemekten, mimiklerini okumaktan; nelere sevinirler, nelere üzülürler, nelere öfkelenirler…
Egoları ne zaman devreye girer, karşı tarafı hangi anda değersizleştirirler,
“Bende bunların hangileri var?” diye düşüne düşüne
bir yapay zekâ gibi gelişti empati kaslarım.

Çünkü görülmeyen çocuklar, başkalarını görmeye ve hissetmeye kodlanmıştır.
O kadar çok “başkası” olmuşlardır ki, başkalarının hissettiklerini kendi bedenlerinde hissetmeyi adeta huy edinirler.
Görülmeye görülmeye kendilerinden vazgeçmeyi öğrenmişlerdir;
başka ruhlara, başka davranışlara evrilmişlerdir.

O zaman diyorum ki:
İnsan beşerdir, beşer şaşar.
Eksiğiyle bir çıkış arar.
Çıkışı bilmeyenin gördüğü, çıkışı bulabilir mi?

Var mıdır her şeyiyle “tam” olan?

Ah, bir Tam Olan’ın gözünde “görülsem”…
İşte o zaman, ne dert kalır ne gam!

Toprağa Basarken Gökyüzünü Unutmak

İnsanın en sessiz ama en yıkıcı yankılarından biri. Kimi zaman kendimizi korumak için yükselttiğimiz duvarların adıdır; kimi zaman da o duvarların ardında sıkışmış, kırılgan benliğimizin çığlığı.
Dışarıdan güçlü, emin, hatta haklı görünür; ama içeride, görülmemekten duyulan eski bir acı yankılanır.
Kibir, çoğu kez değersizlik korkusunun kılığına girmiş bir çabadır aslında — sevilmek yerine haklı çıkmak, anlaşılmak yerine üstün görünmek isteriz.
Oysa bu hâl, hem bizi hem çevremizdekileri sessizce tüketir.

Felsefede kibir; insanın kendi sınırlarını unutması, kendini Tanrı’nın yerine koymaya çalışmasıdır.
Psikolojideyse, ezilmiş bir benliğin incinmemek için taktığı maskedir.
Dinlerde de adı değişmez, anlamı değişmez; her öğreti onu tehlikeli bir perde olarak görür.
İslâm’da şeytanı secdeden alıkoyan kibirdir; Hristiyanlıkta ilk günah “gurur”dur; Budizm’de ise zihni karartan büyük yanılsamalardan biridir.
Hepsinde ortak olan, insanın kendine fazla, başkalarına ve Yaradan’a eksik bakmasıdır.

Kibir insan ruhunu yorar; çünkü içinde sürekli bir ispat telaşı taşır.
Her eleştiriyi tehdit, her farklılığı düşmanlık, her başarısızlığı utanç sayar.
Öğrenmeyi, yakınlığı, merhameti yavaş yavaş çürütür.
Çünkü kibir, yalnızca başkalarına değil, kendimize karşı da körleşmektir.
Ondan sıyrılmak bu yüzden zordur; çünkü bizi koruduğuna, ayakta tuttuğuna inanırız.
Oysa o sadece acımızın üzerini örten bir yalandır.

Bazen kibir, en derin utançlarımızın, en köklü yetersizlik hislerimizin aynasıdır.
“Ben iyiyim,” demek için “Sen değilsin,” dememize neden olur.
Oysa tevazu, başımızı eğmek değil; gerçeği olduğu gibi görebilme cesaretidir.
Kibirden arınmak, hem kendini hem başkasını affetmeyi gerektirir.
Bu da ancak insanın kendi kırılganlığını sevmesiyle mümkündür.

Ve evet, bazen kibir bir savunmadır.
Düşmemek için yükseliriz, incinmemek için duvar öreriz, görülmemek için parlamaya çalışırız.
Ama ışığın fazlası da göz kamaştırır, gerçeği gölgeler.
Narsisizmin kibirle el ele yürümesi de bundandır; biri görünmek ister, diğeri hatasız görünmeye yeminlidir.
Her narsist kibirli görünür; çünkü narsisizm, benliğin kırılgan çekirdeğini aşırı bir özdeğer algısıyla koruma çabasıdır.
Kibir, bu savunma duvarının dış yüzeyinde beliren bir semptom gibidir.
Ancak her kibirli insan narsist değildir; çünkü kibir bazen süreğen bir kişilik örüntüsünden değil, geçici bir savunma tepkisinden doğar.
Psikolojide narsisizm, çocuklukta yeterince aynalanmamış, görülmemiş veya koşullu sevilmiş bireyin, benliğini korumak için geliştirdiği “büyüklenmeci öz” ile tanımlanır.
Kişi dışarıya kendinden emin, eleştirilemez ve özel biriymiş gibi görünür ama içeride kırılgan, onay bağımlısı ve sürekli beğenilme ihtiyacı duyan bir benlik taşır.
Kibir ise her zaman bu kadar derin bir kişilik yapısına dayanmaz; çoğu zaman anlık bir güç yanılsaması, kontrol ihtiyacı veya utancı gizleme biçimidir.
Yani narsisizm kökleşmiş bir benlik örgütlenmesi iken, kibir çoğu zaman durumsal bir savunmadır.
Bu nedenle, her narsist kibirli olur; ama her kibirli, narsisistik değildir — kimi zaman sadece kendini korumaya çalışan bir ruhun, görünmez incinmişliğinin dışa yansımasıdır.

Kibir belki de insanın kendine en çok yalan söylediği yerdir.
Çünkü derinde, kim olduğumuzu unuttuğumuzda doğar.
Oysa hakikat; ne kadar güçsüz olursak olalım, her şeye rağmen içimizdeki o küçük, sessiz, dürüst “ben”i hatırlamaktır.

Şimdi, tüm bunları yıllar önce dinlediğim, hikayeleştirilmiş Kızıldeniz Mucizesi üzerine yapılan bir sorgulama ile size sunmak istiyorum. Belirtmek de fayda vardır ki Erdal Beşikçioğlu’nun anlatımı da insanın üzerindeki etkiyi bir hayli arttırmaktadır. Ancak bazen kendi iç sesimizle okumak daha samimi sonuçlara sebep olabiliyor…

Yehuda kralı Herod,
Büyük Herod,
Vaftizci Yahya’yı getirmelerini emrettiğinde, gözlerindeki yorgunluk ve alnındaki gelgit gün kadar aşikârdı.
Kaşları çatılmış, çenesi sarkmış, yüzü kararmıştı.
Zihni bir meseleyle meşgul olduğunda, aynen böyle abuşlaşırdı çehresi.
Gardiyanlar Vaftizci Yahya’yı zindandan alıp huzura çıkardığında, vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

“Uzun zamandır zihnimi kurcalayan, uykularımı kaçıran bir mesele var,” dedi Herod.
“Bilginlerle de konuştum, bilgelerle de konuştum ama tatmin edici bir cevap alamadım hiçbirinden.
Bilirim, sen peygamber soyundan gelen aziz bir adamsın.”

Herod burada bir an durdu; bir süre süzdü muhatabını, yaltaklanmasının karşılığını beklermiş gibi.
Vaftizci, heykel katılığındaki duruşunu hiç bozmadı.
Bunun üzerine Herod devam etti:

“Firavun’la Musa’nın hikâyesini bilirsin.
Hani Firavun İsrailoğullarına musallat olmuştu da Rab Musa’ya kavmini alıp Mısır’ı terk etmesini emretmişti.
Ve Musa da kavmiyle birlikte Kızıldeniz’in kenarına gitmişti hani.
Peşlerinde Firavun ve ordusu…
Musa çaresizlik içinde gözlerini göklere çevirince, Rab asasını denize vurmasını buyurmuştu.
Musa asasını Kızıldeniz’e vurmuş, Kızıldeniz de ikiye yarılmış; Musa da kavmiyle birlikte sağ salim karşıya geçmişti.
Peşlerinden gelen Firavun ve ordusu da Kızıldeniz’in bulanık sularında boğulup gitmişti.

Mesele şu: Her şeye kadir olan Rab, niçin İsrailoğullarını su üstünde yürütmedi de Kızıldeniz’i ikiye yarıp deniz yatağını kendilerine yol eyledi?”

Bu soru üzerine,
“Hikmet öyle bir lokmadır ki senin gibi aldanmışların kursağından asla geçmez,” dedi Vaftizci Yahya ve devam etti:

“Ama benim vazifem, sorulan her soruya doğru cevap vermektir — soran kim olursa olsun.

Senin sualinin hikmetine gelince; bu Rabbin bir hilesidir.
Firavun aldansın diye kurulmuş bir tuzak.
Çünkü İsrailoğulları su üstünde yürüyerek Kızıldeniz’i geçseydi, o zaman Firavun ve ordusu peşlerinden gitmezdi.
Herkes bilir ki suyun üstünde yürünmez; bir mucizedir bu.

Halbuki deniz yarılıp da deniz yatağı, yani toprak, ortaya çıkınca Firavun ve ordusu:
‘Biz toprağın üstünde yürürüz,’ dediler.
Herkes toprağın üstünde yürüyebilir çünkü.

Oysa denizin ikiye yarılması da bir mucizeydi.
Ama Firavun ve ordusu toprağı görünce mucizeyi unuttu, aldandılar.

Çünkü kibir, denizin ikiye yarılmasını görmez.
Kibir, ‘Şüphesiz ben de toprağın üzerinden yürüyebilirim,’ der.

Ve herkes bilir ki, kibre bürünmek aldatır; aldanmak ise öldürür.”

YouTube: https://www.youtube.com/watch?v=GRgtFRHp2RU

Kimdi?

Kimdi, şok havuzundaki cenini rahmetle saran,
ağladığı gecelerde ona göğsünü yastık eden,
kesik kesik hıçkırıklarını derin derin nefeslere dönüştüren,
yüzündeki gülümsemeyi bir zırha çevirenlere inat,
gözlerine ışığı, kalbine merhameti yerleştiren kimdi?

Kimdi ilk adımını gören,
paytak yürüyüşlerinin ardından seni sessizce alkışlayan,
ilk kelimeni duyan,
o kelimenin anlamını senden önce bilen,
bir gece gelen acı haber ile evsiz kaldığında sana ev olan,
okşanması yarıda kalan başını rüzgârıyla tamamlayan kimdi?

Kimdi, ihmalin karanlığında bedenine üşüşen aç kurtların elinden seni kurtaran,
“Sus!” diyenlere inat içinde yankılanan çığlıkları duyan,
kapanan her kulağa inat can kulağını sana yönelten,
korku içinde uyandığında seni koynunda dinginleştiren,
sistemin ve toplumun dişlileri arasında ezilirken ruhun,
“Kenara çekilin! O yalnızca Benimdir.” diyen kimdi?

Kimdi, boşlukta savrulan kalbine yerçekimi olan,
hazların girdabında boğulurken ruhun,
personalarının, gölge yanlarının, animusunun ve dahi kolektif bilinçdışının arasından özüne kavuşan ışığı sızdıran kimdi?

Kimdi o karanlık geceyi aydınlığa kavuşturacak yöntemleri sana bahşeden,
seni cenin gibi kıskıvrak haldeyken fark eden,
ardından “Şimdi elini kaldır ve başını okşa.” diye fısıldayan meleğini sana gönderen,
o meleği kahkahalarla evin içinde koşuşturan küt saçlı bir kız çocuğu gibi sana gösteren,
hasta yatağının başucunda senin elini yine senin en sağlıklı yetişkin hâlinin ellerine tutuşturan,
doğruyu sezebilmen için muhakemene güç veren,
yorgunluktan bitap düşen ellerini dua niyetine O’na yükselten kimdi?

Kimdi, “Korkuyorum, yalnızım.” dediğinde önce korkunu kalbinden söküp atan,
sonra seni Kendisiyle çoğaltan,
dünyanın bütün suçunu üstlendiğinde sana Musa’yı hatırlatan,
“Dur artık.” anlamına gelen kelamlarını senin kalbine yeniden indiren kimdi?

Kimdi sana “aşırı şefkat eksikliği” tanısını koyan,
art arda gelen iki gecede seni tedavi edercesine o rüyaları sana gösteren,
bir babanın kızına yazabileceği en şefkatli o şiiri
rüyandaki o adam tarafından sana işittiren,
şiirin her bir kelimesi ruhundaki her bir dikeni söküp atarken,
o dikenlerin ardında bıraktığı küçük yara izlerini de
hemen ertesindeki gece seni yine o adamın dizlerine uzandırarak, başını okşattırarak söküp atan,
artık “Benim de içimden geçti.” dedirten kimdi?

Kimdi senin kendi Firavunu’nu tanımanı sağlayan,
onun sana neler yaptığını anlaman için seni bir zeytin dalına vardıran,
tanıdığın her bir Firavun zerresiyle mücadele etmekten tir tir titrerken
seni ilmek ilmek o yüzleşme gününe hazır eden,
artık gözlerinin nemli değil, namlu olduğu o diri ruhuna iskelet olan,
Yusuf’un kuyusundan seni Kendisiyle çıkaran,
özgürlüğün geçmiş ve gelecek tarafından çekiştirilmemek olduğunu sana bir kahve yudumunda hissettiren kimdi?

Bildim,
Sendin O.

Duydum,
Senin sesin bir bebek kahkahasının ardındaymış.

Buldum,
Benim yurdum yalnızca Senin yanınmış.

Hissettim,
Senin yerin güzel olan her bir zerre imiş.

Bıraktım,
Şefkatin saçlarımın arasında dolaşırmış.

Titredim,
Senin nizamın bir taşın içinde gizliymiş.

Anladım,
Sevgi sandığım her şey yalnızca Senin adını eksik anışlarımmış.

Aktardım;

“Bana Mevlâna’yı, Yunus’u verin,
Mecnun’u, Leyla’yı size bıraktım.
Kırk yıldır susuzum, bir tas su verin,
Irmağı, deryayı size bıraktım.”

Annemin Halasının Kozmolojik Argümanı: Aşıyı Bulanın Allah Belasını Versin

İnsan, varlığını sorgulamaya başladığında çoğu zaman sebep–sonuç zincirini takip ederek geriye doğru bir yolculuğa çıkar; anneden anneanneye, oradan da en başa kadar uzanan bu sorgulama, teselsülün yani sonsuz geri gidişin imkânsızlığı üzerinden “ilk sebep” fikrine ulaştırır.

İslam düşüncesinde Vacibü’l-Vücud, Aristoteles’te İlk Muharrik, Hristiyanlıkta İlk Sebep(First Cause), modern felsefede ise Kozmolojik Argüman adıyla karşılık bulan bu yaklaşım, insanın zihninde aynı basit soruya dayanır:

Her şeyin bir nedeni varsa, bu zinciri başlatan ilk ve sebepsiz neden kimdir?

Ben bu sorgulama şeklinden ziyade “neden bu sorgulama şekline ihtiyaç duyarız” sorusuna ve muhtemel cevaplarına odaklanmak istiyorum.

Çünkü filozoflar bunu “varlığı sorgulama” üzerinden yaparken, bizler genellikle, kontrolün bizde olmadığı ve içinden çıkamayacağımız durumlarla karşılaştığımızda yaparız.

Aslında bu sorgulama sistemi bizim kas hafızamızda kayıtlıdır.

Ancak bizim bu sorgulamalarla hangi noktalara vardığımız bazen muammadır.

Bahsetmek istediğim bu durumun daha netleşmesi için size birkaç trajikomik yaşanmış örnek anlatacağım.

Geniş ailemizde herkesin çok sevdiği tatlı, yaşlı bir kadın var:

annemin halası.

Küçücük, yaklaşık 85 yaşlarında, 1.50 boyunda, içinden enerji fışkıran bir kadın.

Ben onu küçük ses bombalarına benzetiyorum.

Ufacık ama cıvıl cıvıl şarkılar çıkıyor içinden ve etrafa neşe saçıyor.

İnsanın her yere yanında götürmek isteyeceği türden…

Diyebilirim ki hayatımda gördüğüm en tatlı, huzurlu yaşlı.

Eğer bu hayatta yaş alabileceksem, onun gibi bir yaşlı olmayı çok isterim.

Aslında bu kadar enerjik ve pozitif olmasından anlayacağınız üzere çok zor bir hayatı olmuştur.

Bizde acıları mizah ile savuşturma bir ata geleneğine dönüşmüştür.

Halam, daha iki yıllık evliyken, çok sevdiği kocasını kaybetti.

Kocası ardında küçük bir bebek ve gözü yaşlı bir kadın bıraktı.

Halam kocasını o kadar çok sevdi ki bunu size şöyle bir örnek ile anlatayım.

Çok genç yaşta kocasını kaybettiği için, annemin babası belirli aralıklarla Halam’a sorarmış “eğer evlenmek istersen, bu konuda sakın çekinme. Seni beğenenler de var. Senin de gönlün olursa söylemen yeterli” dermiş.

Halam bu konu her açıldığında bir anda diğer odaya koşarmış ve elinde bir fotoğraf ile geri gelirmiş.

Kocasının fotoğrafı…

Fotoğrafı abisine uzatarak “abi bana söylesene, ben bu adamın üstüne nasıl birine bakarım, nasıl biri ile evlenirim…”

Velhasıl, böyle bir ömür sürdü, ve kimse ile de evlenmedi.

Abisinin evinde, kalabalık bir aileyle yaşadı.

Fakat kızını, maddi imkânları daha iyi olan kocasının ailesine vermek zorunda kaldı.

Çünkü hem kendisi kalabalık bir evde, “bir başkasının” evinde yaşıyordu, hem de maddi imkanı onlar gibi değildi.

Kızı ile aynı şehirde oldukları için bağları hiç kopmadı ama, bir anne için evladına hasret yaşamak ne kadar zor olur tahmin edebilirsiniz.

Neyse…

Biz esas konumuza dönelim. Size yazının başında bahsettiğim “ilk sebebi” sorgulama sistemini en iyi yapan kişilerden birisi de halamdır.

Bu konuda efsanevi bir tiradı vardır.

Olay abisi, onun eşi ve kızları ile birlikte yaşadığı köy evinin kapısında gerçekleşiyor.

Köy evinin alt tarafı uçsuz bucaksız fındık bahçeleri ile çevrilidir.

Fındık bahçelerinin eğimleri o kadar yüksektir ki, fındık toplama zamanı evden çıkıp fındık toplamaya giden herkes neredeyse evde kalıp yemek hazırlama görevini üstlenenler ile helalleşerek fındık toplamaya giderler.

Abartıyorum ama abartmayacaksam da ağzımı açamam, kusura bakmayın.

Bu fındık bahçelerinin ucunda da deniz görünür.

Evin kapısında çıkınca sol tarafta ise toprak bir zemin vardır.

Evin kapısı kot farkından ötürü bu toprak zemin altında kalır.

Köydeki diğer hanelerin kapıları da bu toprak zemine açılır ve onların çocukları da bu toprak zeminde oynarlardı.

Halam çok çalışkan bir kadındı. Hep öyle anlatırlardı. Bence tabii “başka bir kişinin evinde kalmanın verdiği mahcubiyet” duygusu da onun daha çok çalışmasına sebep oluyordu.

Neyse, düzenli olarak toprak zeminden evin kapısına toprak geliyordu ve halam sürekli burayı temizliyordu.

Gerçekten temizlik konusunda da çok titiz bir kadın.

Artık kendi evi var, tek başına yaşıyor, ve o evi nasıl tertemiz yaptığını görmelisiniz.

Günlerden bir gün yine kapıyı temizliyor, o sırada çocuklar yine o toprak zeminde koşturup top oynuyorlar.

Onlar oynadıkça daha fazla toprak evin kapısına hücum ediyor, halam deliriyor.

Acaba o çocukları her gördüğünde kendi çocuğu da aklına geliyor muydu? Veyahut gelmeme ihtimali var mıydı?

Halam çocuklara kızıyor “ula gidin biraz ötede oynayın, hep pislettiniz burayı” diyor.

O gün çocuklar biraz gidiyor, halam eve çekilince çocuklar da geri gelip oynamaya devam ediyor.

Hepimizin zamanında yaptığı gibi…

İkinci gün yine aynı senaryo, halam elinde çalı süpürge ile kapıya çıkıyor, temizliyor, çocuklara bir posta azar atıyor, kapanış.

Üçüncü gün aynı, dördüncü gün aynı…

Halamın artık son noktaya geldiği o gün “sebep sorgulaması” başlıyor.

Neden?

Çünkü halam artık bir çıkmazda.

Kendisi çok yoruluyor, çocukları kovamıyor, muhtemelen çocuklar onun gözünde “her gün kalabalıklaşan düşman ordusu” gibi görünmeye başladı artık.

Ne yapacağını bilemiyor.

Aynı döngü yorgunluğa, yorgunluk öfkeye, öfkeyle çözülemeyen durum çaresizliğe, çaresizlik ise sorgulamaya sebep oluyor.

Tahminen 1970-80’li yıllarda yaşanan olay gününde,

Halam yine minicik bedeni, elinde çalı süpürgesi ile, dışarıdaki çocuk ordusu ile mücadeleye başlıyor.

Halam bağırıyor, çocuklar artık takmıyor.

Halam bağırıyor, çocukların sayısı sanki daha da artıyor.

Halam elindeki çalı süpürgesini yere atıyor.

Başındaki çemberin aşağı sallanan kısmını sol eli ile hızlı bir şekilde tutup sağ yanağının kenarına iliştiriyor,

ve sonra ellerini beline koyarak çocuklara ağzından ateş çıkarkan ejderha gibi haykırıyor;

“Allah pelasını versin bu çocuk aşılarını bulanların, ortaluk uşak (çocuk) doldu, daha bi uşak bile ölmiy!”

O yıllarda çocuk aşıları Türkiye’ye yeni gelmiş, aşı uygulamaları çocuk ölümlerini oldukça azaltmış ve başarılı bir sonuca ulaşmıştı.

Bu tabii ki halam için de, yani çocuğuna hasret bir anne için, elbeette çok mutlu edici bir gelişmeydi.

Öyle olmasa böyle bir sorgulama anında aklına ilk bu durum gelmezdi.

Ama çocuklar ile başa çıkamadığı o anda, ilk sebep sorgusu, yorgunluğu, öfkesi, belki o kadar çocuğun arasında kendi çocuğunun olmaması… onu bu sorgulamaya itmişti.

Çünkü başka türlü dayanamayacaktı.

Bu her insanın doğasında var da bizim kültürümüzde başka bir boyuta mı ulaştı emin değilim. Ancak bir akrabamın anlattığı örnekten anlıyorum ki, bizim kültürümüzde bu durum başka bir boyuta ulaşmış.

Şöyle ki, akademisyen akrabamın meslektaşı Japonya’da bir üniversiteye misafir araştırmacı olarak çalışmaya gitmiş.

Doğal olarak aynı üniversitede bulunan diğer Japon akademisyenler ile de yakın arkadaşlıklar kurmuş.

Bunlardan bir tanesi ile yolda karşılaşmış.

Japon akademisyen birisi ile sözlü bir şekilde tartışırken, Türk akademisyen yanına gitmiş.

Japon akademisyeni tanıdığı için ona yardımcı olmaya çalışırken, tartıştığı kişinin de Türk olduğunu anlaması çok zaman almamış.

Ortamı sakinleştirip, diğer Türk’ü ortamdan uzaklaştırıp göndermiş.

Sonra Japon akademisyene ne olduğunu sormuş.

Japon akademisyen, yüzünde inanılmaz bir şaşkınlık, şok, duruma anlam verememiş bir ifade ile şunları demiş;

—“Bilmiyorum. Ben de anlamadım. Çok küçük bir konudan dolayı anlaşmazlık yaşıyorduk. Ama karşı taraf anlamadığım bir şekilde konuyu Osaka’da yaşayan anneme getirdi. Osaka’da yaşayan annemin konuyla ilgisinin ne olduğunu hala anlayamadım.”

Bizim Türk akademisyen durumu nasıl açıkladı inanın hiç bilmiyorum. Tek bildiğim şey kesinlikle onun yerinde olmak istemeyeceğimdir.

Kibar bir şekilde konuşarak, sözleri ile bir kişi ile başa çıkamayacağını anlayan kişi, yine önce yetersiz, sonra öfke, sonra “ilk sebep” sorgulamasına varıyor.

Ben de diyorum ki,

Madem biz “ilk sebep” sorgulaması konusunda kasları gelişmiş bir toplumuz, neden bunu sadece bu tarz durumlarda yapıyoruz.

Şunu biliyorum,

Benim gibi insanların, kendisini kandırmadan, başka kaçınma yöntemlerine başvurmadan,

“gerçek bir doğuma” varabilmesi için çıkmazda ve yalnız hissetmeleri gerekebilir.

Çünkü bizim için derinleşmek, o derinliklerde O’nunla buluşabilmek acı verici bir yalnızlık ile daha mümkün oluyor.

Bir dağ başında dolaşırken, o köyden hiç çıkmamış bir kadın ile karşılaşırsın. Çok basit bir sohbet ederken bazen bir espri, bazen ciddi bir söz söyler sana.

Çok kısadır, ama mermi gibi çarpar zihnine…

Bu kadın bu noktaya nasıl geldi dersin.

Çünkü o kadın acısını yalnız yaşıyor,

çünkü o kadın Yaratıcı’nın yarattığı şeyler ile direkt temas ediyor,

yani kadın acısının, yalnızlığının ve O’nun kesiştiği yerde yaşıyor.

bunların her biri de ona, istese de istemese de, sorular sorduruyor, cevaplar bulduruyor…

Bu sebeple, eğer yalnız kalamıyorsak, bilin ki derinliğimiz oldukça sığ kalıyor.

Bu yalnızlık asosyallik derecesindeki sağlıksız bir yalnızlık değil,

Veyahut sürekli kalabalık ortamlar ile kaçtığımız bir yalnızlık değil,

Bu yalnızlık, gün içerisinde, hiçbir şey yapmadan, telefon, TV, müzik vb. gibi uyarıcı her şeyden uzak bir halde, sadece kendimizle baş başa kalabildiğimiz en az yarım saati ifade ediyor.

Bunu yapamadığımızda ne oluyor biliyor musunuz?

Bir anda bir arkadaş buluşmasına gitmek istiyoruz, ama aslında ruhumuz o anda yorgun, ne kadar çok seversek sevelim o arkadaşlarımızı, içimizden bir ses “keşke evde yalnız kalsaydım, neden geldim diyor”,

Veyahut evde yalnız kalıyoruz, ama gerçekten “çok yalnız” hissediyoruz. O zaman da “keşke birileri burada olsaydı” diyoruz.

Yani aslında bu dünyada arafı yaşıyoruz.

Her iki durum arasındaki dengeli, ölçülü yalnızlığa ulaşmak için ise, benim bulduğum çözüm bu duygu ile önce yüzleşmek,

Ardından “ilk sebebi” sorgulamak,

Ardından içsel yalnızlığımdan O’nun eli ile kurtulmak istemem oldu.

Sizin kurtuluş yolunuz ne olur bilmiyorum.

Sadece yalnız olmadığınızı bilin!

Hayat devam ettiği sürece gel-gitler olacak. Gün gelecek gayet huzurlu yalnızlıklar yaşarken, bir anda tekrar eskiye dönmüş gibi hissedeceğiz.

O anda yine “ilk sebep” sorgusuna döneceğiz.

“Şu anda böyle hissetmemin sebebi ne?”

“Şu anda güncel hayatımda ne yaşıyorum ki yine tetikleniyorum?”

Sonuç olarak, şunu demek istiyorum;

“ilk sebebi arama” dürtüsü hepimizin içinde var. Belki de mesele, bu sorgulamayı sadece öfke ve çaresizlik anlarında değil, kendimizi bulmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda da yapabilmektedir.

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın
ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir
haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın
yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

(İsmet Özel-Esenlik Bildirisi)

Çalıkuşunun Trolleme Denemeleri 1- Bilinmeyen İbadet: Kocaya Gitmek

Bildiğimiz üzere bizim gibi toplumlarda belli yaşı geçmiş bekarlara tahammül yoktur.
Bu yeni dünya düzeninde 30+ bekara hiç tahammül kalmamıştır.
En elit ortamdan en kırsal ortama kadar konu, bir şekilde o ortamdaki 30+ bekarın evlenmemesine gelir.
Kıta altı mantoyu tartışırken bir anda “kriterlerin neler?” gibi bir soru ile karşılaşabilirsin.

Özellikle kadınlar bu konuda çok daha fazla strese girer.
Biyolojik saat, çocuk isteği, etrafındaki arkadaşlarının evlenmiş olması…
Bir de üzerine ailen ve toplum seni zorlamaya başladığında iyice strese girersin.

Aslında bu stresin sebeplerinden biri kendini “eksik, problemli, normalin dışında” hissetmendir.
Eğer alt planda bunu kavrayamazsan, sadece “doğurmak” veya “modaya uymak” için bir evlilik yapman kaçınılmaz olur.

Bu arada “aman evlilik nedir, bekarlık sultanlıktır” gibi güzellemelere de, “evlenin, niye evlenmiyorsun, evlilik çok güzel” gibi güzellemelere de temelinden karşıyım.
Çünkü her iki durumun da pozitif ve negatif yanları vardır.
Zaten hayat böyle bir şeydir; filmlerdeki gibi pürüzsüz değildir.

Evliliği erteleyerek iyi bir kariyer yapmak istersin, çünkü senin var olabilmen, görülebilmen yaptığın işteki başarına bağlıdır.
Ama eve geldiğinde bir çocuk sesi ararsın.

Veyahut, sen aile kurmayı; birinin karısı, birinin kocası, birinin annesi olmayı önceliğin yaparsın.
Çünkü önce bu sıfatlarla var olabileceğine, görülebileceğine, özgürleşebileceğine inanırsın.
Ama devam ettirmediğin iş hayatındaki arkadaşlarını görür, bir ah çekersin.

Bunun ikisini birden yapmaya çalışırsın, çünkü hem iş hayatında hem de aile hayatında “örnek” olman gerektiğini hissedersin.
Mükemmeliyetçilik şeman seni her şeyin iyisini yapmaya iter.
Bir tanesinde çok kötü olsan bunu kabullenemez, büyük kırılmalar yaşarsın.
Her ikisinde iyi olsan günün birinde çok yorgun hisseder, gözlerinin ışığının gittiğini, içinde bir yankı kalmadığını fark edersin.

Yani kısaca demek istiyorum ki: Herkesin bir hayat yolu vardır.
Bu yoldaki patikalar, bizim yön vermemize ve içimizdeki eksiklikleri kapatma eğilimlerimize göre şekillenir.
Bu sebeple bir kişi kendi hayatına dair bir şey diyemezken, etrafındakilerin güzelleme veya kötüleme yapması anlamsızdır.

Ama biliyorum, bu görüşü savunan milyonlar vardır.
Bir şey değişti mi? Hayır.
Yeni kuşaktan çok umutluyum, o ayrı.

Ama şunu da kabul edelim: Biz de toplumun o yaş grubuna geçtiğimizde, “bir öğüt verme, bir yol çizme, bir mentör olma” gayretine tutuşacağız.

Toplum normlarına göre geç evlenen çok yakın bir arkadaşım var.
Onunla bekarlık dönemlerimizde bunları konuşur, toplumdaki saçmalıklarla dalga geçerdik.
Evlendiği gün espriyle beni zorbalamaya başladı.
Düğünde “artık sen de bu yola gir, evlilik önemli” dedi.
Ayıp ya dedim, bu kadar hızlı mı?
“Bu kadar hızlı,” dedi, “ben artık diğer tarafa geçtim.”

Bu sebeple, siz ayaklarınızı yere sağlam basın.
Ne istediğinizden emin olun.
Toplumun bazı dinamiklerini değiştiremeyeceğinizi bilin.
Art niyetli insanlara “ben” diliyle sakince sınır çizin.
Ama eğer art niyetli değillerse, sadece sizin bir düğününüzü görmek istiyorlarsa, onlara bir şeyleri izah etmeye çalışmayın; mizah ile kaçın.

Tam bu sebepten ötürü beni sürekli bu konularda trolleyen annemle bir telefon görüşmemden bahsedeceğim.
O ne derse benim tersini yapacağımı bildiği için bu konuları benimle ciddi ciddi konuşamaz.
Sadece konuşma aralarına çok tatlı bir mizah ile ürün yerleştirmesi yapar.
Ben de buna izin veririm.
Aslında onun içindeki eğlenceli, yaramaz çocuğu ortaya çıkarmak hoşuma gidiyor diyelim.

Geçen hafta sonu beni aradı.
“Naber, nasılsın?” kısımlarını geçtik.
Bana, beni rüyasında gördüğünü söyledi.
Ben de “hayırdır inşallah” dedim.
O da “bence hayır” dedi.

“Ne gördün?” dedim.
“Bizim evde oluyoruz, sana doğum günü yapıyorum,” dedi.
“Ama ev o kadar kalabalık ki sana anlatamam.”

Ben de onu trollüyorum: “Sen bu kalabalıktan memnun musun, yoksa ‘nereden çıktı bu kadar adam’ mı diyorsun?” dedim.
Güldü, “yok yok gayet memnunum” dedi.
Ama bir yandan da çok şaşkındı.

“Neden?” dedim.
“Çünkü o kadar çeşit insan geliyor ki… Yıllarca görmediğim, ölü, diri herkes orada,” dedi.
“Her gelene ‘siz nereden duydunuz’ diyorum, hem de şaşırarak seviniyorum,” diye anlattı.

Ben de bunun üstüne, “gerçekten çok güzel görmüşsün, şimdi senden duyunca mutlu oldum,” dedim.
Yaklaşık iki aydır farklı bir ruhsal durum içerisindeydim, o yüzden bu rüya da bana çok iyi geldi.

Sonra dedim: “Anne, o kadar gelen misafir kalabalık… Acaba ben hacca mı gideceğim? :)”
O da “ben mi?” dedi.
Ben de “yok, sen değil; ben” dedim.

İki saniye durdu.
Sonra tomadan çıkan su gibi patladı:
“Sen hacca gideceğine, önce kocaya git!” dedi.

Kırmızı İp

Yedi kıtanın görece ortasında bir zerre olduğunu bilirsin de,
Gün gelir evrene sığamadığını hissedersin.
Bir El ararsın,
Yusuf’u çıkardığı gibi, çeksin çıkarsın beni de bu kuyudan istersin.
Sahi, niyetin kuyudan mı çıkmaktır,
Yoksa kuyudan O’nunla birlikte mi çıkmaktır?

Tam bunları düşünürken, Yaşar Kemal yakanı bırakmayacak bilesin.
Sürekli kulağına kimsesizliğin el dokuması şeklindeki şu dizeleri ile fısıldayacak;

“Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
yol olsan kimse geçmez.
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
bir ağaç bulursun, tellersin,
pullarsın, gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı!”

Sarsılacaksın, susacaksın.
Sonra bu durumu dağıtmak için Yaşar Kemal’e;
“Beyefendi, maşallah, anlıyorum ki siz de yoksunluk şeması konusunda hiç de boş değilsiniz.” diyeceksin.
O da gülümseyecek ve başıyla onaylayacak.

Sonra bir yerden bir müzik sesi duyacaksın. Bizim oralardan belli… Yayla Trio adlı müzik grubu “şu yalancı dünyada her canlı bir eş arar, taşın kalbi yok ama onu da yosun sarar” diye diye sana doğru gelecek. Sakın dinleme, kulaklarını hemen kapat ve koşarak uzaklaş oradan. Aksi halde dağılırsın, yaylayı hatırlarsın, Hira’nı anımsarsın, ne vakittir gidemediğini hesaplar, yanarsın yanar…

En ferahlatıcı çözümü, O’na dualar etmekte bulacaksın ve edeceksin de…
“biliyorum bu bir beşer yalnızlığı ile ilgili değil” diyeceksin.
Çünkü kalabalıklar da arttırıyordu yalnızlığını, bunu biliyordun.
Sadece bunu kendine itiraf edemiyordun, çünkü bu senin için zayıflık göstergesiydi.
“Kimseye ihtiyacım yok, ben yalnızlığı seviyorum…” şeklinde ahkamlar keserdin…

Sonra bir terapi odasında, gerçek, ıslak havlu gibi çarptı yüzüne.
Haftalarca kendine gelemedin.
Şimdi bu yalnızlığı yine tüm hücrelerinde hissediyorsun.
Ve artık biliyorsun, bu bir kulun varlığı ile çözülemez.

O yüzden bırak artık bir erkek kardeş, bir kadın yoldaş, bir anne, bir baba arama çabalarını bir kenara…

Kalk bir sabah vakti gün henüz doğmamışken,
Eğil ve bırak kendini yalnızca O’na,
Tarif et, nedir istediğin, nedir seni bu hallere koyan his?
Durma, anlat!
Anlat ki rahatla.

Sonra o mucize gerçekleşsin.
Neresinde olduğunu sadece kırmızı bir ipten bildiğin o Kitab’ı aç,
Bak bakalım nedir bugün ki hissen;

“Yetimken seni bulup barındırmadı mı?
Şaşkınken seni bulup doğru yola ulaştırmıştı.
Yalnızken seni bulup zengin etmişti.”

(Duha Suresi, Ayet 6-8)

Neydi bu zenginlik?
Sadece maddi bir şey miydi?
Peki o zaman neden “Yalnızken” diye başlıyordu?
Yalnızlıktan kurtulmak maddi zenginlikle mi mümkündür?
Henüz peygamber olmadan hemen önce,
mağaralara kaçan,
toplumdaki yozlaşmaları sorgulayan,
kendisini “toplumun o hali ile” oraya ait hissetmeyen,
düzeltmek için neler yapabileceğini düşünen,
annesiz, babasız, kimsesiz hisseden genç, yoksul bir adam,
sadece maddi güce mi ihtiyaç duymuştu?
Evet, bu güne kadar sen de sadece Hz. Hatice ile evlenmesinden bahsedildiğini düşünüyordun.
Çünkü bu denli yalnız olduğunu bilmiyordun.
Hissediyordun, ama tanımlayamıyordun.
Ama ‘O’, sanki bu ayetini sana yeniden tanımlıyordu

Okudukça çoğalıyordun, biliyorum.
Artık yoksunluk şemanla mücadele edebilmek için bir beşere değil, Kim’e ihtiyacın olduğunu biliyordun.
Bunu sakın unutma!

Ama tabii ki, yoksunluk şemanı duyanlar, durum tespiti yapmak için akın akın gelmeye devam edecekler.
Çünkü önce durum tespiti, sonra çözüm.
Durumu ne kadar iyi analiz edersen, çözümü o kadar etkili olur.

Tam o anda Nurallah Genç “elimde senin için güzel parçalar var” diyen samimi, devamlı müşterisini koruyan konfeksiyon esnafı gibi gelecek yanına,
“Buyurun sayın Genç, sizi dinliyorum” diyeceksin.
O da, “eğer canını çok yakmayacaksa, ben de derdini birkaç dizem ile tanımlamak isterim” diyecek.
“Lütfen, buyurun, başım gözüm üstüne” diyeceksin.

“Bir damla su ver bana ey çöl! Bari sen küsme.
Kalmadı hiçbir şeyim bak, günahım da yandı.
Yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme.
Ülkem yıkıldı heyhat!
Ordugâhım da yandı.”

Elhamdülillah deyip, tam bu yoksunluk modunu kapatmaya çalışacakken
İsmet Ağabey, ayağını, kapanmasına az kalan kapının arasına sokacak
Ve diyecek ki;
“Benim de sana iki çift lafım var.”
Kalbim üstüne ağabey diyeceksin.

“Şu anda senin ruhun, evi Nepal’de kalmış Slovakyalı bir salyangozdur.” diyecek.

Sen de google rolüne bürünüp “did you mean that …” minvalinde bu cümleyi anlamlandırmaya çalışacaksın.
Yani ağabey, demek istiyorsun ki;

Ruhum, sırtında evi olması gereken ama onu Nepal’de unutan bir salyangoz gibi… Ne doğduğum yerde barınabiliyorum ne de vardığım şehirde tutunabiliyorum; gövdemde kiracı gibi gezen bir aidiyetsizlikten ibaretim.

Muhtemelen kabul etmeyecek ama, burası senin mekanın.
Sen “evet, tam olarak böyle söylemek istedim” dediğini farz et.

Sonra derince bir sessizlik yaşayacaksın,
Bir iç çekeceksin,
ardından elini kalbine götürerek;

“Eyvallah” diyeceksin.

Sonra sen;

“Siz kalemlerinize yakışanı yaptınız.
Ben de bu yoksunluğu yaşayacaksam,
sizinle ve büyük bir gururla yaşayacağım,
Ama, süresi kısa olacak.” diyeceksin.

Her şeye itiraz eden İsmet Ağabey,
Yüksek ihtimalle “neden süresi kısa olacak” diye soracak.
Sen de ona, “senden öğrendiğim ağabey” diyeceksin.
O da bıyık altı gülerek;
“Tamam, Yıkılma Sakın” diyecek sana.

Sen de ona;
“Kalpten geldin, kalbine vardım ağabey!” diyeceksin.

Dirileceksin,
Mücadeleye başlayacaksın,
ama nasıl başlamak…
Yalnıza Yaratıcısı’na varmak isteyen en devrimci muhafız gibi.
göğün,
doğan güneşin,
gülen çocuğun,
uçuşan kuşların,
esen rüzgârın,
ve soğuk yayla suyunun aşkına şöyle haykıracaksın;

Sükûn yok, hareket var.
Bugün yarına çıkar,
yarın bugünü yıkar
ve bu durmadan akar
akar
akar….

Biz bugünün kahramanı,
Yarının münadisiyiz.
Bu durmadan akan,
yıkıp yapan akışın
çizgilenmiş sesiyiz.

Biz,
adımlarını tarihin akışına uyduran
temelleri çöken emperyalizme vuran,
yarını kuran
larız.

O duvar
o duvarınız
vız gelir bize vız!…

(Nazım Hikmet Ran-Duvar)

Diriliş bu dizeleri tekrarladıkça damarlarına dolacak.
Güzel.
Ama, unutma ki bu süreç TEDx’in motivasyon konuşması değil.
Her şey bu dirilikle ve kolaylıkla devam etmeyecek.
İniş çıkışlar olacak.
Ama yolun bütünü yukarı doğru ilerleyen bir eğri olacak.

Evet, hiçbir kaçınma metoduna başvurmamaya ettiğin yemin bedenini çok zorlayacak.
Gün içinde ruhsal değişimlerin olacak ve bunlar bir süre sık aralıklarla sana hücum edecek.
Çünkü onlar olmadan mücadele nedir bilmiyor bedenin.
Metotlar ile aslında “acı acıyı bastırır” tekniğini kullandın yıllarca.
Canını yakan bir şeyden kaçıp seni “suçlu, kötü, kendine saygı duymayan” bir insana çeviren davranışları tekrarladın.
Bu duygular da o anda yaşadığın olayı gölgede bıraktı.
Bu sefer gerçek problem ile yüzleşmedin.
Sade metotlar ve etkileri ile mücadele etmeye başladın.

Kuyudan O’nunla çıkmak uğruna artık kaçmak yok!

Bir an gelecek sonra,
mücadeleden ötürü bitkin, yorgun düştüğün, hatta belki de “yapamayacağım” diye düşündüğün,
son noktaya geldiğini hissettiğin o an,

yine bir sabah vakti
ve yine bir mucize ile karşılaşacaksın.
“Seni görüyorum, gayretini görüyorum,
ve unutma sen Benimsin”
diye seslenen bir mucize…

“Ey insan! Şüphesiz ki Rabbine giden yolda çaba üstüne çaba gösteriyorsun ve sonunda O’na varacaksın.” (İnşikak Suresi, Ayet 6)

Rahatlayacaksın.
Sevilmek nedir,
Şefkat nedir,
Korunmak nedir,
Borçlu hissetmeden Biri’nden yardım almak,
Utanmadan yardım istemek nedir tadacaksın…

“İman edip iyi işler yapanlar başkadır; onlar için başa kakılmayan (kesintisiz) bir ödül vardır” (İnşikak Suresi, Ayet 25).

Sen bu mücadelelere devam ederken, günlük hayatında güncel tetikleyicilerin de olacak.
Sen kötü şeyler üst üste geliyor sanacaksın,
O, sana yüklerinden arınman, onları tanıman için bir fırsat sunuyor olacak.

Art niyetli insanlardan, onların planlarından ilk başta korkacaksın.
Ama ‘O’ sana bu kaygıyla uyuduğun o gecenin sabahında yine fısıldayacak;

“Göğe ve Tarık’a Yemin olsun! Tarık’ın ne olduğunu sana bildiren ne olabilir ki! O karanlığı delen yıldızdır. Üzerinde gözetleyici (melek) olmayan hiçbir can yoktur.”

“Şüphesiz ki Kur’an doğru ile yanlışı ayırt eden bir sözdür. O asla bir şaka değildir. Şüphesiz ki onlar bir tuzak kuruyor. Ben de bir tuzak kuruyorum. Kafirlere mühlet ver, onlara biraz zaman tanı.” (Tarık Suresi, Ayet 1-4 ve 13-17).

Ömrün boyunca büyük bir iştahla her şeyi sevdin,
Hatta bu yüzden kendinle çok kavgalar ettin,
Nedir senin bu bitmek bilmeyen sevmek telaşın diye kızdın kendine,
belki de bir beşer tarafından tamamlanamayacak olan o büyük “sevilmek” iştahının aynalamasaydı bu…

Ama şimdi söyle!

O, sana buna mucizeleri yaşatmışken,
Bir an olsun El’ini senden çekmemişken,
“Bu karanlık aydınlığa çıkmaz artık” diye düşündüğün ve ümitsizliğe kapıldığın anlarda,
inanamayacağın kadar hızlı bir şekilde senin gönlüne güneşi doğurmuşken,
Başını okşamışken,
Seni korumuşken,
Cıvıl cıvıl ışıldayan o küçük çocuğu hayata döndürmüşken,
Üzerine yetmezmiş gibi,
Sana iyi haberler veren iki önemli telefon görüşmesi bahşetmişken,
Yetmedi, vücudunu pamuk gibi yapan iki güzel rüya göstermişken
Sen artık seni yoran yılların döngüsü “aşırılıklarından” ve onların artçılarından kaçacak mısın?
“Ben buyum, sanırım bunları aşamayacağım” diyecek misin?
Kendini ezerek, aşağılayarak, suçlayarak yok olmaya devam edecek misin?

Bir damla su verdiler diye ömrün boyunca ne beşerleri sırtında taşıdın!
O’nun mucizelerine karşı sessiz mi kalacaksın?
Biliyorum kalmayacaksın!

Önce tüm samimiyetinle And içeçek,
sonra matarandaki tuzlu su ile yeni bir yola çıkacaksın.

West Indies, Kızıl Elma, İtaki,Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların içinde uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

(Mataramda Tuzlu Su-İsmet Özel)

Tekrarın Günahı, Günahın Tekrarı

Sanıyorum ki çoğumuzun, tekrar tekrar sergilediği;
her seferinde ya kendisine, ya çevresine, ya da her ikisine birden zarar veren,
bu yazıda ‘günah’ olarak tanımlanan,
tutum, davranış, duygu ve düşünce durumları vardır.
En azından benim var.

Bazen neden yaptığımızı bile bilmeyiz. Kimi zaman onlara kılıf uydurup kendimizi kandırırız; kimi zaman suçu şeytana, ay tutulmasına ya da havanın durumuna yükleriz.

Peki buradaki “günah” ile ne kastedilmekte, nereye varılmak istenmektedir?

Sadece bir dinin yasakladığı eylemler mi?
Hayır.

Bir dinin inananı için, buyruğun aksini yapmak;
Bir öğretiye bağlı olan için, öğretinin tersine davranmak;
Erdemli bir yaşam sürmeye çalışan için ise, bu erdemin dışına taşmaktır.

Kişi bu davranışları her tekrarladığında, içinde bir şey olur.
Önce kendisine olan saygısı sarsılır.
Sonra “Neden bunu sürekli yapıyorum?” diye sorar.
Bu anda, en kolay ulaşılabilir cevap ise kendimizi kandırarak vardığımızdır.

Çünkü insanın kendisine “tam anlamıyla samimi olması veya olabilmesi” gerçekten zordur.

Bence, birçok şeyin anahtarı, bu samimiyetin ardında gizlidir.

Çünkü biz samimi bir sorgulamadan ve gerçeklerle yüzleşmekten korktuğumuz için genellikle kaçmaya, reddetmeye, kendimizi ve ‘günahlarımızın’ sorumlularını aklamaya meyilli oluruz.

Bu uğurda “ben kesinlikle böyle biriyim”, “ben kesinlikle öyle biri değilim” gibi “kesinlik” bildiren, net tanımlama yapan sloganları içsel dünyamıza haykırırız. Buradaki amaç içimize, “sakın kurcalama” demektir.


Veyahut, ikinci bir yol olarak Ad Hominem’e veya onun bir alt türü olan Tu quoque (Sen de öylesin)’e başvururuz.

Ad Hominem; karşı tarafın argümanını doğrudan ele almak yerine kişiliğine, karakterine veya geçmişine saldırıda bulunmaktır.

Tu quoque; “Sen de aynısını yapıyorsun” şeklinde karşı tarafın eleştirisini tutarsızlık üzerinden etkisizleştirmek demektir.

Şöyle bir örnekle anlatalım. Ahmet benim en yakın dostlarımdan birisi olsun.
Ahmet gerçekten manipülatüf olmayan, dürüstlüğüne, niyetine güvendiğim birisidir. Bana bir tavrımdan rahatsızlık duyduğundan bahsetmiş olsun.

O anda benim “eleştiri” alarmım çalmaya başlar.

Özellikle koşullu sevildiysem, sürekli eleştirildiysem, yetersiz hissettirildiysem ve bunların sonucunda mükemmeliyetçilik şemamı geliştirmişsem, aman Allah’ım.

Alarm tüm bedeni bir anda sarar, utanıyorum, yanlış yaptım, eksiğim ve dolayısıyla sevilmeyi hak etmiyorum demeye başlar.

Ama ben de Ahmet de bu duyguları böyle okuyamayız.

Çünkü ben o anda, toplumda veya ailede ‘zayıflık göstergesi’ olarak tanımlanan bu duyguları bastırmak için gergin, kızgın bir ruh haline bürünürüm.

Çünkü kızgın olmak daha ‘güçlü’ bir görüntü sunar ve etrafımı püskürtürüm, karşı taraf bir daha bana bunu yapamaz ya da ben öyle olsun isterim.

Bu, bir denklem gibi, geçmişte bunu beden bu şekilde kodlamış, öğrenmiş ve öyle devam etmiştir.

Aslında buradaki kızgınlık ikincil duygumdur, en başta bahsettiklerim ise birincil duygularımdır.

Ahmet ile bir diyalog örneği verecek olursam;

Ahmet: “Bence bu hafta terapi seansını ertelemen iyi olmaz, çünkü son zamanlarda duygusal olarak çok zorlandığını söylüyorsun.”

Ben: “Ahmet, sen zaten insanları hiç anlamayan birisin. Terapi hakkında konuşma.”

Burada ben, bir savunma mekanizması olarak, Ahmet’in söylediği şeyin doğruluğunu tartışmak yerine, onun kişiliğine saldırıyorum.

Ek olarak, Tu quoque örneğine bakalım:

Ahmet: “Bence duygularını bu kadar bastırman sağlıklı değil. Terapi seansında bunları açmalısın.”

Ben: “Sen de kendi sorunlarını hiç kimseyle paylaşmıyorsun. Senin bana bunu söylemeye hakkın yok.”

Burada ben, Ahmet’in önerisinin doğruluğunu tartışmıyor, sadece onun da aynı davranışı yaptığını vurguluyorum. Bu, eleştiriyi karşıya geri yansıtma (reflective defense) tekniğine bilmeden başvurmuş olduğumu gösteriyor.

Aslında argümanın içinden kaçıyorum; “konuyu haklılık yarışına çevirme” eğilimine takılıp kalıyorum.

Özetle,

Ad hominem’de “Sen anlamazsın” diyerek kişiliğe saldırı vardır.

Tu quoque’de ise “Sen de yapıyorsun” diyerek tutarsızlık vurgusu yapılmaktadır.

Buraya kadar ki örneklerde, Ahmet’in iyi niyetli ve oldukça kibar bir şekilde eleştiri yaptığını görmekteyiz. Yani bu şekildeki eleştirileri aslında göğsümüzde yumuşatabilmeliyiz.

Yapamıyorsak, bahsettiğim “içsel sorgulamayı” yapmamız gerekiyor.

Ahmet bana bunu dediğinde ben birincil duygu olarak “ne hissediyorum” ki bir anda kızgın bir tepki verip, Ad hominem’e başvuruyorum şeklinde kendimize soru sorabiliriz.

Ancak belirtmek gerekir ki, bizim gibi toplumlarda “eleştiri nezaketi” çok gelişmemiştir. Farklı bir ülkede çok farklı külterde insanlarla tanışmış, çok yakın dostluklar kurmuş birisi olarak söylüyorum ki, biz bu konuda çok gerideyiz.

Biz de çoğu zaman eleştiri yapan kişi “kendi üstünlüğünü” ortaya koyabilmek adına karşı tarafı değersizleştirmeye çalışır. Aslında bu da onun “içsel yetersizliğinin” aynalamasıdır. Bu da yetmezmiş gibi, kişi sürekli olarak “şunun yapılması yanlıştır” şeklinde ahkamlar keserek insanların hayatlarına müdahale etmeye, onların yaşamlarını yargılamaya çalışır.

Bu sebepledir ki, bu tarz insanlarla iletişim kurarken gerçekten “sen de öylesin” dememek çok zordur.

Aslında bu insanlara “ben” dilini kullanabilirsek etrafımızdan sönüp gittiklerini net bir şekilde görürüz.

Ancak o noktaya gelebilmek gerçekten önemli derecede bir farkındalık seviyesi ve içsel olgunluk gerektirir.

Genç bir kardeşimle bu konuyu konuşup, ona, sürekli öfkesini tetikleyen ebeveyni ile iletişim kurarken “ben” dilini kullanmasını önermiştim, çok iyi yapabiliyormuşum gibi.

O da denediğinde gerçekten işe yaradığını ama bunu yapmak istemediğini söylemişti.

Neden diye sorduğumda ise “haklısın, “ben” dili ortamı sakinleştiriyor, ama o zaman içimdeki öfkeyi karşı tarafa tam olarak dökememiş hissediyorum” demişti.

Onu o kadar iyi anlamıştım ki.

Yalnız değildi.

Ama şunu kabul edelim ki, bu döngü tatlı yara gibi.

Öyle kaşımak isteriz ki, biraz daha kaşısak geçer sanırız, ama o kaşıma ihtiyacı asla bitmez,
ve biz daha da sert bir şekilde kaşımaya devam ederiz. Sonra kanlar içerisinde kalırız.

Son olarak bu konuda şunu da söylemek isterim ki, tüm iyi niyetli insanları veya farkında olmadan karşı tarafa kötü hissettiren insanları bir kenara bıraktığımızda bir grup daha kalıyor.

Sizin onun karşısında bu şekilde ne yapacağını bilemez halde, öfke nöbetlerine girmenizden, ona bir şeyleri açıklama gayretinizden tatmin olan insanlar…

Onlar bizi nerede olursak olalım, bir şekilde bulurlar.

Onlar bulmazsa da maalesef biz onları buluruz. Buna da şema çatışması diyebiliriz.

Bu sebeple tek çözüm ne kadar zorlansak da “ben, benimle bu şekilde konuşmanı istemiyorum” şeklindeki “ben” dilinin duygusuz, nötr bir şekilde kullanımı için bol bol egzersiz yapmaktır.

Bu noktada ise, yüzyılların sorusu patlak verir;

“Ben kimim?”

“Ben öğrendiğim toksiklikleri ruhumdan ve bedenim atabilecek olsam gerçekte nasıl bir insana dönüşeceğim?”

Bu sorunun gerçek cevaplarını bulabilmek için ise “kendimize tam anlamıyla dürüst ve samimi olacağımıza and içmemiz” tek şarttır.

Çünkü bu yolculuğa çıktığımızda birçok kırılma anı yaşayacağız.

Hatta çok kere kaçmak, bırakmak isteyeceğiz.

Çünkü burası bilinmedik bir kapının ardıdır.

Bu kapının ardında,
o ana kadar anlam yüklediğimiz her şeyin,
kendi adımızın önüne koyduğumuz her sıfatın tamamen bir yanılsama olduğu gerçeği ile karşılaşabileceğimizin bilincinde olmamız şart.

Bu da bizim “büyük bir boşlukta savruluyorum” diye hissetmemize sebep olabilir.

Savrulurken korkabilir, hayat altımızdan kayıp gidiyor sanabiliriz.

Sonra dürtüselleşebiliriz,

Ve kendimize deriz ki;
“hemen, şu anda, bir dala tutunmazsam yere çakılacağım!”

Sonra da refleks olarak da “bir dala” tutunuruz.

O boşlukta tutunduğumuz her dal ise,
yüksek ihtimalle,
hayat boyu kendimize “neden hep aynı döngüleri yaşıyorum?” diye sorduğumuz sorunun cevabı olacaktır.

Hani uykuya dalarken uçurumdan düşüyormuş gibi hissederiz de bir anda uyanırız ya… İşte o dal, aynı etkiyi yaratır.
Düşüşü sonuna kadar yaşamadıkça aynı rüya tekrar eder…

O boşlukta savrulmadıkça,
kendi başımıza bir “Yer’e” konmadıkça döngüler sürer gider.

Ama sakın korkmaktan korkmayın!

Çünkü bu yanıltıcı “korku” beni bana, seni sana, bizi O’na, yani bizi kendimize getirecek olan ilk kıvılcımdır.

Aksi halde ömrümüz aynı döngülerden ibaret olacak.
aynı aldatılmalardan,
aynı fiziksel veya psikolojik şiddetlerden,
aynı değersizleştirilmelerden,
aynı toksik ilişkilerden
ve aynı tacizlerden…

Aynı döngülerle her karşılaştığımızda ne yapacağız peki?

Kendimize saygımızı azaltan, bağımlı hissettiren, yani manevi açıdan içimizi boşaltan ve aynı zamanda da maddi açıdan da bizi oldukça zor durumlara düşüren;
aynı ‘günahlara’,
aynı aşırı cinselliğe,
aynı aşırı çalışmaya,
aynı aşırı alışveriş çılgınlığına,
aynı kumara,
aynı sigaraya,
aynı aşırı spora,
aynı aşırı alkol tüketimine,
aynı aşırı film izlemeye,
aynı aşırı yemeye,
aynı hiç yememeye,
aynı biri diğerine bağlanan aralıksız ilişkilere,
aynı zorbalaşmaya

geri döneceğiz.

Ve bunları her tekrarladığımızda yaşadığımız “andan” uzaklaşacağız.
Ve daima bu “günahların” bir döngüsü bitmeden ikinci döngüye başlayacağız.
Çünkü yaşadığımız “andan” koptuğumuz için haz ile hayata tutunmaya çalışacağız.
Bir hazzın zirve noktasını sonraki hazzın zirve noktasına bağlamaya çalışacağız.

Yani, daima bir heyecanın zirvesinde kalmak isteyeceğiz.
Heyecan pik yaptığında iniş ve ardından gelen durulma sürecine geçmeden, onu başka bir heyecanın zirvesine bağlamak isteyeceğiz.

Çünkü biliriz ki durursak, “o boşlukta” savruluruz.

Bu öyle bir boşluktur ki…
bazen sadece bir cırcır böceğinin sesiyle gelir.
Sonra o ses, tüm ruhunu kasvetle kaplayıp seni boğmaya çalışır.
Sanki çok yakın birinin ölüm haberini almışsın da henüz idrak edemeden cenazesine gitmiş, onu defnetmişsindir.
Vakit akşama yakındır, karanlık çöktü çökecek,
İçi acıdan yorgun düşmüşlerin sessizliği ile dolu o evin kapısında, akşam ezanının sesiyle daha da korkan bir çocukmuşsun gibi hissedersin.
Çocuk, insanlara bakar,
ölümü anlamaya çalışır,
cırcır böcekleri öter,
saçlarını okşayan bir rüzgar eser, “korkma” der gibi,
Ama sen sadece bir çocuksundur, o boşluğun içinde savrulmaya başlamışsındır.
Tanıdık bir çift göz, “her şey düzelecek” diyen bir kucak ararsın ama bulamazsın.
Çünkü o kucaklar da ölümün bıraktığı boşlukta yanarak savrulmakta olurlar.

Ama bu kucak arayışı hep devam eder…
bir sevgili ile,
bir eş ile,
bir kıyafet ile,
bir araba ile,
bir iş ile,
bir kariyer ile,
çeşit çeşit ten ile,
aşırı yemek ile,
aşırı spor ile,
uyuşturucu maddeler ile,
alkol ile,
sigara ile…

Çünkü bunlar, öğrenilmiş en basit “haz ile hayatta kalma” yöntemleridir.
Bunlar sayesinde “durma” ve “korkularla yüzleşme”nin önüne geçilmiş olur.
İnsan durmaktan çok korkar.
Çünkü durunca zihnindeki negatif, kötü, saçma vs… düşünceler ona hücum ederler.

Ter içinde kalır.

Ama yine de anlatamaz.

“Ben böyle bir şeyi nasıl düşünürüm” der,
“Bu saçma, bu kötü, bu…”

Başa çıkamaz.
Ya kendisini yok edecek, ya düşüncelerini…
İlk olarak düşüncelerini yok etmek ister, ama “panzehir” nedir bilemez.
Bu yüzden bu düşünceleri bastırarak ve nihayetinde kaçarak durumu çözmeye çalışır.
Bunun için de bahsedilen kaçınma metotlarına başvurur ve anlık rahatlama yaşar.

Örneğin; kişi ailesi ile döngü şeklinde olan ve sürekli tekrarlanan bir tartışmanın ardından bir sigara yakar. Sonra vücudunun gevşediğini hisseder.
İşte o an, “gerginlikten kurtulmak sigara ile mümkündür” kodu zihne kazınır.
Sonra hep benzer döngüler yaşanır.
Aslında çözüm sandıkları ile hatalı sistemi beslemeye devam eder.

Bu durumda kötü haber şudur ki, kaçınma metodu hem ruhuna, hem bedenine zarar verir.

Ek olarak da, tüm bunları yaparak kaçmaya çalıştığı “o düşünce” hala daha onda kayıtlı kalır ve sonrasındaki döngüde daha da güçlenerek gelir.

Bir davranış ne kadar çok tekrarlanırsa, o kadar derinleşir, insan ruhuna ve bedenine o kadar kök salar.
İnsan o toksik köklerin ne olduğunu, nereden kaynaklandığını çözmek için durmalıdır.
Bunu kendi başına yapamazsa/yapamazsak bence kesinlikle bir ‘ustaya’ başvurmalıyız.


Bu durumu arabaya ve onun ritmik bakımlarına benzetebiliriz.

Bir araba ‘en ideal koşullar altında’ bile alınan yola, yaşanan ömrün süresine bağlı olarak bakıma ihtiyaç duyar.
Zaten koşulların “ideal olması” çoğunlukla da mümkün değildir.
Çünkü bu denklemde, üretiminden sürücünün kullanımına kadar birçok değişken vardır.

Dışarıdan bakıldığında araba gider hâldedir.
Parlak boyası, pırıl pırıl jantları vardır; yolda da gayet düzgün ilerler.
Ama belki de motor kayışının kopmasına yalnızca bir “an” kalmıştır.

Bir aracın ne kadar sağlıklı çalışacağı, tek bir noktaya değil; üretimden kullanımına kadar uzanan yüzlerce küçük etkene bağlıdır.

Mesela, üretim aşamasında parçaları üreten makinelerin kalibrasyonu tam olmayabilir.

Tasarımı yapan mühendis, tüm tecrübesine rağmen o gün dalgın olabilir.

Montaj hattındaki usta, o gün iki çocuğundan biri hasta olduğu için zihnen tam işine odaklanamamış olabilir.

Malzemeler, maliyet düşürmek için daha düşük kalitede seçilmiş olabilir.

Şirket, bir önceki sahibinden beri süregelen, alışılmış, sorgulanmamış “yanlış üretim yöntemini” sürdürmeye devam edebilir.

Veyahut, bilinçli bir şekilde, yan sanayi ve tedarikçiyi beslemek adına, normalinden çok daha düşük kalite parça kullanımı da yapabilir.

Araç, kusursuz gibi teslim edilmiş olsa bile kullanım sürecinde yeni etkiler devreye girer:

Sürücü, aracı nasıl kullanacağını bilmiyorsa, motoru gereksiz yere zorlayabilir.

Kullandığı yollar düzgün değilse, süspansiyon sistemi yavaş yavaş yıpranır.

Zamanında bakım yapılmazsa, küçük arızalar fark edilmeden büyür.

Aracın, yoğun trafik, sert hava koşulları ya da acil durumlar gibi olağanüstü şartlarda zorlanması, yıpranmayı hızlandırır.

Sürücü, belki de farkında olmadan arabayı sürekli yüksek devirde kullanır ya da frene çok sert basar.

Tüm bu ihtimaller, aracın ne kadar sorunsuz göründüğünden bağımsız olarak, onun her an bir bakıma, bir müdahaleye ihtiyaç duyabileceğini gösterir.

İnsan da böyledir.

Doğumdan itibaren ‘üretim süreci’miz — anne karnındaki gelişim, genetik mirasımız, yetiştiğimiz aile ortamı, aile bireylerinin kendi yaraları veya bilinçli kötüler hayatımızın temellerini atar.

Çocuklukta gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz her şey; iyi niyetle bile olsa bize aktarılan yanlış başa çıkma yöntemleri; toplumun yüklediği beklentiler; karşılaştığımız stresler… Bunların hepsi “yaşantı motorumuza” işlenir.

Ve tıpkı bir araba gibi, biz de dışarıdan sapasağlam görünebiliriz. Ama içimizde, belki de yıllar önce fark edilmeden oluşmuş küçük bir çatlak, gün gelir bizi yolda bırakabilir.

Terapi ya da bir mentör desteği, işte bu küçük çatlakları görmemizi, onarmamızı ve yolumuza daha güvenle devam etmemizi sağlar.

Ama tüm bu süreçten maksimum faydayı sağlayabilmemiz için kendi içsel mücadelemizi başlatmak zorundayız.

Çünkü biz mücadele etmedikçe, buna gönüllü olmadıkça, hiçbir terapist veya mentör sihirli çubuğu ile bize dokunmayacak.

Biz derinden gelenleri ne kadar iyi şekilde anlayıp, açığa çıkarıp işin ehline sunarsak, o da tüm tecrübesi ile bize yardımcı olabilecektir.

İşte o yüzden diyorum ki, aynı hataları, döngüleri veya işlevsel olmayan davranışları artık bizden sonrakilere aktarmayalım.

Varsın hatalarımız yine olsun, zaten olmama şansı da yok.
Ancak bizi yakan bu döngüler aynı şekilde, aynı büyüklüğüyle ömrümüzün geri kalanında ve bizden sonraki nesillerde var olmaya devam etmesin.
Azalarak bitsin…

Bu yüzden içsel mücadelemize basitçe “Ne gibi işlevsel olmayan davranışlarım bana ve/veya sevdiklerime zarar veriyor?” sorusu ile başlayabiliriz.
Sonra, “Neden bu davranışı sürekli tekrarlıyorum?”,
“Ben bu davranışı nereden, kimden öğrendim?”
“Bu davranışı hangi duyu ile yapıyorum, ardından hangi duyguyu hissediyorum?”
“Çeşit çeşit insanın olduğu bir ortamda bir konuya herkesten fazla tepki verdiğim veya insanlara kıyasla donuk bir şekilde tepkisiz kaldığım şeyler neler?”

gibi sorular ile de devam edilebiliriz.

Ama bu soruları kesinlikle kendimize kızmadan sormalıyız.
Kendimizi yargılamak, aforoz etmek için değil, aksin şefkatle, kucaklayarak anlamak ve çözüm bulmak için sormalıyız.
İçimizdeki küçük çocuğa yardımcı olmaya çalışır gibi…

Bu devrime ilk adımı attığımızı düşünelim.
İlk olarak bizi rahatsız eden davranışlarımızın sebebinin “biz” olmadığını anlayacağız.
Bir rahatlama gelecek.

“Ben kötü tohum değilim.”
“Ben problemli bir insan değilim.”
“Kaçmamı gerektirecek bir şey yokmuş.”

gibi sonuçlara varacağız.

Ardından bize bu davranışları yükleyen sebeplere öfke duyacağız.
Bir süre geçmişe takılıp kalacağız.

O anda Öz’ümüze döneceğiz ve ona;
Nazi Kampları’nda tüm ailesini kaybetmiş,
kendisi de yıllarca bu kamplarda kalmış,
ve ardından mucizevi şekilde kurtulmuş olan psikiyatrist Viktor E. Frankl’in cümlelerini ibadet eder gibi hatırlatacağız;

“Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış bulur. Bu da farklı bir bağlamda, geçmişe dalmaya, olanca dehşetiyle bugünü daha az gerçek kılmaya yönelik bir eğilime sebebiyet verir.”(İnsanın Anlam Arayışı)

Sonra biraz durulacağız, geçmişten çıkıp günümüze varacağız.
Ama o zaman da geçmişin hesabını sorumlularından sormak isteyeceğiz.

Maalesef burası da bir kırılma noktası olacak..
burada takılıp kalırsak da kurban rolüne saplanacağız.
Saplandığımız bu bataklıkta daha dibe gitmemek için, elimizi Spinoza’ya uzatacağız ve o bize “ne yaşadığımızı anlamamız için” bir el uzatıp, avucumuza bir reçete tutuşturacak;

“Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.”(Etika)

Sonra biraz kabulleniş, biraz diriliş yaşayacağız.
Zoom out yaparak “nerede” olduğumuzu, “oraya hangi yollardan geldiğimizi” idrak etmeye başlayacağız.

Sonra “ne kadar zorlu yollardan gelmişim”, “bu nasıl bir zorluk Ya Rab” diye donup kalacağız.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi, burası da bir sonraki durağımız olacak..
Eğer burada takılıp kalırsak da kendimizi, travmalarımızın ışığında insanlara göstermeye, sevdirmeye çalışacağız.

“Hepiniz beni hoş görün!,
“Bakın ben neler yaşadım!”;
“Bakın ne kadar zor yollardan buraya geldim”
“Senin derdin dert midir benim derdim yanında”

Yani aslında acıyla bezenmiş olan, ama görüntüde ‘bencilce’ gibi duran kurban naraları atacağız…

Oysa hayat tek başına bizim filmimiz değil.
Maalesef bize travma yaşatanların da kendi yaraları,
bizi dinleyenlerin de kendilerine ait dikenli yolları var.

Bu anda da Kemal Sayar’ın cümleleri aklımıza gelmeli. …

Çünkü bu cümleler, insanın travması/acısı ile ilişkisinin olması gereken ölçüsünü anlatmaya çalışıyor;

“Empati yapabilmek için kendi acımla da sağlıklı bir ilişki kurabilmem gerekli. Eğer kendi acımı yok sayarsam, onu görmezden gelirsem başka insanların ıstırabını anlamam da zorlaşır. Ama kendi acıma sevdalanmışsam, onunla övünür hale gelmişsem de acı çeken başka insanlarla rekabete tutuşurum ve duyarlı olamam. Kendi acıma da belirli bir mesafeden bakmayı, kendime merhamet etmeyi öğrenmeliyim önce.” (Beni Sessiz de Sevebilir misin?)

Yani, bizim ebeveynlerimiz, bakım verenlerimiz, birlikte büyüdüğümüz toplum da arabalarını bakıma götürmediler, götürme imkanları veya farkındalıkları da olmadı.

Ve içinde biz varken kaza üstüne kaza yaptılar.

Bu yüzden, “Ben artık bu arabadan ineceğim “ veya “Ben artık çocuğumu bu arabaya bindirmeyeceğim” diyorsak, arabayı bakıma götürmek ve durmak zorunda kalacağız.

Tüm bu noktaya gelene kadar birçok kırılma noktası yaşayacağız. Çok kez bırakmak, kaçmak isteyeceğiz.

Belki “benim zaten çocuğum yok, bendekini aktaracağım kimse yok” diyeceğiz.

“Belki öyle ya da böyle bu günlere geldik, bu kadar kurcalamaya gerek yok” diyeceğiz.

Belki travmalar ile ilk yüzleşme anlarında “bu gerçeğin altında kalkamayacağım ve kaçacağım” diyeceğiz.

Bu anda, tıpkı şu efsane sahnedeki gibi trajikomik bir halde bulacağız kendimizi; (Umudumuz Şaban)

“Evet şimdi ben buraya neden çıktım?
Niçin çıktım?
Nasıl çıktım?
Bunu izaha gerek yok.
Gördünüz, yürüdüm çıktım.
Ama çıkmamış da olabilirim.
Çıkmışsam çıkmışımdır,
çıkmamışsam çıkmamışımdır.
Görünen köy uzakta değildir.
Buraya çıktık da sonradan çıkmadık mı dedik
Bunlar bir takım uydurmalardır

Sahi ya, ben buraya neden çıktım?
Kim çıkardı beni buraya?

Beni, işlevsel olmayan davranışları her tekrarlayışımda içimi kaplayan huzursuzluktan kurtulmak için sarıldığım “O” çıkardı.
Belki seni uğruna hayatını sürdürdüğün öğretinin bir maddesi,
Belki onu sadece erdemli bir insan olma ihtiyacı..

Sonuç olarak, kalplerimizi huzurla buluşturmak isteyen Bir Kişi, Bir Şey…
Bu huzurun dünyevi bir bağı yok.
Bir insanın gözüne girmek, toplumun onayını almak, ailemizin takdirini kazanmak vs. gibi durumlardan çok uzak bir bağ.

Çünkü, zaten uzunca bir ömrü bunlar uğruna yaşadık.
Belki de ondan bu denli yandık…

Özetle, benim O’ndan, sizin başka bir Şey’den aldığınız güç ile bu aşamayı da aşacağız.

Ardından, bir sonraki aşama başlayacak.
Bu aşamanın özeti ise, yılların zarar verici davranışlarını temizleme sürecidir.
Usta sana, bize bu hareketlerin bizde neden başladığını, neden kazılı olduğunu anlatacak.
Sebepler çeşit çeşit, belki de insan popülasyonu kadar çok…
Ama kazılı olmasının sebebi yıllarca tekrarlanmış olmalarıdır.
Yanlış kaslar çalışmış, ve biz kaskatı olmuşuzdur.
Doğru kasları çalıştırmayı öğreneceğiz. Başta çok ağrımız olacak.

Gün gelecek gözyaşlarımızı gevşetici niyetine hamlık yaşayan kaslarımıza süreceğiz…

Sonra küçük küçük denemeler yapacağız.
Sağlıklı kaslarımız küçük küçük görünmeye başlayacaklar.
Fiziken ve ruhen o kadar iyi hissedeceğiz ki “sanırım ben fena birisi değilim, ne dersin” diye sesleneceğiz içimizdeki çocuğa.
Her sağlıklı, yeni bir kasın gelişmesi bu seslenmeleri arttıracak,
Arttıkça o küçük çocuk korktuğu, saklandığı kuyudan yavaş yavaş bize doğru tırmanışa geçecek.
O mutlu olacak, biz hafifleyeceğiz, hafifledikçe “bari şu yükü de bırakayım” diyeceğiz.
Böylece yolculuk artık bir tutku ile devam edecek.
Tıpkı yoğun bir antrenmandan sonra alınan ferahlatıcı duş gibi.
O hissi tekrar yaşamak için artık terlemeyi göze alacak cesareti hissedeceğiz.
Bu cesaret bize güç verecek, ama öyle yılların getirdiği, sadece ‘dışarıya’ sunduğumuz, içi boş bir güç değil.
Aksine, ayaklarımız yere öyle sağlam basacak ki, böyle ayaklarımızı yere çok sağlam vurursak sanki ‘O’ na varabilecekmişiz gibi hissedeceğiz…

Bu yolculukta gönüllü isen,
ama bazen “ben bu davranışımı değiştiremem, sanırım ben buyum” diye yılgınlığa düşersen,
bu durumun çok normal olduğunu,
ama “yapamayacağını” düşünmenin sadece bir “yanılsama” olduğunu hatırlaman için sana “kas hafızamızın” bize bu oyunu nasıl oynadığına dair küçük, basit, yaşanmış bir olay anlatacağım.

Kadının biri, yaklaşık bir yıldır büyük bir sitede ikamet etmektedir. Sitenin giriş çıkışları, 24 saat boyunca güvenlik tarafından kontrol edilmektedir. Güvenlik kulübesinin her iki yanında, araçların giriş ve çıkışı için yapılmış geniş kapılar ve bu kapılarda kapanıp açılan bariyerler vardır. Bu kapıların yanında ise, aynı anda yalnızca bir yayanın geçebileceği dar turnikeler bulunur. Yayalar, kartlarını okutarak bu turnikelerden girip çıkar; yanlarındaki geniş kapılardan ise arabalar geçer. Araç giriş çıkışları dışında, bu kapıların bariyerleri her zaman kapalıdır. Bu nedenle kadın da diğer yayalar gibi her zaman dar turnikeden geçmektedir.

Bir gün, araçların siteden çıkış yaptığı taraftaki bariyer kırılır. Bariyer kaldırılır ve geniş kapı tamamen açık kalır. Bu durum, birkaç hafta boyunca böyle devam eder. Kadın ise ilk birkaç gün, kapının açık olduğunu fark etmez bile. Çünkü bir yıldır tekrarladığı dar turnikeden geçme alışkanlığı, artık bedenine ve zihnine işlemiştir.

Sonra bir akşam, yine dar turnikeden geçerken kulübedeki güvenlik görevlisiyle göz göze gelir. Güvenlik, tatlı bir şekilde gülümser ve ardından bakışlarını, kadının hemen yanı başında — yarım kol mesafesi kadar yakınında — duran geniş, açık kapıya çevirir. Kadın o ana kadar, o kapının bariyersiz ve tamamen açık olduğunu fark etmemiştir bile.

Bunun üzerine, ertesi gün kendisine, “Geniş kapıyı unutma, oradan çıkacaksın.” diye telkin vermeye başlar. Evden çıkar, sitenin kapısına yaklaşır, ancak telkini unutur ve yine dar turnikeye yönelir. Tam geçecekken kafasını sağa çevirir, açık kapıyı görür ve “Hadi ya, nasıl yine unuturum?” dercesine içinden geçirir. Yine de kendine söz verir: “Yarın kesin yapacağım.”

Ertesi gün, kadın yine dar turnikenin olduğu alana gelir; fakat bu kez tam girmek üzereyken durur, geri çıkar ve sırf kaslarına o geniş, ferah kapının varlığını ezberletmek için oraya yönelir. Dışarıdan biri gördüyse ne yaptığını anlamamış olabilir. Belki de “Turnikenin ucuna kadar geldi, neden geri döndü?” diye düşünmüş, hatta gülmüştür. Ama önemli değildir. Kadın biliyordur, güvenlik biliyordur…

Sonraki gün, tam isabet. Kadın, nerede olduğunun tüm farkındalığıyla süzülerek o geniş kapıdan geçer. Ertesi gün bir daha, sonraki gün bir daha… Artık teklemeden, alışkanlıkla geçmektedir.

Sonuç olarak, yanı başında açık, ferah bir çıkış yolu olsa da, bir yıl boyunca tekrarlanan davranış, ona o çıkışı göstermemiştir. Şefkatle gülümseyen ve bakışlarıyla ona bir yön gösteren güvenlik görevlisi ise, kadına ferah bir kapının varlığını ve oradan geçebilmenin mümkün olduğunu hatırlatmıştır.

Sizin güvenlik Görevli’niz veyahut görevlileriniz kim,
Dar turnikeleriniz neler,
Ferah kapılarınızın önündeki bariyerler hangi alışkanlıklarınız,
Bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum:
O dar turnikelerden kurtulup ferah kapılardan yürümek mümkündür.

İnsanın hangi dünyaya kulak kesilirse, diğerine sağır olacağını önce İsmet Özel’den, sonra kendimden biliyorum.

Varsın dar turnikeler hiç bitmesin.
Hayat bölüm sonu canavarlarıyla üzerimize gelsin.
Biz, ferah kapılara olan inancımızı ve o yoldaki mücadelemizi daim kılalım.
Ne olur ki yani…

Değerlisi’ne varmak uğruna,
tüm samimiyetleri ile,
“Ben” olabilme gayretini gösterenlere,
en devrimci duruşumla
ve dahi Hazreti Epiktetos’un manifestosuyla Selam Olsun;

“Bir bülbül olsaydım, bülbül gibi şakırdım; bir kuğu olsaydım kuğu gibi yüzerdim, ama ben bir insanım ve benim görevim Yaradan’ın sözlerini hatırlatmak. Yaşadığım sürece bu görevimden asla şaşmayacağım ve sizi de bu görevde bana eşlik etmeye davet ediyorum.

Herkesten önce memnun, hizmet ve itaat etmem gereken biri var: Tanrı. Ve o beni bana emanet etti: Beni sadece kendimden mesul kıldı ve bunu yapabilmem için de kuralları belirledi.

Tanrı bana ‘Epiktetos eğer mümkün olsaydı seni de sahip olduğun bedeni de tamamen özgür ve başıboş bırakırdım’ dedi.

‘Ama sakın ha aldanma, bu beden senin değil. O sadece şekle giren bir kil.

Her an yanında olamayacağım için sana kendimden bir parça verdim.

Bu benden parça ile bir şeyleri arzulayacak, onlara sahip olacak, yeri gelip onlardan kaçınacak ve mantığını izleyerek bunları anlamlandıracaksın. 

Bunu görmezden gelmeyip içinde ne varsa ortaya koyarsan asla hayal kırıklığına uğramayacak, engellerle karşılaşmayacaksın.

Hiçbir zaman kederlenmeyecek, hiç kimseyi suçlamayacak ya da göklere çıkarmayacaksın.

Sahip olduğun bu değeri sakın ha küçümseme. Elindekinin kıymetini bilmelisin!

Kayıp Çocuklar ‘Görülünce’

Her yazının bir sesi vardır. Bu satırlara ben bu sesi uygun gördüm.
Aşağıdan dinleyebilirsiniz; belki sizde başka bir anlamla titreşir 🎧

Kadın sabah uyandı.
Önce O’na vardı.
Sonra masasının başına oturdu.
Kitabını açtı,
not alırım diye bir eline de kalem tutuşturdu
ve Yunus’unu okumaya başladı.
Okudu,
Okudu,
Okudu…
En son şunları okuduğunu hatırlıyor:

Gökyüzünde İsa ile,
Tur Dağı’nda Musa ile,
Elimdeki Asa ile,
Çağırayım Mevlam seni…

Bir iç çekti sonra ve ev daha da sessizleşti.
Bu sessizlik, saat 8:25 civarında çalan kapı ile bölündü.
Beklediği kimse yoktu.

Elindeki kalemi masaya bırakmayı unutarak kapıya yöneldi,
açtı kapıyı.
Küçücük, 8-9 yaşlarında bir erkek çocuğu…
Gözlerinin içi “ben kayboldum” diyordu.
Yazın yakıcı sıcağına inat, başına karlar ilişmişti.
Saçları…
Diken diken.
Belli ki hiç okşanmamıştı.
Bu yüzden eliyle saçlarını arkaya doğru yatırmaya çalışıyordu,
sanki kendi başını okşar gibiydi.
Belki de saçı yoktu, ya da çok az vardı.
Tepki olarak terk-i diyar etmişlerdi.
Kim bilir…

Ama çocuk o kadar sessiz duruyordu ki,
kadın da ne diyeceğini bilemedi.
Çocuk küçük, kadın haliyle ondan uzundu.
Çocuk kafasını öne eğmiş, ama alttan altta da kadına bakıyor, sonra gözlerini kaçırıyordu.
Kadın dizlerinin üzerine çöktü,
çocuğun gözleriyle aynı hizaya geldi.

— “Merhaba güzel çocuk,” dedi gülümseyerek ve çocuğu rahatlatmak istercesine.
Çocuk cevap vermedi.

— “Birini mi arıyordun?” dedi.
Çocuk cevap vermedi.

— “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.
Çocuk cevap vermedi.

— “Ailen seni merak eder. Eğer bana cevap verirsen belki sana yardımcı olabilirim,” dedi.
Çocuk cevap vermedi.

Kadın ne yapacağını bilemedi.
Çocuğu korkutmak istemiyordu ama bir yandan da ona yardımcı olmak istiyordu.
Bir süre kadın çocuğa bakıyor,
çocuk ise zaman zaman kaçamak göz temasları kurmak dışında bir şey yapmıyordu.
Sonra çocuğun gözü, kadının sağ elinde bulunan kaleme takıldı.
Kadın ne olduğunu anlamadı.
Sonra çocuk “ilk kez” sessizliğini bozdu
ve kadına sağ elindeki kalemi işaret ederek:
— “O elinizdeki şey… Musa’nın Asası mı?” dedi.
Kadın dondu.
Kadın yandı.

Kollarını açtı ve çocuğa:
— “Gel buraya! Artık seni Kim’in gönderdiğini biliyorum, bana güvenebilirsin,” dedi.
Çocuk sarılmak istercesine atılımda bulunacaktı ama çekindi.
Kadın anladı ve ona yumuşak bir tonla dedi ki:

“Yaslan göğsüme çocuk,
Benim gönlüm gök gibidir, açık deniz gibidir.
Pas tutmaz benim içim, yeryüzü gibidir.
Toprak gibi…
Sen ki ay gibisin, bulut gibi,
Güneş gibi bazen…”

Çocuk, yıllardır gözünün kenarında birikmiş yaşlarını bir anda bırakarak kadına sıkıca sarıldı.
Kadın ona daha sıkı sarıldı.
Bir süre öyle kaldılar…

Sonra kadın çocuğa dönerek:
— “İçeri gelmek ister misin?” dedi.
Çocuk sessizce, başını ‘evet’ dercesine salladı.
Kadın evinin kapısını sonuna kadar açtı.

— “Geç bakalım yakışıklı,” dedi.

Çocuk, adeta bu kelimelerin sihirli etkisiyle parlayan gözlerle kadına baktı.
Yüzünde hafif bir gurur belirdi, sanki kendisine ait bir güzellik keşfedilmiş gibi.
Adımlarında, bu iltifatın verdiği tatlı bir zafer duygusu vardı;
o an, tüm vücudu gururla dolmuş ve her hareketi,
“Evet, ben o yakışıklı” dercesine bir ışıltı taşıyordu.

Kadın çocuğu kibarca oturma odasına doğru yönlendirdi.
Önce çocuk girdi oturma odasına.
Sonra kadın.
Ve kadın çocuğun aksine, gördüğü şey karşısında donup kaldı.

— “Ne oluyor Rabbim?” dedi kadın şaşkınlık ve şokla.

Oturma odasında koltuğun üzerinde oturan,
aynı yaşlarda, kumral küt saçlı bir kız oturuyordu…

Küçük kız içeri giren çocuğu görünce:

— “Çok şükür! Hoş geldin,” dedi.

Yesevî gibi söyledi kız:
“40 günde gelene amma da geciktin ha.
40 yılda gelene ne de tez geldin”

Ve sonra,
kız koşarak çocuğa sarıldı.
Çocuk da kızı sanki Kalu Bela’dan beri tanıyordu, o nasıl bir sarılmak öyle…

Kadın ne olduğunu anlayamıyordu.
Erkek çocuğunu ilk kez görüyordu, ama bu kız çocuğu ona çok tanıdık gelmişti.
Nutku tutulan kadın, kız çocuğuna çekinerek “Merhaba” dedi.
Kız çocuğu da ona aynı çekingenlikle cevap verdi.

Kadın:
— “Seni bir yerden tanıyor olabilir miyim?” dedi.

Kız:
— “Umarım öyledir,” dedi; sesi kırık, yorgun… ve içinde biraz da Ömer’in öfkesi vardı.

Kadın bir an durdu. Ne yapacağını, nereye bakacağını bilemedi.

O sessiz erkek çocuk ise o andan itibaren, iki dünya arasında köprü kurmaya koyuldu.
Sanki aralarındaki kopmuş bir ipi, görünmez elleriyle yeniden düğümlüyordu.

Erkek çocuk:
— “İkiniz de birbirinizi tanıyorsunuz,” dedi, usulca.

Küçük kız, hafif bir tebessümle ama içinde ince bir sitem taşıyarak:
— “Ben onu tanıyorum. Yıllardır ona sesleniyorum. Yıllardır yanında sessizce yürüdüm.
Ama bir kere olsun beni görmedi, beni duymadı,” dedi.

Kadın’ın gözleri kocaman açıldı.
Zaman dondu, nefesi yarım kaldı.
Ve o an, ilk kez… “anladı” o küçük kızın kim olduğunu.

Kafasını öne eğdi.
Yüzüne bakacak cesareti bulamadan döküldü:
— “Özür dilerim…”
— “Nasıl göremem?”
— “Nasıl unuturum seni?”
— “Nasıl duymam?”

Küçük kız:
— “Ben yıllarca bir kardeş aradım,” dedi.
— “Beni sana getirecek bir yoldaş, sesimi senin kulaklarına taşıyacak bir elçi…

Ve o geldi.
Sadece gelmedi.
Seni bana getirdi.
Beni de sana gösterdi.”

Kadın dayanamadı.
Hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Yılların suskunluğunu gözyaşlarına döktü.
Ve ilk kez,
kızın gözlerinin içine baktı.
Ve defalarca, kalbinden süzülen o tek cümleyi tekrarladı:
— “Özür dilerim…”

Kızın gözleri, onca kırgınlığa, onca sessiz siteme rağmen, hâlâ aynı şekilde gülüyordu.
Çünkü o, gülümsemeyi bir direniş biçimi olarak öğrenmişti.
Acının üzerine devrim ihramını kuşanır gibi,
her yarasını bir tebessümle örtmeyi huy edinmişti.

Erkek çocuğu, bu sahneyi sessizce izlerken,
bir yandan gözlerinin kenarına dolan yaşları çocukça bir telaşla siliyor,
bir yandan da henüz adını bile koyamadığı bir duygunun içinde yıkanıyordu.
‘Ağlamak’ ona ilk kez öğretiliyor gibiydi.
Sanki gözlerinden değil, kalbinin içinden taşıyordu yaşlar…

Kadın ve kız birlikte döndüler, gözleriyle onu buldular.
Kollarını olabildiğince açarak,
— “Orada, öylece durma… Hadi, buraya gel,” dediler.

O an, sanki içlerindeki eksik parça hareketlendi.
Kayıp çocuklar, birbirlerinin gözlerinde ilk kez tam anlamıyla “var” oldular.
Yıllardır içlerinde yankılanan sessiz çığlıklar, bir anlığına durdu.
Adımları bir ışık gibi birbirine karıştı.

Ve sonunda,
kelimelerin dokunamadığı o yerde,
yürekleri birbirine değdi.

Kadın, çocukların hem aç hem de yorgun olduğunu sezmişti.
Mutfakta onların en sevdikleri yemekleri hazırlarken,
bir yandan halının üzerinde birbirine karışan kahkahaları,
minik ellerin oyunlara kattığı neşeyi izliyordu.
Kalbi, böyle bir tabloya hiç alışkın olmayan bir sevinçle çarpıyordu.
İçinden, usulca bir dua yükseldi:

Bu çocukların masumluğuyla çağırayım Mevlam seni…

Yemekler özenle sofraya kondu.
Paylaşıldı, afiyetle yendi.
Sözler, yavaş yavaş derinleşen bir akşamın kıyısında uzun uzun dolandı.
Gün yavaşça geceye devrildi.

Kadın yatakları hazırlamaya koyulacaktı ki,
kız çocuk gülümsedi:
— “Ben yerde yatmayı çok severim… Hatırlıyorsun, değil mi?” dedi.

Kadın:
— “Tabii ki,” dedi.

Erkek çocuk hemen atıldı:
— “Ben de! Ben de yerde yatmak istiyorum!”

Kadın, usulca onların yerlerini hazırladı.
Kendi yatağına çekilecekti ki,
iki çift göz birbirine bakıp aynı anda ona döndü:
— “Sen de bizimle yatar mısın?” dediler.

Kadın’ın kalbi, o an tarifsiz bir sükûnetle doldu.
— “Tabii ki,” dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı.
— “Ama tam aramıza gel,” diye eklediler.

Kadın, bir kolunun altına kızı, diğerinin altına erkeği aldı.
Ve o gece…
Üç beden, üç ayrı yalnızlık;
ilk kez aynı sıcaklıkta çözülmeye başladı.
Tensel bir sarılmadan öte,
kalplerin aynı örtüye sığındığı bir teslimiyet yaşandı.

Kadın, gözleri ağırlaşmadan hemen önce sordu:
— “Sabah kahvaltıda ne istersiniz?”

Kız bir anda doğruldu, sesine bir çocuğun neşesini kattı:
— “Yumurtalı ekmek!”

Erkek çocuk tereddüt etti. Sesi gelmedi hemen.
Kadın başını çevirip yumuşak bir gülümsemeyle:
— “Sen niye bir şey söylemiyorsun bakalım?” dedi.

Çocuk, gözlerini kaçırarak:
— “Ee… bilmem. Ben de yumurtalı ekmek yerim,” dedi.

Kadın göz kırpar gibi baktı ona:
— “Emin misin yakışıklı?”
— “Evet,” dedi çocuk, neredeyse fısıltıyla.

Kadın bir adım daha attı kalbine doğru:
— “Eğer sevdiğin başka bir şey varsa, bil ki onu yapmak beni mutlu eder.”
Çocuk, hafifçe başını salladı:
— “Yok yok… Gerçekten seviyorum. Yumurtalı ekmek en sevdiğim.”

Kadın:
— “Tamam o zaman. Hadi şimdi gözler kapanıyor…”

İkisinin de alnına birer öpücük kondurdu,
üstlerini örttü,
ve koynunda dinlenilecek bir geceye doğru süzüldüler.

Sabah geldi.
Kadın gözlerini araladığında,
karşısında sessizce onu izleyen kızın bakışlarıyla karşılaştı.
O bakışlar… öyle güzeldi ki…
Hem yılların yükünü taşır gibiydi, hem de sabah serinliğindeki çiy damlası gibi berraktı.

Kız, küçücük parmaklarıyla sessiz bir dua gibi kadının saçlarını okşuyordu.

Kadın o an gözlerinin içine baktı,
kalbiyle konuştu:
— “Geldiğin için teşekkür ederim…”

Kız, yine ilk kez bir şeyler hissetti…
“burada isteniyorum”,
“buraya rahatsızlık vermiyorum”,
“ben fazlalık değilim”,
“burada güvende hissediyorum”,
“buraya ait hissediyorum”,
“bana bir iyilik yapıldığında gergin hissetmiyorum, acaba karşılığında hangi parçam talan edilecek diye kaygı ve öfke duymuyorum”,
“ve…. varlığım bir suç değil, ben suçlu, tiksinç, kötü değilim…”

O sırada kadın, içinde yıllardır bekleyen bir hakikati dile getirdi:
— “Çocuk olan sensin. Saçları okşanması gereken sensin.
Artık sen, başkalarının gözlerine
‘acaba neye ihtiyacı var?’,
‘bu ihtiyacı gidermek için ne yapabilirim?’
gibi sorularla bakmayacaksın!
Sen, maalesef ki, içindeki çocuğu büyütememiş bir annenin birkaç ebeveyninden birisi değilsin artık.
Sen çocuksun.
Sen çocuksun.
Sen çok güzel bir çocuksun.
Sen çok güzel kalbi olan çok güzel bir kız çocuğusun.
Unutma, artık senin ihtiyaçlarının karşılanacağı yeni bir çağ başladı.

Kız durdu, ve başını kadının kalbine yasladı.

Kadın ise masumların yaslandığı bu kalbin bir ev olmasını diliyordu,
Bu ev, Karadeniz’in ladin kokulu ormanlarının içinde saklanmış küçük bir evdi.
Bahçesi vardı mesela… Boğmadan sarıyor, serbest bırakarak kucaklıyordu geleni.
İçeri girdiğinde, tahta raflardan yayılan o baharat ve reçel kokusu hemen sarıveriyordu insanı.
Doğallık kokuyordu o ev. Samimiyet kokuyordu.
Ve her gelenin vücudu, bu kokularla fark etmeden gevşiyordu.
Gevşedikçe, kendi de aynı ruha bürünüyordu.

Ortada bir soba vardı.
Sağanakta ıslanmış her ruhu, önce sıcaklığıyla, sonra çıtırdayan çırayla karşılıyordu.
“Sakin ol,”, “burada güvendesin.” demek istiyordu.
Yanında bir divan duruyordu,
“Bırak artık sırtındakileri,”
“Her şeyini burada salabilirsin” der gibi…

Sobanın üstünde bakır bir demlik,
kuzinenin gözünde köy patatesi…
sağanak yağmurdan kaçışanlar üşümüş olur, üşüyen acıkır,
tıpkı eksik duyguları tarafından topa tutulmuş ruhlar gibi…
bu evde,
doyurucu bir ikramda bulunabilmek adına,
çay ateşte demleniyor,
patates ateşte közleniyordur.

Çünkü, yanan pişer, pişen O’na varır…

Edip Cansever’in Masa’sı gibi;

ev de evmiş ha…

Küçük kız başını sanki kadının dilediği eve koymuşçasına huzurla bir süre öyle kaldı.

Sonra ikisi birden yatağın diğer tarafına döndü,
erkek çocuğunu uyandırıp ona da sarılmak istediler.
Ama çocuk orada yoktu.
Evin içinde çocuğa seslendiler,
ses yok.
Telaşla kalktılar yataktan.
Evin her yerine baktılar,
çocuk yoktu.
Ne yapacaklarını bilemediler.
İkisinin de kalbi yerinden çıkacaktı.
— “Başına bir şey mi geldi?” dedi küçük kız büyük bir telaşla.
Kadın:
— “Sakin ol, belki de evini hatırladı,” dedi kızın korkmasını istemediği için.
Ama kadın da çok korkmuştu.

Sonra küçük kız, kadına tanıdık bir şekilde konuşmaya başladı:

— Kesin ben yanlış bir şey yaptım…
— Kesin onu üzecek bir şey dedim…
— Belki de yumurtalı ekmek sevmiyordu ama çekinip sevmediğini söyleyemedi…
— Keşke sussaydım…
— Neden tutamadım ki bu çenemi…

Kadın donup kalmıştı.
Küçücük bir beden bu kadar suç yüklenmeyi, öfkeyi, utancı nasıl öğrenmişti?

Eliyle karnını tuttu küçük kız:
— Midem bulanıyor.
— Vücudum ısınıyor.
— Patlamaya hazır bir batarya gibiyim, dedi.

Kadın artık “duruma el atmam gerekiyor” dedi kendi kendine.
Bu cümleler, bu suçluluk… tanıdıktı.
Çok tanıdık.
Ama artık benim bir yetişkin gibi bu küçük kızın kaygılarını dindirmem gerekiyor.
Artık onun ihtiyaçları önemli, dedi.
Dizlerinin üzerine çöktü,
kızın ellerini ellerinin arasına aldı,
gözlerinin içine, içinden taşan şefkat okyanusu ile baktı, ve ona şunları söyledi;

— Dur bakalım ufaklık, biraz sakin ol.
—Senin hiçbir suçun yok.
—Sen kimseye isteyerek zarar vermezsin.
—Senin kalbin bu dünyanın en temiz yeri.”

Sonra, sancıdan kıvranan küçük bir bebeği rahatlatmak istercesine ona sarılarak sırtını okşadı, yavaş yavaş, dairesel hareketler ile…

Ona onu çok sevdiğini,
bu telaşının kendisiyle ilgili değil,
ona öğretilenlerle ilgili olduğunu anlattı.

ve gözlerine bakarak;
Seni bir daha asla ‘öğretilenlerin kuyusunda’ yalnız bırakmayacağım dedi.

Kadın bunu öyle içtenlikle söyledi ki, sanki “Eski hayatıma ve eski vehimlerime dönmemek için her çileye katlanabilirim diyerek Platon’un Mağara Alegorisi’ne bir selam çakıyordu o anda.

Yine sarıldılar, yaz tatilinin ardında kavuşan küçük kız arkadaşlar gibiydiler, sürekli sarılıyorlardı.
Kadın, yıllar önce Kardeşimin Hikâyesi kitabını okuduğunda filizlenen “sarılma makinesi” fikrini artık saçma bulmaya başladı.
Çünkü bu makine bedene seratonin salgılatabilir ama ruha dokunamazdı.

Kız:
— “Batarya yavaş yavaş normale dönüyor,” dedi.
Kadın:
— “Çok şükür Rabbim,” dedi.
Bir süre böyle durdular.
Ama akılları çocukta.
Sonra kadın masanın üstünde bir kâğıt gördü.
Çocuktandı…

İkisi de merakla kâğıdı açtı.
Yazmayı yeni öğrenmiş minik parmaklarıyla çocuk şunları yazmıştı:

‘Beni merak etmeyin.
Ben sizi birbirinize kavuşturunca, kendi evimin de neresi olduğunu hatırladım.
Şimdi huzurla, mutlulukla oraya gidiyorum.
Ama beni sakın unutmayın.
Buraya bir mühür çiziyorum.
Bunun adı ‘kardeşlik mührü’.
Bu mühür bizi önce O’na, sonra birbirimize bağlayacak.
Belki bir daha görüşemeyeceğiz, belki de görüşeceğiz, bilmiyorum.
Ama günün belli vakitlerinde, her O’na varışımızda birbirimizle sohbet edebileceğiz.
Bunu biliyorum.
Ben kendi yolculuğuma giderken siz de şunu unutmayın:
Ben olmadan, ilk kez baş başa kalacaksınız.
Bu da sizin için yeni bir yolculuk olacak.
Önce bocalayabilirsiniz.
Sakın korkmayın.
Çünkü ‘O’ bizimle.
“Kalbiniz bende kayıtlı.”
Allah’a emanet olun…

Kadın da kız da kendilerini tutamadılar.
Hıçkırarak ağladılar…
İkisi de çocuğun iyi olmasına, evine dönmesine sevinirken,
daha o anda, onu özlemeye başlamışlardı.

Kadın kıza dönerek:
— “Onunla her zaman bir secdenin ucunda sohbet edebiliriz, biliyorsun değil mi?” dedi.

Kız başını salladı:
— “Evet, biliyorum” dedi.

Kadın kıza dönüp:
— “Eğer çocuğa son bir şey söyleme şansın olsaydı ne derdin?” diye sordu.

Kız:

Kalu Bela’dan,
tekrar O’na varıncaya kadar,
kardeşlik mührün bende daim olacak
!

dedi.

Sonra bir an duraksayarak, kadına yöneldi ve aynı soruyu ona sordu:
— “Peki ya sen?” dedi.

Kadın:

Kadın bir an gözlerini kapadı,
derin bir iç çekti ve ardından sesini, geçmişin ve geleceğin birleştiği bir yerden yükselterek:

And olsun o Zeytin’e ki,
en karanlık gecede bile,
göğe yükselen uluma misali,
havaya kalkmış sol yumruğum ve
sana varması için O’na ilettiğim sayısız duam
her daim yanında olacak

dedi.

Ve o an,

hiçten içe,
içten de içe,
içe içe

bir bağ kuruldu.