Sır Kutusu: Bölüm 2 – Çingene Kız

1. İçimdeki Çingene Kız

Ben hayatım boyunca mitlere, müzelere, fresklere, mozaiklere maalesef ki hiç ilgi duymamıştım. Yeni yerler gezdiğim zamanlarda müzeleri gezmeyi hep “zaman kalırsa yapılacaklar” listesine eklemiştim. Mitlerle ilgili bir şeyler okumaya, dinlemeye başladığımda ise hiçbir zaman kendimi onların içerisine girmiş şekilde bulamıyordum. Bana gerçeklikten, zamanın, anın gerçekliğinden çok uzak gelirlerdi. Resim sanatına karşı da bu şekilde bir “zır cahilliğim” vardı.

Di’li geçmiş zaman kullanma sebebim, asla bu cahilliğimin biraz olsun azalmış olmasıyla ilgili değil. Sadece artık bir müze gezerken, bir freske, mozaiğe, resme bakarken hissettiğim şeylerin değişmeye başlamasıyla ilgilidir. Sanatın bu alanlarına ilgileri olan insanları gördüğümde, bazıları bana çok derin bir ruha sahipmiş gibi gelirken, bazıları ise sadece “kaliteli profil” sunma gayretindeymiş gibi gelirdi.

İlk grup, bilgiyi içselleştiren gruptu. O kadar içselleştiriyorlardı ki, anlatırken heyecanları kalbime işliyordu. Ama onların karşı tarafı etkilemek gibi bir derdi asla olmuyordu. Yani bilgiyi içselleştirip, öğrenmenin ikinci evresine geçen insan, dördüncü duvarı yıkıp geçiyordu. Ben onları izlerken, onları bir oyuncu gibi değil; anlattıklarını da bir rol gibi değil, yaşamlarının bir parçası gibi görüyordum. Hiç ilgim ve bilgim olmasa da onların “iştahları” içimi kabartıyor, saatlerce onları dinleyebiliyordum.

İkinci gruptakiler ise dünyanın en ilginç bilgisini sunarlarken, içine bir ruh katmadan sunuyorlardı; kameraya karşı bir oyunculuk yapmaya çalıştıklarını hissediyordum. Onlar öğrenmenin ilk evresini henüz geçememişlerdi. İçselleştiremedikleri bilgi, onların dudakları arasında “beni görün, ben bir şeyler biliyorum” diye çığlık atıyordu. Ben o çığlıktan ötürü onların özünü hissedemiyordum. Bu yüzden zaten ilgim ve bilgim olmadığı için, onları izlemeye ve dinlemeye devam edemiyordum.

Bir dönem, ilk gruptakilerden bir kişiyi dinlemeye başladım. Onun, gördüğü şeyleri anlatırken onlara ruhundaki Öz’den nasıl damlalar damlattığına tanık oldum. Hiç bilmediğim bir dilde bir şiir dinliyordum; anlamıyordum ama tüm ruhum kilitlenip kalıyordu. Büyü gibiydi…

Bu zamana kadar hiçbir zaman “profil sunmak” adına bu konularda bir şeyler öğrenip, birilerine sunmaya çalışmadım. Ayrıca bu konulara ilgili insanların yanında da açık bir şekilde bu konudaki “zır cahilliğimden” bahsederdim. Bunu ne cahilliğin övgüsü şeklinde yapardım ne de utanılacak bir şey gibi görürdüm. Çünkü bilirdim; her güzel şeyin ruha nüfuz etmesi için bir zaman vardır. Her yazarın bir eserinin okunması gereken bir hayat dönemi vardır. Bu kitaplar listeler hâlinde sunulup “okumayan cahildir” dayatmalarına gidildiğinde, insan bunları sadece okur ama asla özümseyemez. Ben, kendi süzgecimden geçiremediğim bir kitabı, sanatı ve dahi diğer tüm güzellikleri “mış gibi” yapmayacağıma, O’nun huzurunda kendime söz vermiştim. Bu sözü her tuttuğumda kendime saygım artıyor, O’na bir adım daha yakın hissediyordum. O da bana bazen sadece bir cümleden, bir resimden, bir mozaikten, hayatımla ilgili bir sır perdesini aralamam için yardım ediyordu…

İşte Çingene Kız ile tam olarak bu zamanlardan birinde tanışmıştım. Onu gördüğüm an büyülendim. Hareketsiz kalıp dakikalarca onun gözlerine takılı kaldım. Onu görmeye giderken de yine önyargımla gidiyor, “Acaba anlatıldığı kadar ben de etkilenecek miyim?” diyordum. Çünkü bazen bir film duyarsın; herkes çok sever, çok anlatır ve böylece beklenti büyür. Sonra sen, beklentisiz izlesen çok beğeneceğin bir filmi, hiç etkilenmeden bitirirsin. Çingene Kız’ın da böyle olacağını düşünmüştüm.

Onu görmek için Gaziantep’te, Zeugma Mozaik Müzesi’nin karanlık bir odasına girmiştim. Girmeden önce hakkındaki bilgileri bilinçli bir şekilde okumadım. Çünkü bilgi beklentiyi artırabilir veyahut bazen de o gerçekliği çok yüzeysel bir materyale dönüştürebiliyordu. Ben de bu sebeple o karanlık odaya “Kimmiş ya hu bu Çingene Kız?” diyerek girmiştim.

Odanın içi kalabalıktı. Önce o kalabalığın dağılmasını beklemiştim. Çünkü hayalini çok kurduğum bazı turistik yerler (örn. Balıklıgöl), oradaki insan kalabalığından ötürü, çıplak gözle ziyaret ettiğim anda etki kaybına sebep oluyordu. Bu sebeple hep insanlardan uzak, daha sakin yerler bulmaya çalışıyordum.

Neyse, içerideki insan kalabalığı azaldıkça ben Çingene Kız’a yaklaşmaya başladım. Nihayet önümde onunla göz teması kurmamı engelleyecek kimse kalmamıştı. Ona baktım, gözlerine baktım; öyle çakılıp kaldım ki… Bence insan bir şeyden bu kadar etkileniyorsa, onunla kendi içsel dünyasında kesinlikle bir bağ kurmuştur. Oradaki şeye kendisinden bir anlam yüklemiştir. Ben, direkt olarak gözlerindeki neşe ve hüzün hâlinin aynı anda dışarı yansımasına vurulmuştum. Sanki tam kendisini anlatmaya çalışıyordu ama “ağzı yoktu”, sesi çıkmıyordu.

Saçlarındaki örgüye, kulağındaki küpelere sonradan bakmıştım. Onun kadın olduğunu hissetmiştim ama bir yandan da “erkek de olabilir mi?” diye düşünmüştüm. Yani aslında bence ondaki mesele bir cinsiyet meselesi değildi; ondaki mesele gözler ve çıkaramadığı seslerdi. Evet, bazı kaynaklar onun erkek olabileceğini de söylüyordu. Onun hakkındaki genel bilgileri merak ederseniz diye, size aşağıdaki bölümde sundum. Bu bölümde ise ben, bendeki etkisini anlatmak istedim.

Çingene Kız’ın gözleri ve ağzının olmayışı… Evet, ağzı kayıp parçalardandı; tıpkı eksik freskler gibi… Bence bu kesinlikle bir tesadüf ya da parçalarının geçmişte çalınmış olmasıyla ilgili değildi. Bunu o zaman hissetmiştim ama bir videoda duyduğum şu cümlelerden sonra buna daha da emin olmuştum:

“Yarı silinmiş yüzler vardı duvarlarda; bazılarının gözleri yoktu, bazılarının saçları dökülmüştü. Ama ilginç olan şuydu: Hiçbir yüz tamamen yok olmamıştı. Sanki zaman, freskleri silerken sadece fazlasını almış, özünü bırakmıştı…”

Her güzel şeyin bir zamanı vardır dediğim şey, tam olarak buydu. Size Sır Kutusu’nun ilk bölümünde de söylediğim gibi, bu kutuya koyduğum şeyler kâh hakkında fikirlerimin olduğu şeylerdi, kâh hiçbir fikrimin olmadığı şeylerdi. Çingene Kız, ondan etkilendikten sonra hakkında bir şeyler okuduğum bir parçaydı. Ama asla ondan etkilenmemin sebebini o bilgiler tamamlayamıyordu. Bu yüzden onu demlenmeye bırakmıştım. Yukarıda bahsettiğim gibi, her güzel şeyin bir ruhta çiçek açabilmesi için doğru bir zamanı vardır. Ben bu zamanı anlayabilmek için sadece O’na dua ediyorum. O da karşıma neler çıkarıyor, neler…

Çingene Kız’ın gözlerinde iki duygunun çatışmasına vuruldum önce; ilk tohum öyle ekildi. Sonra onun “ağzının” olmayışı, susturulmuş çocukları, genç erkekleri, genç kadınları anımsattı bana. Ne gözler arada kalmışlığına bir çözüm bulabiliyordu ne de susturulanlar ağızlarını açıp konuşabiliyorlardı. Ama sonra, arkeolojik kazı çalışmalarında çalışıp ter döken, emek veren işçiler gibi yani videodaki adam gibi adamlar, o susturulanları ortaya çıkarıyor, onların konuşabilmesi için onlara “dil” oluyorlardı. Çünkü onlar, susturulmuş dilsizlerin kulaklarına eğilerek şunu söylüyorlardı:

“Sende ölmeyen bir nefes var…”

İşte o zaman, her yıkılış, her yok oluş yeniden doğmak için sabırsızlanıyor ve bunun için kâh yerin altına dönüyorlar, kâh sol yumruklarını göğe, yani O’na yükseltiyorlardı…

Son olarak belirtmek isterim ki; Çingene Kız kitap ayracı, bir hikâyenin başında ya da sonunda değil, tam ortasında durur; okumanın durduğu, düşüncenin askıda kaldığı yerde sessizce bekler…

2. Literatürdeki Çingene Kız

“Çingene Kız” mozaiği, Gaziantep yakınlarındaki antik Zeugma kentinde, 1998 yılında yapılan kurtarma kazıları sırasında ortaya çıkarılmıştır. Zeugma, MÖ 300’lü yıllarda Seleukoslar tarafından kurulmuş, Roma döneminde ise Fırat Nehri üzerindeki stratejik konumu sayesinde zengin villaları, mozaikleri ve sanat üretimiyle öne çıkan önemli bir antik kenttir. Mozaik, büyük bir Roma villasının tabanını süsleyen geniş bir kompozisyonun merkezinde yer alan bir pano olarak bulunmuş ve günümüzde Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergilenmektedir.

“Çingene Kız” adı, figürün tarihsel ya da mitolojik kimliğini tanımlayan özgün bir ad değildir. Bu isim, mozaiğin bulunmasının ardından, yüz hatları, bakışları ve saç formunun çağrıştırdığı sezgisel izlenimlerle ilk olarak kazıda çalışan işçiler tarafından verilmiş bir isimdir. Bazı söylentilere göre işçiler bu mozaiği yerin altından ilk kez çıkardıklarında onu Türkan Şoray’ın “Çingene Kız” filmindeki haline benzetmişler ve bu yüzden bu şekilde adlandırmışlardır. Yöre halkı ve sonradan ziyarete gelen insanlar tarafından da bu isim kabul görmüştür.

Sanat tarihçileri, figürün bir çingene kızı olmasının kesin olmadığını; bunun yerine Toprak Ana Gaia, Dionysos’un maiyetindeki bir menad ya da doğayı temsil eden alegorik bir figür olabileceğini belirtmektedir. Bu yönüyle “Çingene Kız” adı, akademik bir tanımdan çok, bakışın yarattığı duygusal bir yaklaşıma karşılık gelir.

Mozaik, Roma İmparatorluğu’nun MS 2. ya da 3. yüzyılına tarihlenmektedir ve küçük doğal taş, cam ve kireçtaşı parçalarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan tessera tekniğiyle yapılmıştır. Üslup olarak, figürlü mozaiklerde duygusal derinliği, yüz ifadelerindeki inceliği ve hareket hissini ön plana çıkaran Antioch (Antakya) Mozaik Okulu’nun belirgin etkilerini taşır. Bu ekol, özellikle insan yüzünü sadece betimlemekle kalmayıp, izleyiciyle ilişki kuran bir ifade alanı yaratmasıyla tanınır.

Çingene Kız’ı benzersiz kılan en güçlü unsur, gözleridir. Gözler doğrudan izleyiciye bakmaz; hafif yana dönük, ama her açıdan bakıldığında izleniyormuş hissi uyandıran bir etkiye sahiptir. Bu etki, gözbebeklerinin bilinçli şekilde asimetrik yerleştirilmesi, ışık ve gölge dengesinin ustaca kullanılması ve yüzün kompozisyon içinde tam merkeze oturtulmamasıyla sağlanır. Bu nedenle Çingene Kız, bakan bir figürden çok, bakılan ve izleyeni içine çeken bir yüz olarak algılanır.

Mozaik günümüze eksiksiz ulaşmamıştır. Çevresini saran daha geniş kompozisyonun büyük bir bölümü, tarih boyunca yapılan yağmalar ve kaçak kazılar nedeniyle kaybolmuştur; bazı parçalarının yurt dışına kaçırıldığı bilinmektedir. Bu durum, Çingene Kız’ı yalnızca estetik bir sanat eseri olmaktan çıkararak, tarihsel kayıp, parçalanmışlık ve hafıza kavramlarıyla ilişkilendirilen bir simgeye dönüştürür. Bugün görülen yüz, bir bütünün merkezinden geriye kalan kırılgan bir parça olarak varlığını sürdürmektedir.

Figürün güçlü bir sembole dönüşmesinin temel nedenlerinden biri, net bir duygu ya da kimlik sunmamasıdır. Ne tamamen gülümseyen ne de açıkça hüzünlü olan bu yüz, izleyiciye sabit bir anlam dayatmaz. Kimliğini gizleyen, ama kendini tamamen kapatmayan bu ifade, her bakanın kendi duygusunu, hikâyesini ve içsel yorumunu yerleştirebileceği bir alan açar. Bu belirsizlik, Çingene Kız’ı arkeolojik bir buluntudan çok, zamansız bir içsel ayna haline getirir.

Yorum bırakın