Dengenin Peşinde – Bölüm 1: Kurtarıcı Rolü ile Yardımsever Bir İnsan ve/veya Kul Olmak Arasındaki Denge Nedir?

Muhafazakâr ailelerde büyümüş çocuklar, “Allah yardımsever bir kul olmamızı ister” der.

İnancı olmayan ama yardımsever bir insan olma fıtratı üzerine yaratılmış bir birey de fıtratı doğrultusunda adım atmak ister.

Yani aslında farklı yollar, farklı sebepler ama ortak varışlardır bunlar.

Bu tür kişilere “kurtarıcı rolü” geçmişlerinden itibaren tanımlanmışsa ve/veya bu kişiler bunu yapmadıklarında ya da yapamadıklarında yine geçmişin etkisiyle “suçluluk” şemalarına kapılıp tetikleniyorlarsa;

yani bu kişilerin hayat hikâyeleri buna alan açmışsa, işte orada dengenin/ölçünün yakalanması çok zor olmaktadır.
Durumu daha net anlayabilmek ve anlatabilmek için hayattan gerçek örneklerle çözümlemeler yapabiliriz.

Örnek olaylar:

Yolda yürüyorsun ve “dilenci” bir çocuk yanına geliyor, para istiyor.
Veyahut bir hastane kapısından çıkıyorsun; belli ki bir derdin içerisindesin, en kırılgan anındasın… Tak, hemen bir kadın “dilenci” çıkıyor karşına, “dilinde dualar” ile yardım istiyor…
Veyahut bir cami çıkışı…

Bu örnekler artırılabilir.

Bunlar benim yıllarca asla “hayır” diyemediğim anlardı. Hemen ardından “kullanıldığımı” hisseder, kötü bir ruh hâline bürünürdüm.
Bunu hâlâ yaşayan çok insan görüyorum.

Bir “yanım”, “Allah senin karşına çıkardı onu” diyordu;
diğer bir yanım ise “senin hastanede zor bir durumdan çıktığını bilip burada bilinçli bir şekilde bekliyor, senin duygularını sömürüyor” diyordu.

Ama hiçbir zaman “Teşekkür ederim, Allah yardımcınız olsun” deyip gidememiştim yanlarından.

Sonra kendime dönüp şunu diyordum;
“Sen istersen çok zengin ol ve birçok insana yardım etmek iste; eğer Allah sana bunu nasip etmeyecekse o kişileri karşına çıkarmaz.”

Her yardımın ardından, kendime telkin vermek için…

Ama o kadar arada kalıyordum ki… Bir “tuhaflık” var ama çözemiyordum.

Artık “kullanılmaya” dair hassasiyetimin nereden beslendiğini de biliyorum…

Bu düşünceler arasında gidip geldiğim zamanların birinde yine güzelim Kutsal Kitap’ın kırmızı ipini çevirmiştim ve o ayet ile karşılaşmıştım:

“(Yapacağınız yardımlar), kendilerini Allah yoluna adamış (oldukları için) yeryüzünde (kazanç amacıyla) dolaşamayan fakirler için (olsun)!
Bilmeyenler, onurlarından dolayı onları zengin sanır.
Sen onları yüzlerinden tanırsın.
Onlar, yüzsüzlük ederek (bir şey) istemezler.
Şüphesiz ki Allah yaptığınız her iyiliği bilendir.”
(Bakara Suresi, 273. Ayet)

Bunu okuduğum an ilk hissettiğim şey şuydu:

“Rabbim, çok şükür…
Ben yaptığım yardımın ardından kullanıldığımı hissettiğim için öfke duyuyor, ne yardımın bir anlamı kalıyordu o zaman ne de içimde güzel bir his oluşuyordu. Buna rağmen yine de hayır diyemiyordum.
Şimdi sadece Sen’in sayende üzerimden tonlarca yük kalktı.”

Bu ayetin kalbime ve zihnime inmesinin ardından artık;
yumuşak bir bakış ile,
“Rabbim yardımcınız olsun ama elimden gelen bir şey yok” diyerek “dilenen insanlara” hayır diyebiliyordum.

Ayetin ikinci güzel mucizesi ise, hayır’ın ardından asla suçluluk hissetmiyor olmamdı.

İnanılmaz bir histi. Sanırım ilk “sınır taşım” buydu.

Sonra yıllar geçti ve ben, O’nun izni ve emaneti ile bir yolculuğa çıktım.

Bu sayede “Kurban”, “Kurtarıcı”, “Zorba” terimleri önce zihnime girdi.
Sonra “ben en çok hangisiyim?”, “hangi anlarda diğerlerine dönüşüyorum?” diye düşünmeye başladım.

Bu sorunun cevabı için şimdilik “kurtarıcı” kısmına odaklanıyorum.

Bu yolculuk sayesinde, öğrendiklerimle birlikte kendime dışarıdan bir gözle bakmaya başladım.

Sonra anladım ki; ben açık ve net bir şekilde başka gözlerde “ihtiyacı olan” insanları arıyordum.

Ancak geçmiş tanıklıklarımdan ötürü “ısrarlı kurtarıcı” hâli beni de çok yorduğu için, biraz daha “karşı tarafın benim yardımı istemesini” bekledim.

Yani aslında karşı tarafa doğrudan gitmiyordum.
Ona, onu anladığımı, hissettiğimi belirten cümleler kuruyor ve onun yaklaşmasını bekliyordum.

Ama bir yandan da yardım istemenin zorluğunu derinden bilen bir insan olduğum için aynalama yapıyor; karşı tarafın da bunu hissedeceğini varsayıyor ve onun benden “bana yardım eder misin” demesini beklemiyordum. Çünkü bunu derse çok utanacağını, kendi aynalamamla hesaba katıyordum.

Yardım isteme konusundaki bu hassasiyetim bazen bana bir zindanın içine hapsolmak gibi gelse de, o ayeti algılayabilmemin başrol oyuncusuydu.

Çünkü ben o vakit şöyle demiştim:
“Evet, sen ölsen de yardım isteyemezsin. Bak, insanlar senden ne kadar rahat istiyor; bu tavır okuduğun ayete uygun değil.”

Her kurtarıcılık sonrası bir rahatlama hissediyor; ne zaman o kişiyi “normaline kavuşturursam” o vakit misyonum bitiyor gibi hissediyordum.

Bunu tabii ki kâh fazlasıyla değen insanlara, kâh hiç değmeyenlere yapıyordum.
Zaten mevzu asla onların değip değmemesi değildi.

Mevzu, içimdeki “koruyamadığım çocuğa” geçici bir şekilde “el atmış gibi” hissetmekti.

El atmalar şeklinde tekrar eden bu döngülerin; kurtarıcılarına da, kurbanlarına da ve zamanı geldiğinde bunların zorbaya döndüğü hâllere de yakından tanıklık etmiştim.

Örneğin; eğer kurtarıcılar yaptıkları yardımın karşılığında bir teşekkür duymazlarsa ya da başka bir konuda kurtarılan kişiyle problem yaşarlarsa, hemen
“Biz onun için neler yaptık, bir de onun yaptığına bak!”
şeklinde açıklamalar yaparak aslında zorbalaşmaya başlıyorlardı.

Hayat boyu kurtarıcı olduğunda, bu şekilde bir zorbaya dönüşmek çok yüksek bir ihtimaldir.

Ancak eğer kurtarılan kişinin bu durum karşısındaki mahcubiyetine dışarıdan tanık olduysanız, onu kalbinizde hissettiyseniz, zorba olmamak için mücadele etmeye gönüllü olursunuz.

Çünkü yapılanı söylemek, bir iyilikle bir insana zincir takmak gibi bir şeye dönüşüyordu.

Ama karşı tarafı anlamış olmanız, benzer durumda bir zorbaya dönüşmek için hazırda bekleyen kaslarınızı eğitmiş olduğunuz anlamına gelmiyor.

Bu sefer iki yangının ortasında kalabilirsiniz.

Yani kaslarınızla öfkenizi bir zorbaya dönüştürme hâli ile, bu hâli hissediyor olmanın kendinizi kötü bir insan olarak tanımlamanıza sebep olması arasında sıkışabilirsiniz.

“Sen ne biçim bir insansın, yardım karşılıksız olur, senin kalbin bu kadar karardı mı…”

Aslında bu, başkasına karşı ortaya çıkmaya çalışan zorba yanını, kendine zorbalık yaparak kapatmak zorunda kalma hâlidir.

Boğuluyormuşsun gibi hissettirir…
Başkasına yapınca da “suçluluktan” yanmana sebep olur…
Cehennem gibi… İki ucunda da çıkış yok…

Hülasa;
Bu sebeple kendimi yok saymadan, kimseyi kırmadan, kurtarıcı rolüne girmeden nasıl iyi bir insan ve/veya iyi bir kul olurum diye çok düşünmeye başlamıştım.

Çünkü hayatta iyi ve kötü, az ve çok; yani tüm zıtlıklar birbiri içine girebiliyor. Biz bunların arasındaki geçişi tedrici olarak görüp birbirleriyle ilişkili yorumlasak da, sebep oldukları çıktılar zıt duyguları besler.

Bu sebeple kendime, hayat boyu dengesini tutturmaya çalışacağım bir ölçü hâli bulmaya çalışıyorum.

Hayatımın bu döneminde çıkışı ararken girdiğim yollar ise şu şekildedir:

Ben kimsenin gözüne “bana ihtiyacı var mı?” diye bakmayacağım.
Karşı taraf benden yardım istemedikçe, “Bak, eğer istersen geleyim” diye teklifte bulunmayacağım.
Eğer bir yardım isterse gideceğim; o zaman “ölçüyü” tutturmuş olurum.

Peki ama yine ayete dönelim:

“Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek (bir şey) istemezler.”

E o zaman, benim bulduğum cevap ve yöntem bir yanı ile yine O’nun yoluna uymuyor.
Karşı tarafın ihtiyacı olduğunu hissettiğim an —o zaten Allah’ın yardım etmemi istediği bir kişi ise— benim ona koşmam gerekiyordu…

Sonra bu yöntemi de bıraktım.

Karşı tarafa “zorla yardım etme çabası” yok;
ama “onun benden yardım istemesini de” beklememem gerekiyordu…

Ne yapacağım?

Öncelikle yüzde yüz samimi olacağım.
Sonra, “karşı taraf konuştuğunda ben susacağım, o sustuğunda ise ben kalpten konuşacağım…”

Sonra muhakemem yettiğince ona şunu söyleyeceğim:

“Bu bir yol. Senin alman gereken bir yol.
Ben sana burada konuştuklarımla geçici bir rahatlama sağlarım.
Ama bunun kalıcı olması senin elinde, senin yolunda.
Yılların biriktirdiği o kutuyu bir uzman desteğiyle açmak en doğru yöntem.”

Bu sefer, önceden olduğu gibi kişinin döngü şeklindeki ataklarında sürekli uğradığı bir kapı olmayacaktım.

O biliyordu ki ben oradayım, onu anlıyorum; ama bunu sürekli yapmayacağım.

Çünkü ben kimdim ki?

Daha kendi yolumu bile bulamıyordum; sadece yolda gördüklerimi anlatıyordum.

Bu şekilde yaklaştığım kişilerin çoğu kendi yolculuğuna başladı.

Önceden onların son anına kadar bekler, hep aklım onlarda kalır,
“Acaba düze çıkabildi mi?” diye merak ederdim.

Artık o samimi konuşmadan sonra ardını hiç merak etmiyorum.
Sadece dua ediyorum…

Ve asıl çözümü de duada buluyordum.

Duamı her daim, o an içimde çıkmazda hissettiğim ne varsa ona göre ediyordum; sonra yola çıkıyordum.

Yani önce “aşırılığımın tespiti”,
sonra seanslarla bu aşırılığın “sebebi ve olması gerekeni” anlamaya çalışma,
ardından da “en içten, samimi bir dua ile O’nun istediğine varma talebi” şeklinde bir çözüm buluyordum.

En azından şimdilik…

Şöyle düşünelim:

Bir kişi dağda arabasıyla yol alıyor.
Yolda yürümekte zorlanan bir amca ona el açıyor.
Evi yukarıda, bir köyde; başka araba da geçmiyor.

Kişi dayanamıyor ve onu arabasına alıyor.

Sonra araba kaza yapıyor, amca vefat ediyor.
Amcanın ailesi de bu kişiyi suçluyor:
“Sen arabana almasaydın şimdi yaşayacaktı” diyorlar.
Yetmiyor, bir de üzerine “kan parası” istiyorlar.

Burada zorla yardım etmek isteyen bir kişi yok.
Yardımı, ihtiyacı olan amca istiyor.
Ne keyfine ne de karşı tarafı kullanmak için… Gerçekten ihtiyacı olduğu için.

Adam “Allah rızası” için yardım ediyor.
Ama yardımın sonu “kötü” bitiyor.

Ben yıllarca bu durumu düşündükten sonra şu noktaya geldim:

Yaratıcı, kimseye yaptığı bir iyiliğin karşılığında “ceza” vermez.
Bu olsa olsa çok büyük bir sınavdır ve bu sınav çok değerli bir kuladır.

Çünkü burada “bir daha asla iyilik yapmam” demek, kaybedenlerden olmak gibidir.
İnsan ilk buna tutunur.

Ama benim hissettiğim, kelamlarını okuduğum Allah; böyle bir sonuç çıksın diye böyle bir sınav vermemiştir.

“Sen her şeye rağmen, ölçüsünü düşünerek yardım etmeye devam edecek misin?”
Yani, “kalacak mısın?” demek istemiştir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, muhakemem yettiğince vardığım noktalar şunlardır:

  1. Yardım etmek için kimseye ısrarcı olma.
  2. Karşı tarafın yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiğin ilk anda, karşı tarafta “çok rahat, talepkâr bir tavır” var mı yok mu, gözlemle.
  3. Bu yardım taleplerini hem çok rahat bir şekilde hem de sürekli bir döngüyle mi yapıyor, bunu da gözlemle.
  4. Eğer böyle “yüzsüz” bir tutum varsa, kibar bir şekilde elinden bir şey gelmeyeceğini söyle ve sınırı çek.
  5. Eğer böyle bir talepkârlık, “yüzsüzlük” yoksa; karşı tarafı sakın utandırma. Onurundan isteyemediğini bil ve elini kalbinle birlikte ortaya koy.
  6. Ama bunun ardından sürekli bir takip hâlinde olma. Yapabileceğini yap, dur ve kal. Karşılığında asla bir şey bekleme.
  7. Kendi sınırlarını aşacak, seni eksiltecek kadar bir “vericilik” içinde olma. Çünkü bu her ne kadar içinden gelse de (aslında içindeki eksikliğin büyüklüğüyle ilişkili dürtüsel bir hâl), kendini zorladığın anda karşı taraftan onay, takdir, sevilme beklentisine girersin. İşte o noktada O’nun rızası için yapmak ortadan kalkar; kulun onayı için yapmak başlar. O onay gelmezse de, zorbaya dönüşme riski doğar.

Son olarak şunu söyleyebilirim:

Her aşamanın istisnası olabilir.
Bu yüzden yüzde yüz samimi, kalpten gelen dualarını sakın eksik etme…

“Rabbim;
tutmam gereken bir el varsa,
gülümsemeyle bakmam gereken bir göz varsa,
samimi bir sohbetle vakit geçirmem gereken bir kalp varsa,
beni o insanlarla karşılaştır.

Onlarla hangi ölçüde iletişim kurmam gerekiyorsa, o kadarını nasip et;
ne az, ne çok.

Sen’in yolundaki hiçbir sorumluluktan kaçmıyorum;
sadece bu sorumluluğun, kendi şemalarımın arasında kirlenmesine izin verme.

Kendimi açmam, en mahremimi paylaşmam gereken bir kişi bile varsa, bunu yapacağım;
ama kimin doğru, kimin yanlış olduğunu bilmiyorum.

Ne olur bana doğru yerde, doğru kelimeleri kurmayı nasip et.

Beşerî ilişkilerde olması gereken ölçüyü bana tattır.

Ben Sen’in yolunda infak eden kullarından olmak istiyorum.
Bu ister maddî, ister zihnî, ister manevî olsun…

Yeter ki Sen, neyi, ne kadar ve kime infak etmem gerektiği konusunda bana doğru muhakeme nasip eyle.

Beni kurtarıcı şemasının “aşırılığında” değil,
“İşte benim kulum budur” dediğin kullarından eyle…”

Yani özetle demek istiyorum ki;

Yardım olsun ama suçluluk olmasın.
Şefkat olsun ama kendini feda etme olmasın.
Sınır olsun ama kopuş olmasın.”

Doğrusu O’ndan, yanlışı bendendir…

Yorum bırakın