Bu seri, bundan önce anestezisiz yapılan içsel ameliyatların bittiğinin habercisidir. Artık ameliyatlar güncellenen yeni şefkat anestezisi paketi ile bu Sîgâ odasında devam edecektir. Çünkü;
“Her gece birine karanlık, bir başkasına doğumdur.”
“Sen, ölürken telefon ile aranacaklar listesinin son ismisin.”
Evet, bu cümle istisnasız benim en yakın arkadaşlarımdan tutun da ailemin tüm bireylerine kadar ortak bir şekilde ve sıklıkla aldığım bir eleştiridir.
İtiraf etmeliyim ki %100 haklılar…
Uzunca süredir bunun üzerine düşünüyorum. Bazı şeylere varıyorum ama soyut kalıyor. Bu sebeple bu odada bunları konuşurken daha sağlıklı bir yol alabileceğimi düşünüyorum.
Bir insana bir eleştiri çok farklı gruplardaki çok farklı insanlar tarafından yapılıyorsa ve bu eleştirinin kaynağı “sevgi sitemi” ise bence bu dikkate alınmaya değerdir.
Bu yüzden bana değer verip, telefon ile ulaşamayıp beni yine de önemseyen, yani “kalan” herkese çok teşekkür ederim.
Benim de O’nun izni ile, önce bu sorunun kaynağını bulmak, sonra sağlıklı bir çözüme kavuşturmak boynumun borcudur!
Önce problemin tanımını anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışalım.
Aile bireylerimden özellikle annem ve ablamlar, arkadaşlarımdan ise hepsi benim telefonlara bakmayışıma, mesajlara dönmeyişime veya çok geç dönüşüme — belki günler, belki haftalar sonra — hep sitem ediyorlar.
Ben de onlara sunduğum açıklamaları ve/veya bahaneleri sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü bu açıklamaların iki türlü yönü var.
Birisi genele ve çoğunluğa sunduğum tutum, ikincisi ise çok istisnalara — geçmişten “aşırılık ile alınan” ders ile son yıllarda belki de sadece bir kişi idi bu istisna — sunduğum tutum. İkisi de içerisinde “aşırılık” barındırıyor.
Bir diğerindeki aşırılık halinde hissettiğim duygu durumundan kaçmak için bir öbürüne başvuruyorum. Ama aslında ortada şemalar ile beslenmiş bir zehir var ve panzehri iki yöntem de değil.
Her iki tutum da ölçeğin iki uç tarafı, ama ortada “ölçülü” bir nokta var. Bunu biliyorum. Ama neden yapamıyorum?
Hangi öğrenilmiş davranış şekillerim, eksik duygularım bunlara engel oluyor gelin onları birlikte bulmaya çalışalım.
İnsanlar bana “Sana neden ulaşamıyoruz, ne aramalarımıza çıkıyorsun, ne hemen dönüyorsun, ne mesajlarımıza bakıyorsun?” diyorlar.
Onlar bunu derken en son bir tanesine şunu söylemiştim:
“Yani demek istiyorsun ki, fiziksel olarak bir aradayken bütün benliğinle, kalbinle, zihninle, neşenle benimlesin de; fiziksel olarak yanımızda olmadığında neden bu denli yok oluyorsun mu demek istiyorsun?”
Şaşırmıştı bunu duyduğuna, ama tam durum tespiti yapmama da sevinmişti.
Peki ben bu durum tespitini nasıl karşı taraf daha bilemezken bilmiştim?
İnsan kendisinin de içerden deneyimlemediği, yaşamadığı bir duyguyu bu denli hissedebilir mi?
…
Eğer karşı tarafın bir derdi, hastalığı yani “ihtiyacı” yoksa telefon ile neredeyse hiç iletişim kurmuyordum. Eğer öyle bir “ihtiyacı” varsa, her anında ona destek oluyor, derdinden kurtulduğunda kendi yoluma koyuluyordum.
İnsanlara, “eğer beni aradığınızda duymadıysam ve durum acil ise bana hemen “acil” diye mesaj atın, o zaman size döneceğim” diyorum.
Bazen öylesine aradıklarında ben “Bir şey mi oldu?” diye ebeveynden öğrenilmiş bir panikle cevap veriyorum ve bunu karşı tarafa yapmaktan hiç hoşlanmıyorum.
Seni sadece sevdiği için, sesini duymak için arayan birisine öğrenilmiş kelimeler ile konuşmak hiç hoşlanmadığım bir durum…
Ya da ben “ihtiyaç olunmadığımda aranabilecek bir insan olmadığımı, bunu hak etmediğimi” düşünüyorum. Ya ben bunu böyle düşünüyorum, ya insanlar ile etki-tepki iletişimimiz sonucunda ben hep böyle arandığım için bunu böyle kodladım.
Yani tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan misali… Her ikisi de geçerli olabilir…
Ayrıca bu iletişimsizlik halini “aşırı bağlanma” haline bir tepki olarak, bir koruma kalkanı olarak da kullanıyor olma ihtimalim çok yüksek.
Çünkü geçmişimde düzenli, rutin bir iletişim şekli olan ilişkilerde, “bağ kurmama” koruma kalkanı ortadan kalkıp “aşırı bağ kurmaya” bir anda, hızlı bir kimyasal tepkime ile geçiyordu.
Sonra o iletişim halinde elim, gözüm telefonda kalıyor, bir mesajın gelmemesi beni kaygılandırıyor;
“Bir şey mi yaptım, acaba iyi mi, her şey yolunda mı?” diye yorucu, toksik sorular beynimin içinde dolanıyordu. Bu suçluluk kaynaklı kaygıların kökenini artık biliyorum…
Klasik bir şekilde önce o mesajın rutin olan zamanda gelmemesi beni kaygılandırır, sonra hemen kendime dönerim; kesin yanlış bir şey dedim, kesin yazdığım bir şey yanlış anlaşıldı (bunun da kökenini biliyorum…) sorgulamalarına başlar, geri dönüp yazdıklarımı okur, o kelimelerin arasında “Evet şu olabilir” diye cevap bulmaya çalışırım.
O aradaki belirsizlik ve/veya açıklama yapılmaması, okçularımın tepeden tüm oklarını üzerime fırlatmalarına sebep olur.
O durumu netleştirmeden ne yaptığım işe, ne bir sohbete, ne de başka bir şeye odaklanabilirim.
İnsanı bu dünyadan bu denli kopartırcasına hissedilen duygu, onun oldukça eski zamanlarına ve uzun süreli maruziyetine dayanmalı diye düşünüyorum. Belki, açıklamadan terk edilişin bir yansıması ve/veya hayata gelip gelmeyeceğinin kararının verileceği o sürenin tezahürü olsa gerek.
Çocuk tüm bu büyük yıkımlara bir açıklama istiyordu.
Hesaba çekilenin, eksiği arananın açıklaması değil,
yok sayılmamış olmanın, görülmüş olmanın bir açıklaması,
“yaşadıklarını sen bir çocuk olarak şimdi anlamıyorsun ama ben bir yetişkin olarak onları görüyorum, seni görüyorum, seni anlıyorum, yaşadıkların bir yanılsama değil, onlar gerçekte oldular ve senin bu hissettiklerin maalesef hissetmen gerekenlerdi. Ama sana bunların gerekçelerini en içten, samimi bir şekilde açıklayacağım ve çözüm bulmak için mücadele edeceğim” şeklindeki bir açıklamaydı…
Belki çocuk annesinden “sadece şu açıklamayı ve gayreti” bekliyordu;
“evet kızım, acımız var, şu an iyi değilim, ama seni de görmüyor, korumuyor değilim. Ben seni görüyor ve duyuyorum. Sadece bana biraz zaman verirsen, bunu aşacağız ve “eski, rutin neşemize, iletişimimize geri döneceğiz”
Belki çocuk babasından da “sadece şu açıklamayı ve gayreti” bekliyordu;
“evet kızım, ben erkek çocuğum olsun çok istedim. Bu, insanoğlunun varlığından bu yana soyunu devam ettirebilme iç güdüsü ile düşkün olduğu bir arzudur. Toplum da insanın içindeki arzunun “gayet makul ve olması gereken” olduğunu zamanla perçinlemiş ve katı bir gerçeğe dönüştürmüştür. Ben de bu katılığa hapsoldum. Ama kız çocuk istemedim değil, “bir de erkek çocuk olsun” istedim. Ama bu katılıkta yanlışlar yaptım, sen annenin karnındayken annene ve sana hep “kızsa istemiyorum” şeklinde hissettirdim. Arzularıma yenik düştüm, topluma yenik düştüm. Biliyorum olan oldu, ama inan ki seni “kız” olduğun için, seni “sen” olduğun için çok seviyorum. Ve sana bıraktığım bu yükü mümkün olduğunca silebilmek için ömrümün son anına kadar samimi bir mücadele vereceğim. Benim cahil arzum, senin bir erkek çocuğuna dönmene sebep olmayacak.”
Bu açıklamalar, gayretler olmadığında ve bunun üzerine “suçluluk” arttırıcı başka bir travma eklendiğinde ne oldu peki?
İşte orada içsel çocuk suçluluktan, belirsizlikten kurtulamıyor ve kurtulabilmek için “bir açıklamaya” muhtaç kalıyor. Başlarken nasıl bir netlikle dünyaya gelmesi için kararlar alınmışsa, biterken de bunu yapmalısınız ki ben bu duygulardan arınabileyim” diye çareyi ikinci kişilerde arıyor. Kendi içsel bozukluğunun başka türlü üstesinden gelemiyor.
Mesela; karşı taraf bir açıklama yapıp, “Ya ben bu günlerde veya haftalarda veya aylarda — hiç önemli değil — işlerimden dolayı yoğun olacağım, sana 5 ay yazamayacağım” dese, bunu önceki iletişim hali ile aynı samimiyetle dese, içsel çocuk bunun gerçekliğine kalple inansa, o vakit isterse yıllarca iletişim kurmasın der. Sadece özlerim o kadar…der.
Yani orada içsel çocuk diyor ki;
“Benim bir yanlış yapmadığıma, suçlu olmadığıma” kesin bir şekilde inanmaya ihtiyacım var. Bu ihtiyacı da kendi başıma karşılayamıyor, karşı taraftan bunu samimi bir şekilde duymak istiyorum.
Yani gidişler, ardında bana dönen oklar bırakmadıkça beni zorlamıyor; ama diğer durumda beni bir donukluğa çeviriyordu ve hayata karışamıyorum.
Çünkü ben açıklamasız suskunlukları sık aralıklar ile ebeveynimden deneyimlemiştim.
Bunları yeri geldi bir cezalandırma olarak kodladım bedenime, yeri geldi başkalarının bedenine kodlamasının sebebi bizzat ben oldum.
Ben hiç kimseden gidemedim; gitmesini istediğim kişiye de “git” diyemedim.
Sadece sessiz bir şekilde kalarak, eskiden olduğum gibi olmayarak — çünkü vücudum kabul etmiyordu — onun gitmesini bekledim.
Direkt bir şey dersem suçlu hissedecektim.
Sakin bir şekilde kendimi anlatmayı ise bilmiyordum; tekrarlı bir şekilde beni rahatsız eden şeyleri “Ne yapsın, onun da dertleri var” diyerek kendime kabul ettirmeye çalışıyordum.
Ama sonra, karşı tarafı içimde haklı çıkarmaya çalıştığım her konu boğazıma zincir olmaya başlıyordu ve beni sesimi çıkaramayacak kadar boğuyor, sonunda da susturuyordu.
Sonra ben istesem de ses çıkaramıyordum; karşı tarafın alıştığı halimi ona veremiyor, o da aynı tadı alamayınca gidiyordu.
Yani ben sessiz gidişlerin ardından ne kadar sorular ile baş başa kaldıysam muhtemelen başkalarını da aynı şekilde bırakmıştım.
Bazı arkadaşlık ve akrabalık ilişkilerimde ise hiçbir problem yokken, yan yanayken gayet kaliteli bir iletişim kurarken o kişiden fiziksel olarak ayrıldığımda telefon iletişimimi resmen kapatıyordum.
Tekrar fiziksel olarak yanına döndüğümde kalbimde değişen, eksilen hiçbir şey olmuyor; hatta bir özlem ile yanına koşuyordum.
Ama karşı tarafın sitemini istisnasız hep duyuyordum.
Bu konuyu da düşününce ya eski aşırı bağlanma ardından gelen terk edilme halleri aklıma geldiği için bunu yapıyordum; yani bağlanmazsan terk edilmezsin…
Ya da fiziksel olarak yanından ayrıldığımda “O hâlâ bende mi, gitti mi, telefonlarına dönmezsem, en ufak yanlışımda terk edecek mi?” diye bilinçdışı bir yerden karşı tarafın bağını test etmeye çalışıyordum.
Çünkü son zamanlarda, kalbimin en sağlıklı hali ile varlığına teşekkür ettiğim kim varsa onlara sessizce veya sesli bir şekilde şunu dediğimi fark ettim:
“Benden umudunu kesmediğin için teşekkür ederim…”
“Kaldığın için teşekkür ederim…”
“Sessizliğime rağmen içimi duyduğun için teşekkür ederim…”
“Dilsizliğime dil olduğun için teşekkür ederim…”
“Ben küçük bir çocuk gibi bir kapının arkasına saklanıp, yokluğumda gidip gitmeyeceğini kollarken orada öylece kapı gibi durduğun için teşekkür ederim…”
Bu Yaratıcı’ya da böyle, sevdiğim beşere de…
Çünkü şunu çok deneyimlemiştim:
“Benim hatam hiçbir zaman cezasız kalmıyordu.”
Bu bir kurban rolü cümlesi midir bilmiyorum; ama istisnasız çevremde çok sevdiğim insanları kıran insanlar olur, ben onlara koruyuculuk (bunun da kaynağı belli) yaparak destek olurum, sonra aralarını düzeltirim, onlar da normale döner.
Ama benim en küçük bir kelimem aynı kişiye bana karşı aşamadığı bir küskünlük hâli verir.
Bunu biz insanların “insan daha çok sevdiğine kırılır” şeklinde söylemesinden hiç ama hiç hoşlanmıyorum.
Hayır efendim, hayır kaslarım, hayır kalbim!
Size diyorum!
Asıl insan sevdiğinin hatasını onarmaya daha çok meyilli olmalıdır.
Niyetini, kalbini, Öz’ünü daha derinden bildiğin insanın şemasal ataklarını hazmetmek için daha çok mücadele vermelisiniz.
Toplumdaki bu öğretiyi, bir insanı yaptığı bir hatadan dolayı — sırf onu daha çok sevdiğiniz için — silmenizi kabul etmiyor; hele ki bunu sevgi adı altında yapmanıza asla izin vermiyorum!
Ayrıca size kafa tutmuşken araya alakasız ama şu an aklıma gelen bir şey daha söylemek istiyorum:
Dost kara günde belli olmaz, halt etmişsiniz!
Dost iyi günde belli olur.
Kötü gününde gerek yakın, gerek uzak herkesi etrafında bulursun.
Cenazelere gelen çok olur.
Kimi bunu sadece seni sevdiği için yapar, kimi sana bir iyilik yapmak, sevap kazanmak için yapar, kimi senin zayıflığını görüp kendi hâline şükretmek için yapar…
Ama yapar… Çeşit çeşit grup bunu yapar…
Ama senin işinde kazandığın bir başarıyı veya ödülü seni gerçekten gönülden seven bir dostun dışında kimse seninle aynı hissiyatla kutlayamaz.
Seni gerçekten seven birisi bile içten içe kıskançlık hissedebilir.
Kardeş kardeşi kıskanabilir. Hepimizin karanlık yanları vardır.
Ama işte orada gerçek dost, eş, kardeş her ne ise, senin sevgin uğruna, var olan negatif duygularına durun diyebilendir.
Negatiflikleri, sendeki güzellikleri görme gayreti ile söndürmeye çalışandır.
Bu uğurda Yaratıcı’ya, “Rabbim beni, Sen’den uzaklaştıran, senin huzurundan yoksun bırakan, ruhuma yük olan ve çok sevdiğim bir insana “düşman” eden bu duygulardan uzak eyle!” diye dua edebilendir.
Yani nefsine savaş açıp onu yenip tüm benliği ve kalbi ile senin sevincine ortak olabilendir!
Bu da böyle biline…
Neyse, ben devam ediyorum.
Toparlayabilmek ve bu davranış bozukluğum ile mücadeleye başlayabilmek adına, kişisel yolculuğumda bana çok yardımcı olan bir şeyi yapmak istiyorum.
Yani şöyle ki;
Sürekli tekrarladığım ama bunu yapmaktan hoşnut olmadığım şeyleri
“Hangi yalanlar ile yapmaya devam ediyorum?”,
bunu yapmak için şemalarım kaslarıma hangi yalanları sık sık söylüyor diye konuya bakıp,
tekrarlanan cümlelerdeki kelimelerin ardını anlamaya çalışmaktır ki;
— bu bazen yıllarca tekrarladığım bir espri, bazen bir örnekleme, bazen bir temele dayandırma gayretidir—
işte bu yol için, örtümü açar, yere oturur, örtünün üstüne elde ettiklerimi serip parçaları birleştirmeye çalışırım.
Bu Sîgâ odasında da bunları çokça yapacağımı düşünüyorum.
Bu sebeple, bu cümleleri hem genele hem özele olan tutumum ile kıyaslayarak, bu davranış biçiminin kaç çeşit şema davranışından beslendiğini anlamaya çalışacağım.
Bu cümleler en çok şunlar oluyordu:
“Biliyorsunuz, telefona bağımlı olmayı sevmiyorum.”
Ama istisnalarda tam olarak bir anda kapılıp bağımlı bir hâl alıyordum.
Sonra sessiz, açıklamasız gidişler; ebeveynlerimin gidişini tetikliyor, korkular, bulantılar başlıyor.
Ben ise “kuyruğu dik tutup” ebeveynlerime de yaptığım gibi “giderseniz gidin, size muhtaç değilim” hâlini, kuruyup dökülen hücrelerime elimdeki kırbaç ile kabul ettirme çabalarına dönüyordum.
Ne bir mesaj atar, ne bir arama yapar, ne de peşinden koşardım; yani “benim olmayanı almazdım”…
İçim yanar, sabahları korku ile uyanır, hayattan kopardım. 1-2 ay bunu “hiç kimseye” –ne muhatabına ne de bir başkasına– anlatamadan bu hâl ile yaşardım.
Sonra zamanla bunun kaynağının üzerine bir örtü sererdim. Bu anı her yaşadığımda bir örtü daha, bir örtü daha… Sonra o örtü, altına kimse giremeyecek kadar kalınlaşıp ağırlaşmıştı.
Ta ki doğru kişi gelip, benim açılmasından “en çok” korktuğum o yanlış örtünün altına girene kadar…
“Her an gelen mesajları takip etmeyi sevmiyorum.”
Bu, “ertelediğim” her işte karşıma çıkıyordu. Aslında o işin orada duruyor olması beni rahatsız ediyor, ama o işin bana hissettirdiği sorumluluk fazla olduğu için onu erteliyor, kendimi zora, sıkışmışlığa sokuyor, sonra iş -o travma ve artçıları gibi- kontrolden çıkıyor ve ben içsel bir sıkıntı hali ile son ana kadar kalıp, sonunda o işi bitirip inanılmaz rahatlıyordum. Bu, gelen mesajlar biriktikçe de aynı oluyordu. Bir türlü cevaplayamayıp, ama onların orada birikmiş olması ile beynimdeki ram’in bir kısmının onlar tarafından tüketildiğini hissediyor sonra da tek tek cevapları verip inanılmaz bir rahatlama yaşıyordum.
Ama şu da vardı; istisnalarda tam tersi yönde davranıp her an mesaj geldi mi diye kontrol ediyordum. Gelmediyse yukarıda bahsettiğim ruh hâline, yani “kesin yanlış bir şey yaptım” hâline dönüp tekrar elime kırbacı alıyordum. Benim “kafamda kurduğum” gibi bir şey olmadığını, sadece onun müsait olmadığını anlayınca yine “inanılmaz bir rahatlama” yaşıyordum…
“Telefonumu sesli modunda kullanmak beni rahatsız ediyor veya tetikte hissettiriyor.”
Sessizde olduğu için de anlık aramaları genellikle görmüyorum. Bildirimleri de açık bir şekilde kullanmadığım için mesajları anlık görmüyorum.
Bu, acı bir “telefon” sesi ile genç bir adamın vefat haberini aldığımız anın bir yansıması olabilir. Çünkü bu durum ailemin diğer üyelerinde de var.
Yani, “bir haber gelecek, bir felaket olacak” hâli bende var…
Bu konu, yani genç adamın gidişi, hiç açılmamış bir kapı; onun da zamanının geleceğini biliyorum. Tek duam, doğru zaman…
Ama istisnalarda tam aksine mesaj geldi mi diye sürekli kontrol ediyordum.
“Sanki benim isteğim dışında beni arayan, mesaj atan herkes o anımı kontrol altına almış oluyor, yani benim özgürlüğümü kısıtlıyor.”
İsteğim dışında bir yerde “zorla tutuluyor olma” hâlinin neye atıfta bulunduğunu anlayanlar vardır…
Ama istisnalarda bu duygudan eser olmuyor; tam aksine yine bir aşırılık zuhur ediyor.
Çünkü o, benim “hep, bağımlı bir şekilde yapışmak istediğim” kişi oluyordu.
Ama onun dışındakiler öyle olmuyordu. Onlar uzakta dursun, kalbimde aynı yerinde dursun; çünkü ben bir anda birden fazla kişiye böyle bir “bağımlılık” hâlini yaşayamazdım.
Ayrıca bunu hissettiğim kişi sayısı da hayatım boyunca çok az olmuş; belki de acılarının boyutu sayılarının çok az olmasına sebep olmuştu…
Mesela bir eşe, sevgiliye böyle bir şekilde bağlanmak benim en büyük korkumdu. Çünkü kontrol benden çıkıyor, “her şey” ona dönüyordu.
Ben yıllarca bu hâli düşünüp, o zamanlar çok sert, kırbaçlı bir şekilde kendime:
“Sen insanları putlaştırıyorsun. Bunu dilinle söylemiyorsun ama kalbinle, haşa, O’nun önüne koyuyorsun. O da sana yaptığın bu Şirk’in ne kadar yanlış, ölçüsüz olduğunu yaşadığın o acılar ile gösteriyor. Yani beşer gider, bir Ben kalırım.” Diyordum.
Bunu o zamanlarda da anlıyordum, hep aynı şeyi düşünüyordum.
Ama çözümü “derin bağ kurmadan geçirilmesi gereken bir ömürde” bulmuştum en sonunda. O zaman bir tehlike kalmıyordu.
Ama itiraf et: Bir yanın da sessizce dua ediyor;
“Her şey ile mücadele etmeye çalışıyorum Rabbim, bütün şemalarımla elimden geldiğince mücadele ediyorum ama o hâli ya bir daha yaşarsam diye de çok korkuyorum.” diyordun her seferinde.
Çünkü hatırla…
Sen o anlardan çıkabilmek adına 26’lı yaşlarında ilk kez “yalnızlığı” kabul edip kabuğuna çekilmiş, içsel arayışına dönmüştün ve “ne olur bu son olsun” demiştin.
Aslında O’nun yolunda çok yol almıştın.
“Sen’in Kelamı’nı kendim okuyacağım, ne olur bana doğru muhakeme bahşet Rabbim” diye yola çıkmıştın ilk kez.
O manevi huzur hâlini de ilk o zamanlarda tatmıştın.
Sonra okuduğun kelamlar ile O’na dönüp:
“Ne olur beni bahsettiğin o kullarından eyle. Çünkü onlar Sana sadece zorluk anında değil, refahın zirvesindeyken de dönen kullarındandır. Yani her koşulda hep Sana gelenlerdir.” diye dualar ettin.
Enerjini, neşeni beşere; karanlığını O’na vermemeye and içmiştin.
“Nasıl karanlık bir gecede yalnızca Sen varsan, doğan bir güneşte de yalnızca Sen varsın; bunu biliyorum ve hep böyle hissetmeme sebep ol Rabbim.” dedin.
Kâh unuttun, kâh hatırladın ama hep ortalamayı tutturmaya çalıştın.
Evet, o kuyudan O’nunla çıkmıştın…
Ama o kuyuya neden düşüp durduğunu anlayamıyordun, bilmiyordun.
Şema nedir, öğrenilmiş toksik davranışlar nedir bilmiyordun.
Sadece bu aşırılığını biliyor, çözümü için O’na dua ediyordun.
“Bazı kulların var Rabbim; onların yüzündeki dinginliği görüyorum. Onların yüzünde Seni görüyorum.
Ne birisini kırıyorlar,
ne kendilerinden vazgeçiyorlar,
ne bir anda öfkeden deliye dönüyorlar,
ne yapışıyorlar,
ne de kaçıyorlar…
Ne olur beni de onlardan eyle” diye yalvarıyordun.
Sonsuz şükür olsun ki, O da sana bunların kaynağını anlayabileceğin birisini göndermişti…
Yaradan, her şeyi o kadar aşama aşama, şefkatle öğretiyordu ki sana…
Tıpkı o son “kavuşma” öncesi kulağına fısıldayıp:
“Korkma, kendini hazırla. O gün geldi güzel kulum. Şimdi fısıldama sebebim, senin ruhunu ve bedenini biraz ana hazır hale getirmek istememdir”
dediği gün gibi,
bir taşın, taş olana kadar geçirdiği süreç gibi…
Sabırla, yavaş yavaş, bazen durup soluklanarak ama sonra hep Kendisi’ne doğru çağırarak..
Önce senin en büyük zehrini atabilmeni sağladı sana kıldığı vesile ile…
Yıllar sürdü.
Sen pes ettin; O seni bırakmadı. “O” hep kaldı.
Sen O’nun senden vazgeçmeyişine âşık oldun…
Her yılgınlığında, yerlerde kanlar içinde hareketsiz bir şekilde uzanırken “O” sana şefkatle baktı; yaralarını sildi, sildirdi ve elini uzatarak:
“Hadi gel, biraz daha gel, yapabilirsin.” dedi.
Gördüm ya, hissettim!
Sonra sana yıllardır tanıdığın, sohbetler ettiğin O’nun vesilesi/emaneti ile ilgili ilk kez iki rüya gösterdi.
Özellikle ikinci rüyandan sonra daha dayanamadın, vesilesine bir mektup gönderdin…
İşte o andan itibaren vesilenin zihni değil, kalbindeki “O”, seni kalbinden vurulmuşa, çölde bir dostu bulmuş o şaşkın hale çevirdi.
Emanetinin içindeki “O”, senin içindeki “O”na karışmaya başladı.
“Bu başka…” dedin. “Bu, bu dünyadaki her şeyden çok başka…”
Ama korktun. Çok korktun, kabul et.
Çünkü emanetinin kalbindeki O’na vurulduğunu hissettiğin ilk anda:
“Hapı yuttum.” dedin.
Çünkü senin kalkmasından korktuğun o örtü kendiliğinden havaya uçmuştu. Emanet bunu yapmadı; sen koşarak kaldırdın onları…
Önceden bağımlılık hâlinde bağ kurduğun tüm herkes bir yana; bu ayrı bir yanaydı.
Ama sen bunu zihninle, kalbinle bilsen de kasların durumu nasıl yöneteceğini bilemiyordu.
Çünkü şunu hatırlıyordun:
Bundan önceki bu tarz beşer ilişkilerini ruhunda ve kalbinde “bitirirken” hep karşı tarafa kızarak, hep:
“Sana muhtaç değilim, gidersen git. Beni istemeyeni ben hiç istemem.” diyerek bitirmiştin.
Karşı tarafın bencilliklerini, senin en küçük bir hatanda “kalmayışını” kendine silah belleyip O’na dönüyordun.
Kuyudan çıkmak için patlayıcı güç olarak karşı tarafın bu hallerini motivasyon kaynağı olarak kullanıp O’na varıyordun.
Bu sebeple kişi değiştikçe sen yine başka bir kişide aynı döngüye düşüyordun.
Ama konu “kişi” değildi ki… konu sendin.
İşte O da sana bunu, bu hayatta olabilecek en güzel kulu ile nasip etti.
Bu sefer ilk kez konu kaynağından çözüldü.
Bu sefer “Ya birisi çıkar gelirse, ben ona böyle olursam ne yaparım?” korkuların gitti.
Bu dengeyi kurana kadar çok mücadele ediyorsun, edeceksin de…
Bir elin kapıda, bir elin bir kişinin eline yapışık yaşamaktan azad olacaksın; oluyorsun da, hissettin…
Telefon konusundaki davranışsal iletişim bozukluğumu aşabilmek uğruna kalbimden geçen Duam şudur:
Rabbim, beni Sen’in yolundan uzaklaştıracak olan kim, ne, hangi davranışım, düşüncem varsa beni onlardan uzak eyle.
Beni, Sana layık kullarından eyle; onlar gibi sağlıklı davranışlara sahip olmamı nasip et.
Bunları bana öğretirken yüce şefkatinle, doğru muhakeme gücüm ile ve hep Sana açılan kapılar ile nasip eyle.
Öğrenme yolumda etrafta kırbaçlı adamlarım değil, Sen’in şefkatli meleklerin bana eşlik etsin.
Büyük küçük fark etmez… beni ve/veya etrafımdakileri Sen’den gelen sağlıklı huzura kavuşturmayan hangi davranış bozukluğum varsa bil ki ben bunları kırmak için kalbimle, ruhumla, bedenimle mücadele vereceğim!
Sen de bana bunlardan kurtulabilmeyi nasip eyle.
Bu davranışların sebeplerini doğru sorular ile bulabilmemi ve uygun çözümler ile de bunları aşabilmemi nasip et.
Benim yolumu Sen’in yolun eyle!
Varsa Sen’in yolun için tutmam gereken bir el; neyse bunun ölçüsü, yöntemi, doğru zamanı bana o eli ve/veya elleri tutmayı nasip eyle.
Bilesin ki Sen’in yolunda, Sen’in bana nasip ettiğin hiçbir sorumluluktan kaçmayacağım.
Ama ne olur Sen de benim kalbimi koru, benim zihnimi koru, benim benliğimi koru.
Ne beni ezdir başkasına, ne bana başkasını ezmeyi nasip et!
Bana doğru ile yanlışı ayırt edebilme gücü bahşet…
