Evet, sana diyorum; sana, beni okuyan…
Ne arıyorsun bu kelimelerin içinde?
Nereden düştün bu cümlelerin arasına?
Hangi boşlukta savrulmaktan korktun?
Hangi nedenini bilmediğin içsel sıkıntıdan kaçıyorsun?
Ne arıyorsun aşağı doğru kaydırdığın o videolarda?
Birçok farklı duygunun saniyeler içinde değiştiği bu sahte ortamda neyini bastırmaya çalışıyorsun?
Hangi duygu yoruyor seni?
Hangi korku atıyor seni buralara?
Ne acıların var ki kendini uyuşturmak istiyorsun?
Sadece bir parmağın hareketiyle bitecek mi sanıyorsun?
Kaçtığında ardından koşmayacaklar mı sanıyorsun?
Ardından nelerin koşturduğunu hiç mi merak etmiyorsun?
Sonunda koşmaktan, kaçmaktan çatlayan bir kısrağa dönüşeceksin; anlamıyor musun?
Biliyorsun… Yorulduğunu, evet, çok iyi biliyorsun; ama duramıyorsun da, değil mi?
Sessizlik seni boğuyor.
Sonra halının altındakiler yukarı çıkmak istiyor.
Sen onların ne olduğunu kâh biliyorsun, kâh bilmiyorsun…
Ama orada öylece durduklarına adın gibi eminsin; biliyorum!
Kendini uyuşturduğun her şey, sana halının altındakilerin yukarı çıkmak için oluşturduğu o çıkıntıları göstermiyor.
Alttan yukarı çıkmak isteyenleri yok saydırıyor.
Bunu, kâh sağlıklı sandığın yöntemlerle, kâh sağlıksız olduğunu bildiğin aşırılıklarınla yapıyorsun.
Ama sana kötü bir haberim var:
Uyuştuğunda görmediklerin, ayıldığında artarak gelecekler.
Sen, onları yok saymak için daha çok uyuşukluğa ihtiyaç duyacaksın.
Çok yorulacaksın…
Çok da yoracaksın…
Sonra aylarca hayalini kurduğun bir tatile gideceksin.
En sevdiğin arkadaşların, aile bireylerin, yemekler, doğa, kuşlar…
Her şey yanında olacak ama sen… sen orada olamayacaksın.
Kendine kızacaksın ve diyeceksin ki:
“Aylardır hayalini kurdum… Sevdiğim herkes ve her şey burada.
Nedir bana böyle bir anda ‘öküz oturması’ gibi gelen şey?
Daha ne istiyorum? Allah’dan belamı mı arıyorum?!”
Neden etraftakilerin konuştuklarını duyamıyorum?
Neden sadece ağızları oynuyor insanların da ben bir perdenin arkasına itiliyorum?
Ne olduğunu bilemeyeceksin.
Korkacaksın.
Sebebini tanımlayamadığın bir korkuyu anlatamayacaksın.
Anlatamadığın her korku, boğazında bir zincirin halkasını oluşturacak.
Onlar soracak… Sen, donukluğun anlaşılmasın diye cevaplamaya çalışacaksın.
Onlar da “Bir şey mi oldu?” diyecek… Sen de…
Ama somutluklara bakmaya alışmış gözlerin hiçbir şeyi göremeyecek.
Göremediğin şey içinde bir kasvete dönüşecek.
Bu sefer sen yine uyuşmak isteyeceksin.
Nasıl mı?
Aşırı alkol… Cinsellik… Spor… Yemek… İş…
Yani dozunu kaçırdığın ne varsa, o senin uyuşturucun olacak!
Toplum, çevren, ailen ve sen; hangi yöntemi “takdir edilesi, özgürlükçü, onaylanan” görüyorsanız, işte sen tam olarak o uyuşturucuya dalacaksın.
Sen saldıkça gerçek, bir kâbus gibi güçlenecek;
Sana bir nefes kadar yakın olacak ve sen ayılamayacaksın!
Çok kesin konuşuyorum, değil mi?
Bilmiş bilmiş laflar ediyorum “sen”, “sen” diye diye…
Sahi… Sen kimsin?
Ben kimim ya?
Anlamıyor musun Ya Hu?
Ben senim, sen bensin.
Biziz be biz!
İnsan!
Çok soğuk yedik… Ayazda kaldık… Üşüttük be üşüttük, anlamıyor musun?!
Midemiz kötü…
Onu bulandıran bir şeyler var.
Alttan yukarıya doğru çıkmak isteyen şeyler var.
Sen “Uyursam geçer.” diyorsun.
Geçmez.
Sen “İçersem geçer.” diyorsun.
Geçmez.
Sen “Susarsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.
Sen “Kaçarsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.
Sen “Arkadaşlarımla kafa dağıtırsam geçer.” diyorsun.
Geçmez.
Sen “Başka tenlere karışırsam gider.” diyorsun.
Gitmez.
Sen “Düşünmemeye çalışırsam azalır.” diyorsun.
Azalmaz!
Sen, yediğin ayazı hatırlamadan…
O bulantının ateşinde yanmadan…
Bir bilene danışmadan…
Bir “Doktor”dan şifa dilemeden…
Geçmez.
Geçmeyecek!
Durmak zorundasın.
Midene kulak vermek zorundasın.
Ona, yediği ayazın bunlara sebep olabileceğini şefkatle açıklamak zorundasın!
Yoksa ayaz gelecek…
Dokunan yine dokunacak…
Sen yine kaçmaya çalışacaksın…
Ve o hep daha güçlü biçimde geri dönecek!
Bu mideye, bu hayatta bir şeyler dokunacak.
Aşırılıklar onu yoracak.
Önce bunu kabul et.
Ve sonra biraz cesur ol!
Biraz be biraz!
Kaçma!
Al karşına mideni; iki yetişkin gibi konuş.
“Nedir seni bu denli hassas yapan şey?” diye sor.
Onun yukarı çıkmasına, kendisini kusmasına izin ver; lütfen!
Eğer yaparsan… Ardından gevşeyeceksin.
Vücudunun içi boşalacak.
Sadece dinlenmek isteyeceksin.
Dinleneceksin…
Uyuyacaksın…
Ama sonra dirileceksin.
Ve küçük bir çocuğa baktığın şefkatle bakacaksın midene.
İşte orada yeniden doğacaksın!
Ve gürül gürül akıp O’na varacaksın!
Yani diyorum ki:
Tam düşecekken tutunduğun tuğlaları kendine Rab belleme!
Rab onlarda değil,
Rab sen de be sende… Senin Öz’ünde!
Kapanış Selamı:
Birçok yazımın içindeki gizli nefesim, İsmet Ağabey’imin Of Not Being A Jew adlı efsanesine…
