Giriş
Tek amacı taşıdığı sırlar ile O’na varmak olan bir kutu olsun istedim.
İçi sırlar ile dolu olsun; ben onları anlamaya çalıştıkça Öz’e ve O’na varmak için bir çaba harcayayım. Ama bu kutu kalıplardan uzak olsun. İçine koyacağım şeyler kâh önceden düşündüğüm şeyleri temsil eden şeyler olsun, kâh anlamını hiç bilmediğim şeyler olsun.
Hesapsız, kitapsız, kalıpsız bir kutu… Ama içine atacağım her şeyi bir dua ile atayım; içimden bir ses desin ki “Bence bunu da koy.” Şu anda bunun vasıtasıyla O’na nasıl varacağına dair kafanda bir yol haritan olmasa da niyetini hâlis, samimiyetini en saf hâliyle tut; yolun sonunda sen de şaşır.
Ardını araştırdığın her bir parçadan O’na hiç ummadığın şekilde ulaştığında, küçük bir çocuk gibi parlasın gözlerinin içi, kalbin ışıl ışıl olsun. Küçük bir çocuk hediye aldığında nasıl mutlu olursa, sen de içindeki çocuğa O’nu öyle anlat: en anlamlı bir oyun gibi, sonu her zaman kazanmak olan heyecanlı bir oyun…
Bu kutunun içini ne sadece yaşadığın şehirden ne de sadece yaşadığın ülkeden parçalarla doldur. Ulaşabildiğin, ayak basabildiğin her yerden, yalnızca O’na varan parçalarla doldur.
Yani bu kutuyla O’na ant iç ve de ki:
“Sen’i öyle bir seveceğim ki, beni bu dünyaya gönderdiğin için asla pişman olmayacaksın…”
Sen’i rahme düştüğüm ilk ana, cenin hâlime, çocuk hâlime, ergen hâlime, yetişkin hâlime, bugünüme ve Sana varacağım o kutlu gündeki son hâlime kadar tüm zerreme öyle bir sevdireceğim ki, Sen’i tanımadan geçen zamanlarımı yaşanmamış sayacağım…
Yani diyorum ki: Sana çıkan ne kadar kapı varsa, muhakemem yettiğince bu yolda mücadele edeceğim ve her bir kapıya vardığımda yüzümü ve kalbimi Sana dönerek tek bir şey söyleyeceğim: “Sana buradan da vardım ve Seni buradan da çok seviyorum!”
Tüm samimiyetimle, bunu yapabildiğim her kapıdan sonra hemen başka bir kapıya doğru yol alacağım!
Küçük, 7–8 yaşlarında bir çocukken her hafta sonu babasının peşine takılıp dağlara çıkan bir çocuk, her gidişinde elini çenesinin altına koyar, arabanın camından dışarı bakarak dağları izlerdi. Aklında hep aynı soru olurdu: “Bu dağlar nasıl oluştu? Allah bu dağları bu halleriyle mi yarattı?”
O zamanlarda ne bunun cevabını biliyordu ne de sorabileceği birisi vardı. Ama hep sordu, hiç pes etmedi.
Sonra “O”, o küçük çocuğun sorularının cevabını öğrenebilmesi için ona bunun bilimini öğrenebileceği bir gelecek bahşetti.
Çocuk kocaman bir genç olmuştu. Bu bilimi öğrenebileceği geleceğe adım atacağı zamanlar, o toplumun etkisiyle bunu “kocaman bir başarısızlık hikâyesi” olarak tanımlardı. O genç, ondan beklenen büyük beklentileri karşılayamamıştı; ailesinin “en düşük profili” olmuştu. Hatta sonrasında başka dallara geçmek için sınavlar kazanmıştı ama “Birisi” ona “Devam et, burada kal.” demişti!
Sonra, o genç bahsedilen bilimin her bir zerresini öğrendiğinde heyecanlanmaya başladı. Çünkü şüphesiz ki O, bizi bizden iyi tanıyordu. Doğada olmak —yani Yaratıcı’dan direkt gelenle temasta olmak— onu çok büyülemeye başlamıştı. Zaman ilerledikçe, bunu bir “iş” olarak görmemeye başladı. Ama sevdiği şeylerde ölçüyü tutturma problemi yaşamaya alışkın kasları zaman zaman bu gence bunu “kariyer, sadece bu dünyaya ait bilim” şeklinde gösterdi. Ama “O” hep ona, “Girme bu kalıplara; bilimi yalnızca Bana varmak için kullan.” dedi. Zaman olgunlaştıkça, gören gözler ve duyan kalpler de buna uyum sağlamaya başladı.
Ve yıllar geçti; o genç bir yetişkin oldu ve başka bir bilim dalında aynı uğurda savaşan bir adam tanıdı.
Bu yetişkin, adamın aktardığı bilimden hep O’na varmaya başladı. Alan çok farklıydı; niyet ve varış noktası aynıydı.
Yani bu yetişkin, hiç bilmediği bir bilim dalında o adam sayesinde O’na varıyordu. Adam uyguluyor, yetişkin dinliyordu; adam sorduğu sorular ile sanki soğan gibi katman katman kabukları kaldırıyor ve yetişkine “İşte bu, senin Öz’ün.” diyordu.
İşte o an bu yetişkin kişi şunu dedi: “Hayır, bu sadece doğa bilimi ile değil; insan ile de oluyor. Yani O’ndan gelenleri içeren, O’nun yarattığı her şeyi inceleyen bilim dallarının sonucunda O’na varmak mümkündü.” O zaman “sen de bildiğin yerden devam et.” diye düşündü.
Ama her bildiğin şeye yeniden, başka bir bakış ile bak.
İsmet Özel’in dediği gibi: “Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim.” de.
Ve sen de öylece yola koyul.
Bunu ilk eğitim aldığın zaman küçük küçük yapıyordun; ama bu düşüncelerini kimseyle paylaşamıyor, ucundan paylaşacak olsan insanların anlamaz, tuhaf bakışları ile karşılaşıyordun. Yaratıcıya inanmayan bunu saçma buluyor, inanan ise “Çok detay düşünme.” diyordu… O da bunu artık sessiz bir şekilde yapıyor, bazen de yapmayı unutuyor; “sadece bilim” olarak yorumluyordu.
Ama o adam, yaptığı işle —onun yaptığı işin o yetişkinin ruhunda ve bedeninde bıraktığı iz ile— ona bunun “hiç de saçma olmadığını” net bir şekilde ispat etmişti.
O zaman o yetişkin de elinden geldiğince bunu yapacaktı. Çünkü o, nasıl adamın çalışma alanına dair bir şey öğrendiğinde, öğrendiğiyle O’na vardığında heyecanlanıyorsa; adam da taşlara öyle oluyordu…
Ayrıca adam, bu hâliyle Jung’un 1. ve 2. numara yanlarına çok benziyordu; yani bilimsel ve tinsel yanı ile… Bu, çok tanıdık ve içerden(di).
Bu yetişkin kişi, adamın 1. ve 2. numara yanlarını görünce ilk kez kendisindeki bir yankının karşılık bulduğunu hissetti. Ayrıca adam, doğa bilimlerine, taşlara, mitlere olan ilgisi ile de Jung’a çok benziyordu.
Sonra bu yetişkin kişi Jung’u okumaya başladı; onun psikiyatriye yönelmeden önce üniversitede jeoloji okumak istediğini öğrendi. Ardından Jung’un doğa, taşlar ve psikoloji ile kurduğu köprüyü gördü ve dedi ki:
“Rabbim, ben delirmemişim. Ya da Jung gibi delirmişim.”
Her iki şekilde de çok onurlu hissetti.
Çünkü şimdi yetişkin olan bu kişi, jeolojiyi ilk öğrenmeye başladığında psikolojiye dair hiçbir şey bilmiyordu. Bilinçsiz bir şekilde insanın yolculuğunu taşların yolculuğuna benzetiyor; ama o kadar soyut kalıyordu ki, kendisini “saçma düşündüğüne, abarttığına, boş şeylere takıldığına” inandırmıştı.
Ama o adamı ve sonrasında Jung’u tanımaya başlayan bu kişi, ilk kez “Oh be!” demişti. Çünkü duygu ve düşüncelerinin, onları gerçekten hisseden bir kalpte ve anlayan bir zihinde yankı bulması; artık kendini açıklamak için çığlık atmana veya susmana gerek olmadığını hissettiriyordu…
Neyse; bu konuda söyleyecek çok sözüm var, ancak şimdi kutunun içeriğine geçmek zorundayım.
Her parça bundan sonra ayrı bölümler altında yazılmaya çalışılacak. Bazı parçalar için söyleyecek çok sözüm var; bazı parçalar için hiç sözüm yok. Sadece bir ses, anlamlandıramadığım bir hissiyat ile koydum bu parçaları. Hissiyatın ardında ise yalnızca O’na uzanan bir dua vardı…
İlk parça: Tavus kuşlu cep saati
Varılan Lokasyon: Gaziantep Bakırcılar Çarşısı
Onu ilk gördüğüm an, tavus kuşunun O’nun yolundaki önemini bilmeden, “Bu, kutuda olmalı.” dedim.
Normalde bu yetişkin kişi, bu tarz şeylerde her şeyi tek tek planlar; hepsindeki en ince anlamları birleştirir, aşırı detaylarla hazırlardı “herhangi bir kutuyu.”
Ama bu bir hediye kutusu değildi; bu bir Sır kutusuydu.
Artık mükemmeliyetçilik şeması yok; her detayı materyalist bir zihniyetle çizmek yok.
O var,
akış var,
dua var,
heyecanlı ve anlamlı bir oyun var.
Bölüm 1: Tavus Kuşu
Bahsettiğim gibi, Sır Kutusu’nun içerisinde bazı parçalar zihnimde O’na ve insanın yolculuğuna bir şeyler uyandıran şeylerdi. Bu yüzden “o parçalardan mı başlasam?” diye düşünüyor; biraz da “aceleci, dürtüsel yanımı” eğitmeye çalıştığım için beklemek istiyordum.
Beklersem, belki de hiçbir şey düşünmeden kutunun içerisine koyduğum parçalara dair hayatın akışında bir şeylere denk gelirim, diyordum.
Beklemeyi, sabretmeyi, dürtüsellikten uzaklaşmayı öğrendikçe önce kendimi, sonra O’nu daha çok seviyordum. Çünkü bunları yapmamın sebebi ile gereken yüzleşme arenalarda yankılanmış ve ona “senden gelen her şeyi gücüm yettiğince reddedeceğim” denmişti!
Aşırılığa, bir anda yüklenmeye düştükçe de bu duygum tersine dönüyor. Ama artık kendime kızmıyor, öfke duymuyorum; sadece “Bunu yapmasan çok güzel olurdu; kendini yakala, sebebini anla ve güzel bir şekilde o irinden kurtul.” diyorum. Başka bir konuda da bunu yaptığım bu günlerde, O’nun sayesinde cevapları buldum; çok şükür.
Sır Kutusu için verdiğim mücadele sonucunda da parçalardan ilki anlamlandı.
Hem de ne güzel anlamlandı…
Çünkü tavus kuşuna dair bir şeyler okumam gerektiğine dair notlar alıyor, bir türlü fırsat bulamıyordum. İyi ki bulamamışım.
Öyle tatlı bir şarkıdan aldım ki ilk yankıyı… Bana hissettirdiği duygu paha biçilemezdi.
Çünkü ben “tavus kuşlu cep saatini” ilk gördüğüm anda bir şey hissettim ama onu tanımlayamadım.
Ama o şarkı, sözleri ile birlikte hem anlamını zihnime hem de hissiyatını kalbime ulaştırdı.
Sonrasında okumaya başladım.
Okuduğum şeyler karşısında sadece şunu diyebildim:
“Niyeti hedefe vardıran! Sana sonsuz şükürler olsun.”
Ve ekledim:
“Bir tavus kuşu gibi Cennet’ine, yani bu dünyadaki Öz’üme dönebilmek ve sonunda Sana varabilmek için ruhsal dirilişim daim olacak!”
Ek Bilgi: Tavus Kuşu Hakkındaki Özet Bilgiler
- Tavus kuşu tarih boyunca ilahî güzelliğin, ölümsüzlüğün ve ruhsal dirilişin sembolü sayılmıştır.
- Tüylerindeki göz desenleri, “ilahî bakışın her yeri gören gözü” olarak yorumlanmıştır.
- Renklerinin ışıltısı, Cennet’in çok renkli ve ışıklı güzellikleriyle ilişkilendirilmiştir.
- Bu nedenle güzelliğin, zarafetin, cennetî asaletin ve ruhun parıltısının bir sembolü hâline gelmiştir.
- Tasavvufî metinlerde tavus kuşu hem nefsi hem de ilahî güzelliğe duyulan özlemi temsil eder.
- Mesnevî’de Mevlânâ, tavus kuşunun Cennet’e dönme arzusunu; insanın aslına (Yaratıcıya) kavuşma isteğine benzetir.
- Tavus kuşu Cennet’ten uzaklaşmıştır; ama kanatlarındaki renkler hâlâ Cennet’in hatırasını taşır. Bu da insanın içinde taşıdığı ilahî öz gibidir.
