Korkuyorum Çocuk!
Öyle korkuyorum ki,
Öznesi sen ve sana ait olanlar olmadıkça asla ket vurmuyorum da şu kelimelerime,
Siz olduğunuzda yumuşak bir kelepçeye gidiyor parmaklarım…
Mesela çocuk;
“Çünkü siz, artık Hatice’nize Muhammed gibi bakıyorsunuz.” yazmıştım bir yerlerde…
Ama sonra ne oldu biliyor musun,
Sildim.
Kaslarım yine “yanlış anlaşılır mı” diye atağa geçtiler,
İçimdeki en masum duygumu itiraf ederken bile size, tir tir titriyorum!
Sakın ola “artık” bunu “kaybetme veya terk edilme korkusu” ile karıştırmayasın…
Evet, bu korku benim en büyük eşiğimdi…
O’nun tümüyle gelişi ise korkunun tümüyle gidişine sebep oldu.
Çünkü bildim, benden giden O’na yol alır,
Ben O’na yol alırım,
Yani gidiş değil, özleyiştir artık bu…
Artık bu korku, bir dua ile doğan güneşi tümüyle bir eve göndermek isteğidir benim için,
Hepsi bu.
Duyuyorum seni çocuk, duyuyorum…
“Peki, nedir o zaman seni böyle korkutan?” diyorsun…
Ne biliyor musun çocuk?
Severken can yakmak.
Bilmiyorum be çocuk! Bilmiyorum.
Yakından sevmek nedir, dokunmak nedir bilmiyorum.
Bir kere denedim, elime yüzüme bulaştırdım.
İlk kez, “kaçmayacağım, bunu kaslarıma öğreteceğim.” dedim.
Nereden bilirdim doğru zamanın gelmediğini,
Yanlış muhakemenin doğru hareketin celladı olacağını…
Şimdi çocuk,
Şimdi ölen o kası harekete geçiremiyorum…
Bir ses kaldırıyor beni sabahın erken vakitlerinde,
Umut diyor, haydi koş diyor, çağrı var diyor,
Sonra bir ses bölüyor onu,
“Ya yanlış muhakemen yine iş başındaysa?” diyor,
“Ya yine, senin doğru sandığın anda ‘zarif bir duvar’ ile karşılaşırsan?” diyor,
“Ya yine, parmaklarından bir cümle çıkar da, acaba onun canını yaktım mı diye kendini aylarca sîgaya çekmen gerekirse?” diyor,
“Sen bunu emanetine nasıl yaparsın! diye kendine kızarsan?” diyor,
“Ya Hu! Sen ibadet saydığın şeye zehirli kelimeler saçtın, sen gerçekte bu musun, yoksa bu sana öğretilen miydi?” diye aylarca gerçek seni aramaya çalışırsan diyor,
Diyor da diyor be çocuk…
Çocuk!
Ben O’nun mesajlarını aldım.
Hata yapmak fırsatını bana O vermişti, bunu kabul ettim, başım üstüne koydum.
“O”, önce benim kalbime bir emanetin sevgisini yerleştirdi.
Bu sevgi, bu dünyadaki herkesten ve her şeyden uzak,
Ama bir “kuldan” da fazla değil.
Çünkü, dedim ya çocuk,
O’nun karşısında “hiç” olmak, beşere yalnızca beşer olmayı öğretti bana.
En büyük korkumdu be çocuk!
Senin sevgini içimde hissederken, o yanlış bağlanma şekillerim, kaçmalarım ya da aşırı yapışmalarım ile sana zarar vermek…
Bunu ömrümce çok yaşadım be çocuk, çok!
Ama kapatmıştım o defteri, artık kimseyi almamıştım o kadar kalbimin içine ta ki sen gelene kadar…
İşte benim sınavım orada başladı…
O’ndan gelen emaneti, “kaybetme korkusu” olmadan, “yapışmadan”, “kaçmadan” nasıl sevecektim?
Daha ilk gün çocuk, daha ilk gün…
Sen o sabah kaybolmuş bir halde evime geldiğin o ilk gün, bunun korkusu başladı…
Bu başkaydı.
Bu, “Sen’in emanetin Rabbim, ne olur bunu aşmayı nasip et bana” diye,ilk günden itibaren dualar ettim…
Kaçmadan, boğmadan var olabilmeyi nasip et dedim…
Niye biliyor musun çocuk?
Çünkü sen, bunu bu dünyada yapmayı öğrenebileceğim tek doğruydun…
Kalbinde “O” vardı, ruhunda şefkat, kişiliğinde güven, zihninde uykusuz geceler…
Yapmaya çalıştım çocuk,
Durdurmaya çalıştım defalarca,
Ya gitmeyi seçiyordu kaslarım, ya yapışmayı…
Bana bunlar çok zarar verdi çocuk, çok!
Kendimi kâh aciz hissettim, kâh hemen kaçan bir korkak.
İkisinin ortasıydı istediğim,
Yani dengeydi, ölçüydü…
Tümüm sadece O’na ait olmak,
Kalbimle, şefkatimle, merhametimle, özgür bırakışımla ama “ben buradayım.” deyişimle de o güzel çocuğun yanında olmak istiyordum.
Ben acemice yapmaya çalıştıkça olmadı be çocuk!
Bir dua, bir girişim, bir gayret…
Kendi başıma olmadı…
Sonra,
İşte sonra, bir silsile başladı…
Oradan tek bir çıkış vardı, çünkü diğer bütün kaçışları And içerek geri itmiştim.
Niye biliyor musun?
Çünkü senin varlığın da, yokluğun da! gelip geçenler gibi “sıradan” olmayacaktı…
Buna asla izin vermeyecektim!
Daha doğrusu “O”, izin verdirtmedi!
Alevler içerisindeki tüm hücrelerime, bozuk kayıtlarımı ve onların etrafa sıçrattıklarını kabul ettirdim.
İşte o andan itibaren duydum.
Duydum be çocuk, duydum!
“O”, “ben geliyorum.” dedi bana.
“Seni yalnızca Kendimle çoğaltmaya geliyorum.” dedi.
“Senin kalbine öyle bir geliyorum ki, kaybetme korkusu varlığından utanacak” dedi…
“O” geldi, korku da utandı, çok şükür…
Sonra kendime bir kere de “kaçma” dedim.
Her yanım yara bere içindeydi, kanıyordu…
Sana yemin etmiştim çocuk!
Sen bana O’nun emanetisin…
Kapına vardım, kanlar içerisinde, yeminimi unutmayayım diye son kalan gücümle kapını tıklattım…
And olsun ki çocuk,
Tıklatmadan önce “beni böyle görürse korkarlar mı, bu halde buraya niye geldin, istenmiyorsun derler mi?” diye gecelerce düşündüm…
Bu düşüncelerimin sizinle hiçbir ilgisi olmadığını sen de ben de çok iyi biliyoruz çocuk…
Kaynağı çok derin ama bir o kadar da köklüydü…
Şu anda çözülüyorum çocuk, ilk kez sesli ve ıslak bir şekilde bununla da yüzleşiyorum…
Neyse, o vakitler daha arınamamış olduğumu hissediyordum…
Ama ne yapacağımı bilmiyordum.
İlk kez öğreniyordum be çocuk, kaçmamayı…
Doğru zaman nedir,
Doğru yöntem nedir bilmiyordum…
Ah o belirsizlik…
En beteri oydu be çocuk!
Sanki dokuz ay boyunca “kız doğarsa ne yapacağız, kız istemiyor…” şeklindeki konuşmalar yapılıyor arkamdan ve ben onlara tanık olup sonumu bekliyordum…
Anlamaya çalıştım ama artık bütün organlarım iflas etmişti…
Belirsizlik mi bu, bir bekleyiş mi, bir duvar mı, bir veda mı, gitmek mi lazım, kalmak mı…
Sorular,
Sorular,
Sorular…
Bir cevap buldum, cevap yine yanlıştı…
İşte çocuk, o andan sonra “kapı tıklatma kaslarım” daha çalışmıyor…
İnan ki kendimi zorluyorum ama harekete geçemiyorum…
Hâlâ daha ruhum somut bir şekilde “sen isteniyorsun”u duymak istiyor.
Ama biliyorum ki bunu başkasından değil, içteki bir sesten daha cenin halindeki o cana benim söylemem gerekiyor.
Dedim ya çocuk, her şey olması gerektiği gibi oldu.
Ben payıma düşeni aldım, hatta ilk kez “ben” oldum be çocuk.
İlk kez prangalarımdan, terk edilme korkumdan, kaybetme zincirimden, hatasız bir hayat zindanımdan kurtuldum.
Çünkü O’na vardım be çocuk!
Bunun uğruna bütün acılara, kendi adıma diyorum ki, “değerdi”
Başka yolu yoktu, şüphesiz ki “O” bunu biliyordu…
Ama sana çocuk,
Sana en ufak bir çamur atlamasına izin vermem!
“O”, rüyalarımda seni bana çok farklı şekillerde gösterdi…
Bir geceyi hiç unutmuyorum…
Öyle çaresizdin ki, öyle arada kalmıştın ki…
Bir odanın içerisinde, sisli karanlık tozlar içerisinde…
Bir masanın başında oturuyordun,
Elinde kâğıt, kalem, telefon ile aramalar yapıyordun…
Ama kalbin çaresizlik ve çıkmazda olma hissiyatı ile duracak gibi oluyordu…
Kalbini duydum be çocuk!
Onun teklemesini duydum…
Senin kasvetini hissettim.
İçim yandı, sana dokunamadım…
Eğer dedim, ona bunu yaşatan kim olursa olsun beni karşısında bulmazsa bana da yazıklar olsun!
Sonra dedim ki, “ya bensem o…”
Suçluluk şeması değil be çocuk, sana kıyamamak…
Sen bana O’nun emanetisin!
Duydun mu beni!
Sen benim emanetimsin!
Bak çocuk, dinle beni…
Benim bir kız çocuğum vardı.
Küçük, kumral, küt saçlı bir kız çocuğum…
Gözlerinin içi gülüyordu be çocuk!
O kız çocuğunu sen benden daha iyi tanıyorsun.
Bunu biliyorum…
Beraber yaylanın çimenlerinde çok top oynadınız o kız çocuğuyla…
Ben o kız çocuğuna yapılanları “hesabını sormadan, -soramadan-” kabul etmeye, daha doğrusu kaçmaya çalıştım yıllarca, daha da kaçacaktım…bunu sen çok iyi biliyorsun…
Sonra sen, onu bana getirdin.
Sonra ne oldu biliyor musun çocuk?
Bana yapılanların zehri sana sıçradı, hanene, Hatice’ne sıçradı…
İşte çocuk, o an bir devrim başladı içimde!
Yo! Hayır! İşte bu çok fazla, işte bu haddi aştı dedim.
İnanabiliyor musun be çocuk,
O küçük kız çocuğu için yapamadığım şeyi senin sayende ikisi için de yapmaya And içtim!
Şimdi, ben senin varlığına şükretmeyeyim de ne yapayım?
Ben seni pamuklara sarmayayım da ne yapayım?
Ben seni incitmekten korkmayayım da ne yapayım?
Peki Kimdi senin sevgini böyle kalbime yerleştiren?
Bu sevgi ile zincirlerimden arınmamı sağlayan?
Gerçek güveni bana hissettiren?
Eşikte beklerken, bir anda mucize gibi koşturarak bana doğru gelen o uyuyanları sana bahşeden?
Seni yoluma yoldaş eyleyen,
Esen her rüzgârda O’ndan senin başını okşamasını istememe sebep olan?
Şüphesiz ki O’ydu!
Dedim ya çocuk!
Farkındayım, anlıyorum, çözülüyorum.
Ama yine de o eşiği geçemiyorum.
Korkuyorum çocuk, çok korkuyorum!
Bu hayatta duyduğum en doğru, en şefkatli, suçluluktan, kaygıdan uzak,
en sevgi dolu ve en sağlıklı korku bu!
Ama bu korkuyu yenmem gerektiğini,
devam etmem gerektiğini de biliyorum, işaretleri alıyorum!
Seninle daha ilk andan itibaren arasında bir Zeytin dalı olacağını bildiğim,
–ama bunun senin canını yakmaması için O’na çokça dualar ettiğim–
uyanmasına ramak kalan, çok güzel bir kız çocuğu bugün bana bir işaret mesajı yolladı ve dedi ki:
“Uzaklardan gelen bir sesi daha yakından hissettiriyor anlattıkların bana.”
Bu sebeple duam şudur ki;
Rabbim!
Bana,
doğru zamanda,
doğru yerde,
doğru şekilde,
doğru kelimeler
ve sağlıklı duygular ile var olabilmeyi nasip et!
Anlamam gerekenleri doğru muhakeme gücü ile anlamama,
Tutmam gereken elleri tutmama yardım et!
Varsa girmem gereken bir Kapı,
Hayır gördüysen Sen orada,
Kimseyi kırmayacak, kendimi yok saymayacaksam,
Sen’in beni “istediğini” hissettiğim gibi, o Kapı’nın ardını da bana hissettir!
Ruhumdaki bozuk kayıtları sil, beni kaygılarımdan arındır!
Ve doğru an geldiğinde,
devrim marşı niteliğindeki Fatma Anamızın Elleri’nin kalbime ve ruhuma girdiği gibi,
Bir mührün rüzgâra karışması gibi,
Bana o Kapı’dan girme gücü ver!
Ver ki, Emaneti Taşıma Korkum sadece çocuğun başını kelimeler ile okşama arzumun bir bestesi olarak kalsın…
Çünkü biliyorum ki;
Bu felçli hâl,
kapının ardındakilerin değil,
benim tedavi yöntemini bulmam gereken bir hastalık ve
şifası yalnızca Sende!
Belki de o şifa, bu kelimelerin dökülmesiyle ruhuma sirayet etmeye başlar…
