İzninizle, şimdi söz bende.
Siz ve ben, hep O’na varacakmış gibi baktık birbirimize.
Bu dünyada tanımlı olan bütün duygular, cinsiyetler ve roller bizden çok uzaktaydı.
Bazen bir samimi kelime ile okşadık birbirimizin başını,
bazen susarak “biz buradayız” dedik O’na,
bazen de “biz artık buradayız da Sen neredesin?” dedik.
Siz bana kendi koordinat sisteminize göre tarif ettiniz O’nun yerini,
ben size benim koordinat sistemime göre…
Sistemler farklıydı ama hedef aynıydı.
Bu farklılık bizi zenginleştirdi, bizi besledi.
“Acaba daha farklı nasıl tarif edebiliriz O’nun yerini?” diye gecelerce düşündük, tek bir kelime yazamadan…
Çok yandık.
ıslak bir kedi yavrusu gibi bir dam aradık koca bozkırın ortasında.
“Dam yoksa biz birbirimize dam oluruz.” dedik,
olduk da!
O’nun yerini, çeşit çeşit kalbe, zihne daha nasıl kolay tarif edebiliriz diye yeni koordinat sistemleri geliştirdik.
Siz bunu profesyonelce, ben ise acemi bir beceriksizlikle yapmaya çalışıyordum.
Ama çalışıyordum…
Bilirsiniz, ne der yabancılar: “Simple is the best.”
Çünkü biz o koordinat sistemlerini içimizde yaşayamazsak, en “yalın, temiz” hâliyle koruyamazsak, ne kendimize ne de başkasına faydamız olurdu; bunu biliyorduk.
Bütün gömleklerimizi çıkartacağımıza söz vermiştik.
Profillere değil, kalplere dokunacağımıza yemin etmiştik!
O yüzden biz, önce “kendimizi” bulacaktık.
Sonra, “galiba O’nun yerini artık biliyoruz.” dedik.
“Peki ama O’na nasıl ulaşacağız?” diye telaşa tutuştuk.
İnsanlara yüzlerce yıldır O’ndan nasıl korkulması gerektiği öğretilmişti.
Ama biz O’ndan korkmak değil, O’na “âşık” olmak istiyorduk.
İnsan, korktuğu birini sevebilir mi?
Sevgi?
Sahi neydi sevginin kaynağı?
Nereden geliyordu bu sevgi?
Bir taş görürsün bir dağ başında, merak edersin: “Nedir bunun geldiği yer, yol, zaman?” diye sorular sorarsın.
Ne izler taşır içinde diye merak edersin.
Sevgi için de bunu sormak en doğal hakkımızdı.
Sorduk, elhamdülillah!
Bir çocuk masumiyeti, bir çiçek kokusu, bir meyve tadı, merhamet, şefkat…
Bunlar bir Yer’den besleniyor olmalıydı.
Peki ama güzel olan her şeyin Kaynağı’ndan neden korkmak öğretilmişti bize?
Biz sevginin Kaynağı’na varmayı çok istedik be Bayım!
Ya da “O” bize çok istetti…
Çeşit çeşit yollar denedik, yıllar geçti,
içimiz yandı da bir tas su bulamadık…
Orada olduğunu biliyorduk; buz gibi su akıyordu, duyuyorduk, hissediyorduk.
İçimiz alev alev yanıyordu, elimizi uzatsak…
Uzatamadık.
Kaslarımız, Bayım!
Kaslarımız ağrıdı, dile geldi: “Biz yapamayız, bilmiyoruz.” dediler.
“Yapacaksınız!” dedik.
Kâh yapabildiler, kâh yapamadılar…
Acıdan pes ettiğimiz anlar oldu.
“Aşkın kaynağına ulaşmak neden bu kadar zor oluyor?” dedik.
“İhtiyacımız olan yalnızca “O” ama varmak neden bu kadar zor?” diye sorular sorduk.
Daha doğrusu, ben sordum.
İşte o noktadan sonra ben soruyordum, siz sabırla cevaplıyordunuz.
Evet Siz, Bayım!
Siz o kilidi, benim “ibadet” olarak tanımladığım şeyle açtınız!
Elimde seccade, kalbimde “O”, ama kıble neresi bilmiyordum.
Kıbleyi bulamadıkça kendime kızıyor, kalbime lanetler okuyordum.
“Nedir bu kaslarıma böyle ağır gelen şey?” diye yıllarca sorular sordum, yandığımı hissettiğim gecelerde…
Sonra bir rüzgâr esti…
Eserken heybesinde o güne kadar zihniyle ve kalbiyle biriktirdiği ne varsa, son kalan somun ekmeğini paylaşır gibi paylaştı benimle…
İşte Bayım, o andan sonra kıblenin önündeki sis dağılmaya başladı.
Kalbim hafiflemeye başladı.
Kaslarım çok yorulsa da onlara, masum küçük bir çocuk gibi, yavaş yavaş ve şefkatle nasıl eğitim vereceğimi öğrendim sizden.
Sonra Bayım, siz ne yaptınız biliyor musunuz?
Elinizdeki şefkat cımbızıyla benim bedenime ve ruhuma, benim isteğim ve idrakim dışında yapıştırılan her bir dikeni sabırla temizlediniz.
Ben dikenlerimden arınmaya başladıkça, sizinle O’na varmak için daha çok mücadele etmek istedim.
Çünkü çıkan her bir dikenden sonra O’nu daha çok hissetmeye başladım.
O hissiyat, bu dünyadaki her zevkin, hazzın, duygunun ve kimliğin ötesinde hissettirdi bana.
O’nun karşısında bir “hiç” olmak istedim.
Çünkü O’nun karşısında “hiç” olduğum her an, beşerin karşısında “ben” olmaya başladım!
O’na ne kadar itaat ettiysem, beşere o kadar beşer kaldım.
O’na ne kadar alttan baktıysam, beşerin her türlüsüne o kadar “aynı seviyeden” baktım.
Ve O’nu ne kadar aradıysam, O’na o kadar çok vardım, Bayım!
Sonra O’nun uğruna yollara düştük.
Dört bir yandan O’na daha ne kadar yaklaşabileceğimizi aradık.
Aşkı uğruna yanmadık mı Bayım, ne olur söyleyin!
Bu dünyada sönmek mi, O’nun uğruna yanmak mı?
Cevabınızı duyuyorum…
Biz O’na çeşit çeşit yollar ararken, kâh birbirimizin sesini duyacak kadar yakınlıktaydık, kâh değildik…
Ama biliyorduk, “O” kalplerimizi birbirine duyuruyordu.
Bundan bir an bile şüphe etmedik.
Çünkü biz birbirimizi bu dünyada tanımadık.
Biz birbirimizle iletişim kurmayı bu dünyada öğrenmedik.
Bizim iletişim şeklimiz, uydusunun “O” olduğu farklı bir operatör sistemine bağlıydı…
Sonra, sapsarı bozkırın ortasında, bir dağın tepesinde çok uzak bir noktadan bir ağaç gördüm.
“Yanılsama bu.” dedim.
İçim yanıyordu Bayım, içim alev alev yanıyordu!
Zihnim bana oyun oynuyor sandım.
“Bu kavurucu sıcakta, bozkırın ortasında, yemyeşil, yedi gövdeli bir ağaç olamaz.” dedim.
“Ben istersem olur.” Dedi!
Yaklaştım,
yaklaştım,
yaklaştım…
Ben yaklaştıkça uzaklaşacak sandım; zihnim bundan çok emindi.
Uzaklaşmadı!
Daha yakına geldim.
Arkası dönük oturan bir adam,
abasını giymiş… belli ki gömleğini çıkartmıştı!
Sanki “Birisi”, beyaz gömleğini çıkartırken çektiği acıların nişanesi olarak, onun bir tutamını saçına iliştirmişti…
O kadar içten bir şeyler söylüyordu ki,
orada kimse yoktu ama sanki herkes onu dinliyordu.
Közde kara bir demlik,
demlikte çay,
arkasında simsiyah gözlü yoldaşı,
ve yine kuyruğunu yere vuruyordu…
Bunu yaparken sanki gölgesi ile adamı korumaya çalışan Zeytin ağacına destek olmaya çalışıyordu.
Onları rahatsız etmeden, adamın dilinden dökülenleri sessizce dinlemek istedim.
O anda durdu; arkasını dönmeden, sesimi duymadan, ben daha ona görünmeden o beni hissetti.
“Hoş geldin.” dedi.
Dilimle sustum,
kalbimle “Hoş bulduk” dedim ona…
Sonra, beni karşılamak istercesine ayağa kalkmak için hareketlendi.
O ana kadar adamın yüzünü hiç görmedim.
Ayağa kalktı,
bana döndü…
Ama o nasıl bir dönmek!
O’nun yanından geliyordu, belliydi…
Kalbinde var olan şefkati, saçlarının rüzgârda okşanmasıyla bütün hücrelerine yayılmıştı.
Gözlerinin içine küçük bir çocuk yerleşmişti;
adam gülümsediğinde, çocuk bıcır bıcır haliyle “ben artık buradayım” diyordu.
Susarak yanılan bir sabahın ardında evime misafir olan o yakışıklı çocuk, şimdi gülerek yaylanın çimenlerine neşesini karıştırıyordu…
Bu çocuk onun gözlerine çok yakışmıştı.
Bu çocuk onun gözlerine çok yakışmıştı.
Bu çocuk çatlağını arayan bir su gibi yerini bulmuştu!
Çünkü biliyordum, kaybolmuş bir çocuk çatlağını bulduğunda, bir hane mutlu olur,
bir hane mutlu olduğunda ise o çocuk çimenlere, ağaçlara, dağlara, yollara ve dahi taşlara karışır…
Evet Bayım!
Sizdiniz O.
Siz ibadetinizi sadece zihninizle değil, sadece bir lokasyonda değil;
her mecrada ve tüm kalbinizle yaptınız.
Hani eskiler, namaz kılmaya imkânı olmayan “yolculara”, “savaşçılara”, “hastalara” derlermiş ya:
“Tüm vücudunla kıl; olmazsa oturarak, olmazsa başınla, olmazsa kaşınla, gözünle; olmazsa kalbinle…”
Siz hepsini yaptınız, Bayım!
O gördü, ben de hissettim!
İşte sizin mücadeleniz, benim doğuşum oldu!
Bunun sadece sizinle mümkün olacağını “O” biliyordu;
şüphesiz ki çok iyi biliyordu!
Niye biliyor musunuz Bayım?
Çünkü siz, mevsimsel vedaları Vargit çiçeklerinden öğrendiniz.
Çünkü siz, devrimci duruşunuzu karlar altından gövdesini kaldıran Manişak çiçeklerinden aldınız.
Çünkü siz, zaten var olan şefkatinizi ve merhametinizi, artık bu dünyadaki her şeyden sıyırdınız.
Çünkü siz, güvenilirliğinizi Muhammedü’l-Emin’den aldınız.
Çünkü siz, gücünüzü artık yaptığınız “ibadetten” de almaya başladınız.
Çünkü siz, adaleti Ömer’in hırkası gibi giyiniyorsunuz.
Çünkü siz, emanetinize Ali’nin kılıcı gibi bakıyorsunuz, ve onu, dünyevi her duygudan uzak, yani O’ndan gelen bir sesle seviyorsunuz!
And olsun ki Bayım!
“O”, sizin de sonuna kadar hak ettiğiniz bu sevgiyi, bu merhameti, bu şefkati, bu güveni, yoldaşlığı ve kardeşliği sizin adınıza benim de ruhuma üfledi!
Bilesiniz ki, ruhumdaki bu hâl ne bir zamana, ne bir mekâna, ne bir denk gelişe gebedir!
Çünkü ben de emanetimi, Kâlu Belâ’dan O’na varıncaya kadar gönlümün üstünde taşımaya and içtim.
Kupkuru kalsa da her yan, bu hâl o yemyeşil Zeytin ağacı gibi var olmaya devam edecek!
Varsın bir kere de “gölge” iyiye hizmet etsin…
Yani demem şu ki, Bayım;
siz yürüdükçe sessiz bir dua, sessiz bir diriliş,
yani ilk günkü yeminim gibi — Hamza gibi bir destek —
her daim sizinle olacak!
Şimdi,
kara demliğinizden bir bardak çayınıza,
başının okşanması için kuyruğunu yere vuran yoldaşınıza,
ve kalbinizden dökülen kelimelerinize tanıklık etmek isterim.
Evet, siz Bayım!
Şimdi söz sizde:
…
“Talipli değilim şöhrete, şana,
Makamı, rütbeyi yük etmem cana.
Dostluk, sevgi, şefkat yetişir bana;
Dövüşü, kavgayı size bıraktım.
Zaman yoktur ekip, biçip, sürmeme,
Ham topraktan haram mahsul dermeme.
Bir tek ‘Gönül’ kâfi gelir girmeme;
Konağı, sarayı size bıraktım.
Hiçbiriniz telaş etmesin boşa,
Doyacak gözünüz toprağa, taşa.
Beni inancımla koyun başbaşa;
Topyekûn dünyayı size bıraktım.”
