Mavi Tik

Görülmek mi görünmek mi?

İkisi aynı şeymiş gibi dursa da, aralarındaki fark ruhta yankılanır.
Görülmek, bir “Başkasının” gözlerinde varlığının tanınmasıdır.
Görünmek ise dış dünyaya sunulan bir profildir, çoğu zaman iç sesin sustuğu yerde gürültü eşliğinde patlak verir.
Biri varoluşun onayını içeriden alır, diğeri dışarıdan.
Bu yüzden görünmek kalabalıkların ortasında bile mümkünken, görülmek bazen bir çift gözde, bir anlık duruşta veya rüzgarda sallanan bir yaprakta zuhur eder…
Ve insan, ne kadar görünür olursa olsun, eğer görülmüyorsa, orada eksik kalır.

Görülme ihtiyacı neden vardır?
İnsan, var olduğunu hissedebilmek için bir göz temasına, bir gülüşe, bir mimiğe neden ihtiyaç duyar?
Bu sadece insana ait bir ihtiyaç mı?
Bir kediye, yavru güvercine, bir çiçeğe de ait değil midir?
Nedir bu ihtiyacın ardındaki duygu?

Bir kız çocuğu… 4-5 yaşlarında, kırmızı elbisesi, gülen gözleriyle zaten “var” değil midir? Peki ama o zaman neden öğrendiği her yeni şeyi annesine veya babasına göstermek ister?

Ebeveynler güncel hayat düzeni içinde koşuşturup dururken, onlara oldukça önemsiz gelen bir şey için bölünmez mi o koşturmacalar?

Küçük kız demez mi: “Anne bak nasıl çizdim, baba bak nasıl zıpladım…” Ardı arkası kesilmez bunların. Ebeveyn kâh döner “Aferin kızım.” der, kâh göz teması kurmadan “Evet kızım, çok güzel” der, kâh…

O yaşlarda görülme yüzdesini tamamlayamazsa, o göz teması kurulmazsa, o mimik verilmezse, o küçük kız eksik kalan yüzdeyi hayat boyu tamamlanmaya çalışılacaktır.

6–7 yaşlarında bir erkek çocuğu… Kız kadar sevimli elbiseler giyinerek dikkati çekmek gibi bir şansı yoktur. “Anne, bak saçlarım nasıl olmuş?” diyecek küçük, minnacık elleriyle tatlı bir beceriksizlikle yana yatırdığı saçlarını gösterirken… Anne kâh dönecek, kâh dönmeyecek. Peki Baba?

Baba belki de “Erkek çocuğudur, yüz vermeyelim; yoksa zayıf olur, güçlü olsun. Sürekli başını okşamayalım.” diyecektir. Babanın okşamadığı o başı, diken diken olmuş saçlar saracak sonra da o sertliğe dayanamayıp belki de terk-i diyar edecekler… Çünkü çocuk “güçlü, büyük adam gibi” davranırsa ancak baba tarafından görülebilecektir. Ama o daha küçük bir beden… Cinsiyeti değil, ruhu var; şefkat yüzdesi dolması gerekiyor, görülmek istiyor. O erkek çocuğu anlayacak ki: “Güçlü, soğuk ve sert durursam otoriteler tarafından fark edilirim.”

O’nun tarafından teslim edilirken gözleri gülen kız çocukları, kalpleri sıcacık erkek çocukları… Ruhlarına dokunulamamış ebeveynlerin ellerinde farklı şekillere sokulacaklar.

Sadece var olduğu için görülmezse bir çocuk, görülmek için yaptığı davranışlarını hayat boyu devam ettirecek.

Çok ağlayacak mesela; çünkü sessiz kalıp mutlu göründüğünde o evin içinde “yok sayılmış” olacak. O çocuk bunu bedenine kaydedecek. Sonra bir yetişkin olacak, iş sahibi olacak… İş ortamında ona saygı duyulması —daha doğrusu görülmesi— için bir problem çıkarması gerektiğine inanacak.

Tam tersine, “sadece güldüğü için” fark edilen bir çocuk, yetişkin olduğunda bile ağlayamayacak. Kırgın hissettiği her an kendine kızacak: “Bu zayıflık” diyecek. İçten gelen bu duyguları bastıracak ve “hep gülmeye” çalışacak. Güldükçe var olacak, görülecek.

Babasından psikolojik veya fiziksel şiddet gören annesinin her ağlayışında gözyaşlarını silen erkek çocuğu… Büyüdükçe daha çok annesini korumak, kurtarmak isteyecek. Annesi onu bir kurtarıcı olarak görecek. O erkek çocuğu “Kurtarıcı olursam görülürüm, sevilirim” diye bedeninde kayıt oluşturacak. Bir yetişkin olacak, kurtarılmaya ihtiyacı olan kadınları arayacak gözleriyle. Onların gözlerine baktığında hissettiği duyguyu “aşk” sanacak. Ama bu aşk, “Artık kurtardım” dediği anda bitecek ve başka bir mağdur arayışı başlayacak. O küçük erkek çocuğu, koca bir adamın bedeni içinde çok yorulacak. Bir hedefi olmayan hiçbir ilişkiye giremeyecek, huzur nedir hissedemeyecek.

Sadece hasta olduğu için evdeki koşturmacayı durdurabilen küçük kız çocuğu… Koca bir yetişkin olduğunda ilgiyi “kendini gerçekleştiren kehanetler” gibi bir dizi hastalıkla çekecek. İnsanlar “Senin de hastalıkların hiç bitmiyor.” dedikçe öfke duyacak o yetişkin kadın. Sanki yalan konuşuyormuş gibi hissedecek. Oysa öfkesi, “Eğer hasta olmazsam görülmem; görülmezsem yok olurum” kaygısının ikincil duygusudur. “Keşke” diyecek… “Keşke annemin veya babamın beni görmesi için hasta olmama gerek olmasaydı. Neden sağlıklı halimi sevememiş, görememişlerdi ki…”

Emanetçiden ilk geldiğinde bıcır bıcır konuşan erkek çocuğu, sürekli konuştuğunda görülmemeye, susturulmaya çalışılacak. Ebeveynleri ona, duygularını ifade etmenin, neşeli olmanın “kız çocuklarına özgü” olduğunu söyleyecek. Peki ama neden o zaman “O beni böyle yarattı” diyemeyecek. Ebeveynim, ailem, toplum söylüyorsa doğrudur diyecek. İçten gelen enerjisini, duygularını ve sonunda sesini kesecek. Susacak. O susunca “Ne ağır çocuk ama, maşallah” diyecekler. O da bunları duydukça doğru yolda olduğunu düşünecek. Çünkü O’nun tarafından görülmek nedir bilmeyecek — öğretmesi gerekenler de bilmiyordu çünkü. Sonra susarak “ağır bir adam” olacak. Kadınlar tarafından da bu şekilde ilgi görecek. Dışarıdan “her şeyi halletmiş, güçlü biri” gibi görünecek. İlginin sebebinin bu olduğunu bilecek. Bu yüzden en küçük zayıflıklarını bile kapatmak için yorulacak. Bir gözyaşı, onun varlığını tehdit eder hâle gelecek… Ağlayamayacak, boğazında düğümler birikecek. Zayıflığını örtmek için karşı tarafı değersizleştirecek. Çünkü o zaman karşı taraf kendi “değersizliğiyle” ilgileniyor olacak ve adamın “içini” göremeyecek. Hem adam yorulacak, hem kadın.

Annesinin “annesi” olan küçük kız çocuğu… Anne olarak doğacak, anne olarak arkadaş olacak, anne olarak evlenecek, anne olarak ölecek. Sana diyorum küçük kız çocuğu! Sana bunu yapmalarına izin verme. Senden bebekliğini, çocukluğunu, yetişkinliğini, erişkinliğini, orta yaşını, yaşlılığını çalmalarına izin verme. Niye biliyor musun? Eğer zaten bunlara gerek olmasaydı, “O” bize bu dönemleri ve o dönemlere ait duyguları ayrı ayrı, zamanlı şekilde bahşetmezdi. Sen sadece senin doğurduğunun annesisin! Duydun mu beni! Sen, seni doğuranın, sana âşık olanın, seninle aynı sırada oturanın, aynı işte çalışanın annesi asla değilsin!  Yani diyorum ki: “Görülmen için anne olmana gerek yok, sadece sen olmana ihtiyacın var.”

Bıcır bıcır konuşan erkek çocuğu! Baban ve toplum “Erkek bu kadar konuşmaz” dediği için seni, sana saygı duymayarak “görülmez” yapacaklar. Bu sisteme alışmış kadınlar da sana bunu böyle hissettirecek. Ama bil ki, sana kendini “görülmez” hissettiren herkes, benzer döngülerden geçmiştir. Sen baban, annen ve toplum tarafından bu şekilde “görüldüğün” için, sana kötü hissettiren kadınlara âşık olacaksın. İşte orada senin yolculuğun başlayacak. Sen iyi olduğun için değil, yanlış ellerde görülmeye çalıştığın için yolculuğa çıkacaksın. Ama sana “iyi” olduğun için saygı duymayarak “görülmüş” hissettirenler, kendi döngülerini düzeltmek için yola çıkacaklar!

Annesi tarafından eksik hissettirilen küçük kız… Sen küçücük ellerinle saçına harika bir toka taktığında, annenin bu kez seni beğeneceğini düşündüğünde yine hayal kırıklığına uğrayacaksın. “Bir anne, mümkün mü kızını sevmesin? Onun saçındaki tokayı fark etmesin, güzelliğini övmesin?” diyeceksin. Yetmezmiş gibi büyüdükçe, ergen oldukça kilona, saçının rengine, giydiğin kıyafete kötü kötü yorumlar yapacak. Olacak, korkma. Dayanması çok zor olacak. Çünkü kökünü hissedemeyeceksin. “Ben bir ağaç isem, dik duruyorsam köküm nerede?” diyeceksin. Çok sorular soracaksın. İşte o zaman, annenin gözünde “görülmeyi” onun sana kendini eksik hissettirmesiyle tanımlayacaksın. Belki kız kardeşine, sevgiline, eşine, kız arkadaşlarına aynı şekilde davranmaya başlayacaksın. Çünkü annene de onun ebeveynleri bu kaydı aktarmıştı. Annen bunu anlayamadı. Psikoloji, farkındalık ve bilim savaşın, yokluğun ve piramidin birincil basamağının sebep olduğu kasırgaların içerisinde doğup geniş alanlara yayılmaya fırsat bulamıyordu. Senin annenin zamanında “yolculuk” yokmuş, Ama senin çocuğun: “Anne, sen neden önce kendin, sonra benim için bu yolculuğa çıkmadın da bana bu kadar zarar verdin?” diye sorabilir.

Görülmek uğruna, Ya Rab nice ruhlar batıyor!

Kelimelerimle şimdi senin gözlerine bakıyorum;
Göğsümü, yorulduğunda yaslanman için buraya bırakıyorum;
Kendimi, yalnız olmadığını bil diye sana yoldaş ediyorum.

Şimdi sıra sende.
Bir düşün ne olur:
Doğduğun, büyüdüğün evde adının anılması ve yüzlerin sana çevrilmesi için ne yaptın?
Seni en çok hangi özelliğinle andılar dost meclislerinde?
Hangi özelliklerinden ötürü ölçünün dışında övgü veya eleştiri duydun?

Ya kısacası diyorum ki:
Ne yaptın da “mavi tik” oldun?

Peki ne yapacağız?
Çünkü, ihtiyaçlarımızın bir kısmı sağlıklı bir “ölçü” ile karşılanmış olup, bazıları da aşırı veya az doza maruz kalmış olabilir.
Ve biz de bu maruziyeti sevdiklerimize, çocuklarımıza aktarıyor olabiliriz.

Hülasa, hepimiz insanız; dolayısıyla hepimiz eksiğiz.
Peki, eksiğin gözünde “görülmek” tam anlamıyla ve doğru bir şekilde “var olmak” olabilir mi?
Kime “görüleceğim” ben?
Bu ihtiyacım küçük bir çocukken sağlıklı ebeveynler tarafından bilerek ya da bilmeyerek giderilmemişse, ne yapacağım?

O kadar çok eksik ruh gözünde görülmeye çalıştım ki…
Ben orada yokmuşum gibi değil, benim bile kendimi yok saydığım anlara o kadar çok tanık oldum ki…Görünüyorum sandığım ama görülmediğim o anlar…

İnsanları izlemekten, mimiklerini okumaktan; nelere sevinirler, nelere üzülürler, nelere öfkelenirler…
Egoları ne zaman devreye girer, karşı tarafı hangi anda değersizleştirirler,
“Bende bunların hangileri var?” diye düşüne düşüne
bir yapay zekâ gibi gelişti empati kaslarım.

Çünkü görülmeyen çocuklar, başkalarını görmeye ve hissetmeye kodlanmıştır.
O kadar çok “başkası” olmuşlardır ki, başkalarının hissettiklerini kendi bedenlerinde hissetmeyi adeta huy edinirler.
Görülmeye görülmeye kendilerinden vazgeçmeyi öğrenmişlerdir;
başka ruhlara, başka davranışlara evrilmişlerdir.

O zaman diyorum ki:
İnsan beşerdir, beşer şaşar.
Eksiğiyle bir çıkış arar.
Çıkışı bilmeyenin gördüğü, çıkışı bulabilir mi?

Var mıdır her şeyiyle “tam” olan?

Ah, bir Tam Olan’ın gözünde “görülsem”…
İşte o zaman, ne dert kalır ne gam!

Yorum bırakın