İnsan, varlığını sorgulamaya başladığında çoğu zaman sebep–sonuç zincirini takip ederek geriye doğru bir yolculuğa çıkar; anneden anneanneye, oradan da en başa kadar uzanan bu sorgulama, teselsülün yani sonsuz geri gidişin imkânsızlığı üzerinden “ilk sebep” fikrine ulaştırır.
İslam düşüncesinde Vacibü’l-Vücud, Aristoteles’te İlk Muharrik, Hristiyanlıkta İlk Sebep(First Cause), modern felsefede ise Kozmolojik Argüman adıyla karşılık bulan bu yaklaşım, insanın zihninde aynı basit soruya dayanır:
Her şeyin bir nedeni varsa, bu zinciri başlatan ilk ve sebepsiz neden kimdir?
Ben bu sorgulama şeklinden ziyade “neden bu sorgulama şekline ihtiyaç duyarız” sorusuna ve muhtemel cevaplarına odaklanmak istiyorum.
Çünkü filozoflar bunu “varlığı sorgulama” üzerinden yaparken, bizler genellikle, kontrolün bizde olmadığı ve içinden çıkamayacağımız durumlarla karşılaştığımızda yaparız.
Aslında bu sorgulama sistemi bizim kas hafızamızda kayıtlıdır.
Ancak bizim bu sorgulamalarla hangi noktalara vardığımız bazen muammadır.
Bahsetmek istediğim bu durumun daha netleşmesi için size birkaç trajikomik yaşanmış örnek anlatacağım.
Geniş ailemizde herkesin çok sevdiği tatlı, yaşlı bir kadın var:
annemin halası.
Küçücük, yaklaşık 85 yaşlarında, 1.50 boyunda, içinden enerji fışkıran bir kadın.
Ben onu küçük ses bombalarına benzetiyorum.
Ufacık ama cıvıl cıvıl şarkılar çıkıyor içinden ve etrafa neşe saçıyor.
İnsanın her yere yanında götürmek isteyeceği türden…
Diyebilirim ki hayatımda gördüğüm en tatlı, huzurlu yaşlı.
Eğer bu hayatta yaş alabileceksem, onun gibi bir yaşlı olmayı çok isterim.
Aslında bu kadar enerjik ve pozitif olmasından anlayacağınız üzere çok zor bir hayatı olmuştur.
Bizde acıları mizah ile savuşturma bir ata geleneğine dönüşmüştür.
Halam, daha iki yıllık evliyken, çok sevdiği kocasını kaybetti.
Kocası ardında küçük bir bebek ve gözü yaşlı bir kadın bıraktı.
Halam kocasını o kadar çok sevdi ki bunu size şöyle bir örnek ile anlatayım.
Çok genç yaşta kocasını kaybettiği için, annemin babası belirli aralıklarla Halam’a sorarmış “eğer evlenmek istersen, bu konuda sakın çekinme. Seni beğenenler de var. Senin de gönlün olursa söylemen yeterli” dermiş.
Halam bu konu her açıldığında bir anda diğer odaya koşarmış ve elinde bir fotoğraf ile geri gelirmiş.
Kocasının fotoğrafı…
Fotoğrafı abisine uzatarak “abi bana söylesene, ben bu adamın üstüne nasıl birine bakarım, nasıl biri ile evlenirim…”
Velhasıl, böyle bir ömür sürdü, ve kimse ile de evlenmedi.
Abisinin evinde, kalabalık bir aileyle yaşadı.
Fakat kızını, maddi imkânları daha iyi olan kocasının ailesine vermek zorunda kaldı.
Çünkü hem kendisi kalabalık bir evde, “bir başkasının” evinde yaşıyordu, hem de maddi imkanı onlar gibi değildi.
Kızı ile aynı şehirde oldukları için bağları hiç kopmadı ama, bir anne için evladına hasret yaşamak ne kadar zor olur tahmin edebilirsiniz.
Neyse…
Biz esas konumuza dönelim. Size yazının başında bahsettiğim “ilk sebebi” sorgulama sistemini en iyi yapan kişilerden birisi de halamdır.
Bu konuda efsanevi bir tiradı vardır.
Olay abisi, onun eşi ve kızları ile birlikte yaşadığı köy evinin kapısında gerçekleşiyor.
Köy evinin alt tarafı uçsuz bucaksız fındık bahçeleri ile çevrilidir.
Fındık bahçelerinin eğimleri o kadar yüksektir ki, fındık toplama zamanı evden çıkıp fındık toplamaya giden herkes neredeyse evde kalıp yemek hazırlama görevini üstlenenler ile helalleşerek fındık toplamaya giderler.
Abartıyorum ama abartmayacaksam da ağzımı açamam, kusura bakmayın.
Bu fındık bahçelerinin ucunda da deniz görünür.
Evin kapısında çıkınca sol tarafta ise toprak bir zemin vardır.
Evin kapısı kot farkından ötürü bu toprak zemin altında kalır.
Köydeki diğer hanelerin kapıları da bu toprak zemine açılır ve onların çocukları da bu toprak zeminde oynarlardı.
Halam çok çalışkan bir kadındı. Hep öyle anlatırlardı. Bence tabii “başka bir kişinin evinde kalmanın verdiği mahcubiyet” duygusu da onun daha çok çalışmasına sebep oluyordu.
Neyse, düzenli olarak toprak zeminden evin kapısına toprak geliyordu ve halam sürekli burayı temizliyordu.
Gerçekten temizlik konusunda da çok titiz bir kadın.
Artık kendi evi var, tek başına yaşıyor, ve o evi nasıl tertemiz yaptığını görmelisiniz.
Günlerden bir gün yine kapıyı temizliyor, o sırada çocuklar yine o toprak zeminde koşturup top oynuyorlar.
Onlar oynadıkça daha fazla toprak evin kapısına hücum ediyor, halam deliriyor.
Acaba o çocukları her gördüğünde kendi çocuğu da aklına geliyor muydu? Veyahut gelmeme ihtimali var mıydı?
Halam çocuklara kızıyor “ula gidin biraz ötede oynayın, hep pislettiniz burayı” diyor.
O gün çocuklar biraz gidiyor, halam eve çekilince çocuklar da geri gelip oynamaya devam ediyor.
Hepimizin zamanında yaptığı gibi…
İkinci gün yine aynı senaryo, halam elinde çalı süpürge ile kapıya çıkıyor, temizliyor, çocuklara bir posta azar atıyor, kapanış.
Üçüncü gün aynı, dördüncü gün aynı…
Halamın artık son noktaya geldiği o gün “sebep sorgulaması” başlıyor.
Neden?
Çünkü halam artık bir çıkmazda.
Kendisi çok yoruluyor, çocukları kovamıyor, muhtemelen çocuklar onun gözünde “her gün kalabalıklaşan düşman ordusu” gibi görünmeye başladı artık.
Ne yapacağını bilemiyor.
Aynı döngü yorgunluğa, yorgunluk öfkeye, öfkeyle çözülemeyen durum çaresizliğe, çaresizlik ise sorgulamaya sebep oluyor.
Tahminen 1970-80’li yıllarda yaşanan olay gününde,
Halam yine minicik bedeni, elinde çalı süpürgesi ile, dışarıdaki çocuk ordusu ile mücadeleye başlıyor.
Halam bağırıyor, çocuklar artık takmıyor.
Halam bağırıyor, çocukların sayısı sanki daha da artıyor.
Halam elindeki çalı süpürgesini yere atıyor.
Başındaki çemberin aşağı sallanan kısmını sol eli ile hızlı bir şekilde tutup sağ yanağının kenarına iliştiriyor,
ve sonra ellerini beline koyarak çocuklara ağzından ateş çıkarkan ejderha gibi haykırıyor;
“Allah pelasını versin bu çocuk aşılarını bulanların, ortaluk uşak (çocuk) doldu, daha bi uşak bile ölmiy!”
O yıllarda çocuk aşıları Türkiye’ye yeni gelmiş, aşı uygulamaları çocuk ölümlerini oldukça azaltmış ve başarılı bir sonuca ulaşmıştı.
Bu tabii ki halam için de, yani çocuğuna hasret bir anne için, elbeette çok mutlu edici bir gelişmeydi.
Öyle olmasa böyle bir sorgulama anında aklına ilk bu durum gelmezdi.
Ama çocuklar ile başa çıkamadığı o anda, ilk sebep sorgusu, yorgunluğu, öfkesi, belki o kadar çocuğun arasında kendi çocuğunun olmaması… onu bu sorgulamaya itmişti.
Çünkü başka türlü dayanamayacaktı.
Bu her insanın doğasında var da bizim kültürümüzde başka bir boyuta mı ulaştı emin değilim. Ancak bir akrabamın anlattığı örnekten anlıyorum ki, bizim kültürümüzde bu durum başka bir boyuta ulaşmış.
Şöyle ki, akademisyen akrabamın meslektaşı Japonya’da bir üniversiteye misafir araştırmacı olarak çalışmaya gitmiş.
Doğal olarak aynı üniversitede bulunan diğer Japon akademisyenler ile de yakın arkadaşlıklar kurmuş.
Bunlardan bir tanesi ile yolda karşılaşmış.
Japon akademisyen birisi ile sözlü bir şekilde tartışırken, Türk akademisyen yanına gitmiş.
Japon akademisyeni tanıdığı için ona yardımcı olmaya çalışırken, tartıştığı kişinin de Türk olduğunu anlaması çok zaman almamış.
Ortamı sakinleştirip, diğer Türk’ü ortamdan uzaklaştırıp göndermiş.
Sonra Japon akademisyene ne olduğunu sormuş.
Japon akademisyen, yüzünde inanılmaz bir şaşkınlık, şok, duruma anlam verememiş bir ifade ile şunları demiş;
—“Bilmiyorum. Ben de anlamadım. Çok küçük bir konudan dolayı anlaşmazlık yaşıyorduk. Ama karşı taraf anlamadığım bir şekilde konuyu Osaka’da yaşayan anneme getirdi. Osaka’da yaşayan annemin konuyla ilgisinin ne olduğunu hala anlayamadım.”
Bizim Türk akademisyen durumu nasıl açıkladı inanın hiç bilmiyorum. Tek bildiğim şey kesinlikle onun yerinde olmak istemeyeceğimdir.
Kibar bir şekilde konuşarak, sözleri ile bir kişi ile başa çıkamayacağını anlayan kişi, yine önce yetersiz, sonra öfke, sonra “ilk sebep” sorgulamasına varıyor.
Ben de diyorum ki,
Madem biz “ilk sebep” sorgulaması konusunda kasları gelişmiş bir toplumuz, neden bunu sadece bu tarz durumlarda yapıyoruz.
Şunu biliyorum,
Benim gibi insanların, kendisini kandırmadan, başka kaçınma yöntemlerine başvurmadan,
“gerçek bir doğuma” varabilmesi için çıkmazda ve yalnız hissetmeleri gerekebilir.
Çünkü bizim için derinleşmek, o derinliklerde O’nunla buluşabilmek acı verici bir yalnızlık ile daha mümkün oluyor.
Bir dağ başında dolaşırken, o köyden hiç çıkmamış bir kadın ile karşılaşırsın. Çok basit bir sohbet ederken bazen bir espri, bazen ciddi bir söz söyler sana.
Çok kısadır, ama mermi gibi çarpar zihnine…
Bu kadın bu noktaya nasıl geldi dersin.
Çünkü o kadın acısını yalnız yaşıyor,
çünkü o kadın Yaratıcı’nın yarattığı şeyler ile direkt temas ediyor,
yani kadın acısının, yalnızlığının ve O’nun kesiştiği yerde yaşıyor.
bunların her biri de ona, istese de istemese de, sorular sorduruyor, cevaplar bulduruyor…
Bu sebeple, eğer yalnız kalamıyorsak, bilin ki derinliğimiz oldukça sığ kalıyor.
Bu yalnızlık asosyallik derecesindeki sağlıksız bir yalnızlık değil,
Veyahut sürekli kalabalık ortamlar ile kaçtığımız bir yalnızlık değil,
Bu yalnızlık, gün içerisinde, hiçbir şey yapmadan, telefon, TV, müzik vb. gibi uyarıcı her şeyden uzak bir halde, sadece kendimizle baş başa kalabildiğimiz en az yarım saati ifade ediyor.
Bunu yapamadığımızda ne oluyor biliyor musunuz?
Bir anda bir arkadaş buluşmasına gitmek istiyoruz, ama aslında ruhumuz o anda yorgun, ne kadar çok seversek sevelim o arkadaşlarımızı, içimizden bir ses “keşke evde yalnız kalsaydım, neden geldim diyor”,
Veyahut evde yalnız kalıyoruz, ama gerçekten “çok yalnız” hissediyoruz. O zaman da “keşke birileri burada olsaydı” diyoruz.
Yani aslında bu dünyada arafı yaşıyoruz.
Her iki durum arasındaki dengeli, ölçülü yalnızlığa ulaşmak için ise, benim bulduğum çözüm bu duygu ile önce yüzleşmek,
Ardından “ilk sebebi” sorgulamak,
Ardından içsel yalnızlığımdan O’nun eli ile kurtulmak istemem oldu.
Sizin kurtuluş yolunuz ne olur bilmiyorum.
Sadece yalnız olmadığınızı bilin!
Hayat devam ettiği sürece gel-gitler olacak. Gün gelecek gayet huzurlu yalnızlıklar yaşarken, bir anda tekrar eskiye dönmüş gibi hissedeceğiz.
O anda yine “ilk sebep” sorgusuna döneceğiz.
“Şu anda böyle hissetmemin sebebi ne?”
“Şu anda güncel hayatımda ne yaşıyorum ki yine tetikleniyorum?”
…
Sonuç olarak, şunu demek istiyorum;
“ilk sebebi arama” dürtüsü hepimizin içinde var. Belki de mesele, bu sorgulamayı sadece öfke ve çaresizlik anlarında değil, kendimizi bulmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda da yapabilmektedir.
Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir
Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın
ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir
haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın
yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.
(İsmet Özel-Esenlik Bildirisi)
