Kırmızı İp

Yedi kıtanın görece ortasında bir zerre olduğunu bilirsin de,
Gün gelir evrene sığamadığını hissedersin.
Bir El ararsın,
Yusuf’u çıkardığı gibi, çeksin çıkarsın beni de bu kuyudan istersin.
Sahi, niyetin kuyudan mı çıkmaktır,
Yoksa kuyudan O’nunla birlikte mi çıkmaktır?

Tam bunları düşünürken, Yaşar Kemal yakanı bırakmayacak bilesin.
Sürekli kulağına kimsesizliğin el dokuması şeklindeki şu dizeleri ile fısıldayacak;

“Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
yol olsan kimse geçmez.
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
bir ağaç bulursun, tellersin,
pullarsın, gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı!”

Sarsılacaksın, susacaksın.
Sonra bu durumu dağıtmak için Yaşar Kemal’e;
“Beyefendi, maşallah, anlıyorum ki siz de yoksunluk şeması konusunda hiç de boş değilsiniz.” diyeceksin.
O da gülümseyecek ve başıyla onaylayacak.

Sonra bir yerden bir müzik sesi duyacaksın. Bizim oralardan belli… Yayla Trio adlı müzik grubu “şu yalancı dünyada her canlı bir eş arar, taşın kalbi yok ama onu da yosun sarar” diye diye sana doğru gelecek. Sakın dinleme, kulaklarını hemen kapat ve koşarak uzaklaş oradan. Aksi halde dağılırsın, yaylayı hatırlarsın, Hira’nı anımsarsın, ne vakittir gidemediğini hesaplar, yanarsın yanar…

En ferahlatıcı çözümü, O’na dualar etmekte bulacaksın ve edeceksin de…
“biliyorum bu bir beşer yalnızlığı ile ilgili değil” diyeceksin.
Çünkü kalabalıklar da arttırıyordu yalnızlığını, bunu biliyordun.
Sadece bunu kendine itiraf edemiyordun, çünkü bu senin için zayıflık göstergesiydi.
“Kimseye ihtiyacım yok, ben yalnızlığı seviyorum…” şeklinde ahkamlar keserdin…

Sonra bir terapi odasında, gerçek, ıslak havlu gibi çarptı yüzüne.
Haftalarca kendine gelemedin.
Şimdi bu yalnızlığı yine tüm hücrelerinde hissediyorsun.
Ve artık biliyorsun, bu bir kulun varlığı ile çözülemez.

O yüzden bırak artık bir erkek kardeş, bir kadın yoldaş, bir anne, bir baba arama çabalarını bir kenara…

Kalk bir sabah vakti gün henüz doğmamışken,
Eğil ve bırak kendini yalnızca O’na,
Tarif et, nedir istediğin, nedir seni bu hallere koyan his?
Durma, anlat!
Anlat ki rahatla.

Sonra o mucize gerçekleşsin.
Neresinde olduğunu sadece kırmızı bir ipten bildiğin o Kitab’ı aç,
Bak bakalım nedir bugün ki hissen;

“Yetimken seni bulup barındırmadı mı?
Şaşkınken seni bulup doğru yola ulaştırmıştı.
Yalnızken seni bulup zengin etmişti.”

(Duha Suresi, Ayet 6-8)

Neydi bu zenginlik?
Sadece maddi bir şey miydi?
Peki o zaman neden “Yalnızken” diye başlıyordu?
Yalnızlıktan kurtulmak maddi zenginlikle mi mümkündür?
Henüz peygamber olmadan hemen önce,
mağaralara kaçan,
toplumdaki yozlaşmaları sorgulayan,
kendisini “toplumun o hali ile” oraya ait hissetmeyen,
düzeltmek için neler yapabileceğini düşünen,
annesiz, babasız, kimsesiz hisseden genç, yoksul bir adam,
sadece maddi güce mi ihtiyaç duymuştu?
Evet, bu güne kadar sen de sadece Hz. Hatice ile evlenmesinden bahsedildiğini düşünüyordun.
Çünkü bu denli yalnız olduğunu bilmiyordun.
Hissediyordun, ama tanımlayamıyordun.
Ama ‘O’, sanki bu ayetini sana yeniden tanımlıyordu

Okudukça çoğalıyordun, biliyorum.
Artık yoksunluk şemanla mücadele edebilmek için bir beşere değil, Kim’e ihtiyacın olduğunu biliyordun.
Bunu sakın unutma!

Ama tabii ki, yoksunluk şemanı duyanlar, durum tespiti yapmak için akın akın gelmeye devam edecekler.
Çünkü önce durum tespiti, sonra çözüm.
Durumu ne kadar iyi analiz edersen, çözümü o kadar etkili olur.

Tam o anda Nurallah Genç “elimde senin için güzel parçalar var” diyen samimi, devamlı müşterisini koruyan konfeksiyon esnafı gibi gelecek yanına,
“Buyurun sayın Genç, sizi dinliyorum” diyeceksin.
O da, “eğer canını çok yakmayacaksa, ben de derdini birkaç dizem ile tanımlamak isterim” diyecek.
“Lütfen, buyurun, başım gözüm üstüne” diyeceksin.

“Bir damla su ver bana ey çöl! Bari sen küsme.
Kalmadı hiçbir şeyim bak, günahım da yandı.
Yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme.
Ülkem yıkıldı heyhat!
Ordugâhım da yandı.”

Elhamdülillah deyip, tam bu yoksunluk modunu kapatmaya çalışacakken
İsmet Ağabey, ayağını, kapanmasına az kalan kapının arasına sokacak
Ve diyecek ki;
“Benim de sana iki çift lafım var.”
Kalbim üstüne ağabey diyeceksin.

“Şu anda senin ruhun, evi Nepal’de kalmış Slovakyalı bir salyangozdur.” diyecek.

Sen de google rolüne bürünüp “did you mean that …” minvalinde bu cümleyi anlamlandırmaya çalışacaksın.
Yani ağabey, demek istiyorsun ki;

Ruhum, sırtında evi olması gereken ama onu Nepal’de unutan bir salyangoz gibi… Ne doğduğum yerde barınabiliyorum ne de vardığım şehirde tutunabiliyorum; gövdemde kiracı gibi gezen bir aidiyetsizlikten ibaretim.

Muhtemelen kabul etmeyecek ama, burası senin mekanın.
Sen “evet, tam olarak böyle söylemek istedim” dediğini farz et.

Sonra derince bir sessizlik yaşayacaksın,
Bir iç çekeceksin,
ardından elini kalbine götürerek;

“Eyvallah” diyeceksin.

Sonra sen;

“Siz kalemlerinize yakışanı yaptınız.
Ben de bu yoksunluğu yaşayacaksam,
sizinle ve büyük bir gururla yaşayacağım,
Ama, süresi kısa olacak.” diyeceksin.

Her şeye itiraz eden İsmet Ağabey,
Yüksek ihtimalle “neden süresi kısa olacak” diye soracak.
Sen de ona, “senden öğrendiğim ağabey” diyeceksin.
O da bıyık altı gülerek;
“Tamam, Yıkılma Sakın” diyecek sana.

Sen de ona;
“Kalpten geldin, kalbine vardım ağabey!” diyeceksin.

Dirileceksin,
Mücadeleye başlayacaksın,
ama nasıl başlamak…
Yalnıza Yaratıcısı’na varmak isteyen en devrimci muhafız gibi.
göğün,
doğan güneşin,
gülen çocuğun,
uçuşan kuşların,
esen rüzgârın,
ve soğuk yayla suyunun aşkına şöyle haykıracaksın;

Sükûn yok, hareket var.
Bugün yarına çıkar,
yarın bugünü yıkar
ve bu durmadan akar
akar
akar….

Biz bugünün kahramanı,
Yarının münadisiyiz.
Bu durmadan akan,
yıkıp yapan akışın
çizgilenmiş sesiyiz.

Biz,
adımlarını tarihin akışına uyduran
temelleri çöken emperyalizme vuran,
yarını kuran
larız.

O duvar
o duvarınız
vız gelir bize vız!…

(Nazım Hikmet Ran-Duvar)

Diriliş bu dizeleri tekrarladıkça damarlarına dolacak.
Güzel.
Ama, unutma ki bu süreç TEDx’in motivasyon konuşması değil.
Her şey bu dirilikle ve kolaylıkla devam etmeyecek.
İniş çıkışlar olacak.
Ama yolun bütünü yukarı doğru ilerleyen bir eğri olacak.

Evet, hiçbir kaçınma metoduna başvurmamaya ettiğin yemin bedenini çok zorlayacak.
Gün içinde ruhsal değişimlerin olacak ve bunlar bir süre sık aralıklarla sana hücum edecek.
Çünkü onlar olmadan mücadele nedir bilmiyor bedenin.
Metotlar ile aslında “acı acıyı bastırır” tekniğini kullandın yıllarca.
Canını yakan bir şeyden kaçıp seni “suçlu, kötü, kendine saygı duymayan” bir insana çeviren davranışları tekrarladın.
Bu duygular da o anda yaşadığın olayı gölgede bıraktı.
Bu sefer gerçek problem ile yüzleşmedin.
Sade metotlar ve etkileri ile mücadele etmeye başladın.

Kuyudan O’nunla çıkmak uğruna artık kaçmak yok!

Bir an gelecek sonra,
mücadeleden ötürü bitkin, yorgun düştüğün, hatta belki de “yapamayacağım” diye düşündüğün,
son noktaya geldiğini hissettiğin o an,

yine bir sabah vakti
ve yine bir mucize ile karşılaşacaksın.
“Seni görüyorum, gayretini görüyorum,
ve unutma sen Benimsin”
diye seslenen bir mucize…

“Ey insan! Şüphesiz ki Rabbine giden yolda çaba üstüne çaba gösteriyorsun ve sonunda O’na varacaksın.” (İnşikak Suresi, Ayet 6)

Rahatlayacaksın.
Sevilmek nedir,
Şefkat nedir,
Korunmak nedir,
Borçlu hissetmeden Biri’nden yardım almak,
Utanmadan yardım istemek nedir tadacaksın…

“İman edip iyi işler yapanlar başkadır; onlar için başa kakılmayan (kesintisiz) bir ödül vardır” (İnşikak Suresi, Ayet 25).

Sen bu mücadelelere devam ederken, günlük hayatında güncel tetikleyicilerin de olacak.
Sen kötü şeyler üst üste geliyor sanacaksın,
O, sana yüklerinden arınman, onları tanıman için bir fırsat sunuyor olacak.

Art niyetli insanlardan, onların planlarından ilk başta korkacaksın.
Ama ‘O’ sana bu kaygıyla uyuduğun o gecenin sabahında yine fısıldayacak;

“Göğe ve Tarık’a Yemin olsun! Tarık’ın ne olduğunu sana bildiren ne olabilir ki! O karanlığı delen yıldızdır. Üzerinde gözetleyici (melek) olmayan hiçbir can yoktur.”

“Şüphesiz ki Kur’an doğru ile yanlışı ayırt eden bir sözdür. O asla bir şaka değildir. Şüphesiz ki onlar bir tuzak kuruyor. Ben de bir tuzak kuruyorum. Kafirlere mühlet ver, onlara biraz zaman tanı.” (Tarık Suresi, Ayet 1-4 ve 13-17).

Ömrün boyunca büyük bir iştahla her şeyi sevdin,
Hatta bu yüzden kendinle çok kavgalar ettin,
Nedir senin bu bitmek bilmeyen sevmek telaşın diye kızdın kendine,
belki de bir beşer tarafından tamamlanamayacak olan o büyük “sevilmek” iştahının aynalamasaydı bu…

Ama şimdi söyle!

O, sana buna mucizeleri yaşatmışken,
Bir an olsun El’ini senden çekmemişken,
“Bu karanlık aydınlığa çıkmaz artık” diye düşündüğün ve ümitsizliğe kapıldığın anlarda,
inanamayacağın kadar hızlı bir şekilde senin gönlüne güneşi doğurmuşken,
Başını okşamışken,
Seni korumuşken,
Cıvıl cıvıl ışıldayan o küçük çocuğu hayata döndürmüşken,
Üzerine yetmezmiş gibi,
Sana iyi haberler veren iki önemli telefon görüşmesi bahşetmişken,
Yetmedi, vücudunu pamuk gibi yapan iki güzel rüya göstermişken
Sen artık seni yoran yılların döngüsü “aşırılıklarından” ve onların artçılarından kaçacak mısın?
“Ben buyum, sanırım bunları aşamayacağım” diyecek misin?
Kendini ezerek, aşağılayarak, suçlayarak yok olmaya devam edecek misin?

Bir damla su verdiler diye ömrün boyunca ne beşerleri sırtında taşıdın!
O’nun mucizelerine karşı sessiz mi kalacaksın?
Biliyorum kalmayacaksın!

Önce tüm samimiyetinle And içeçek,
sonra matarandaki tuzlu su ile yeni bir yola çıkacaksın.

West Indies, Kızıl Elma, İtaki,Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların içinde uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

(Mataramda Tuzlu Su-İsmet Özel)

Yorum bırakın