Tekrarın Günahı, Günahın Tekrarı

Sanıyorum ki çoğumuzun, tekrar tekrar sergilediği;
her seferinde ya kendisine, ya çevresine, ya da her ikisine birden zarar veren,
bu yazıda ‘günah’ olarak tanımlanan,
tutum, davranış, duygu ve düşünce durumları vardır.
En azından benim var.

Bazen neden yaptığımızı bile bilmeyiz. Kimi zaman onlara kılıf uydurup kendimizi kandırırız; kimi zaman suçu şeytana, ay tutulmasına ya da havanın durumuna yükleriz.

Peki buradaki “günah” ile ne kastedilmekte, nereye varılmak istenmektedir?

Sadece bir dinin yasakladığı eylemler mi?
Hayır.

Bir dinin inananı için, buyruğun aksini yapmak;
Bir öğretiye bağlı olan için, öğretinin tersine davranmak;
Erdemli bir yaşam sürmeye çalışan için ise, bu erdemin dışına taşmaktır.

Kişi bu davranışları her tekrarladığında, içinde bir şey olur.
Önce kendisine olan saygısı sarsılır.
Sonra “Neden bunu sürekli yapıyorum?” diye sorar.
Bu anda, en kolay ulaşılabilir cevap ise kendimizi kandırarak vardığımızdır.

Çünkü insanın kendisine “tam anlamıyla samimi olması veya olabilmesi” gerçekten zordur.

Bence, birçok şeyin anahtarı, bu samimiyetin ardında gizlidir.

Çünkü biz samimi bir sorgulamadan ve gerçeklerle yüzleşmekten korktuğumuz için genellikle kaçmaya, reddetmeye, kendimizi ve ‘günahlarımızın’ sorumlularını aklamaya meyilli oluruz.

Bu uğurda “ben kesinlikle böyle biriyim”, “ben kesinlikle öyle biri değilim” gibi “kesinlik” bildiren, net tanımlama yapan sloganları içsel dünyamıza haykırırız. Buradaki amaç içimize, “sakın kurcalama” demektir.


Veyahut, ikinci bir yol olarak Ad Hominem’e veya onun bir alt türü olan Tu quoque (Sen de öylesin)’e başvururuz.

Ad Hominem; karşı tarafın argümanını doğrudan ele almak yerine kişiliğine, karakterine veya geçmişine saldırıda bulunmaktır.

Tu quoque; “Sen de aynısını yapıyorsun” şeklinde karşı tarafın eleştirisini tutarsızlık üzerinden etkisizleştirmek demektir.

Şöyle bir örnekle anlatalım. Ahmet benim en yakın dostlarımdan birisi olsun.
Ahmet gerçekten manipülatüf olmayan, dürüstlüğüne, niyetine güvendiğim birisidir. Bana bir tavrımdan rahatsızlık duyduğundan bahsetmiş olsun.

O anda benim “eleştiri” alarmım çalmaya başlar.

Özellikle koşullu sevildiysem, sürekli eleştirildiysem, yetersiz hissettirildiysem ve bunların sonucunda mükemmeliyetçilik şemamı geliştirmişsem, aman Allah’ım.

Alarm tüm bedeni bir anda sarar, utanıyorum, yanlış yaptım, eksiğim ve dolayısıyla sevilmeyi hak etmiyorum demeye başlar.

Ama ben de Ahmet de bu duyguları böyle okuyamayız.

Çünkü ben o anda, toplumda veya ailede ‘zayıflık göstergesi’ olarak tanımlanan bu duyguları bastırmak için gergin, kızgın bir ruh haline bürünürüm.

Çünkü kızgın olmak daha ‘güçlü’ bir görüntü sunar ve etrafımı püskürtürüm, karşı taraf bir daha bana bunu yapamaz ya da ben öyle olsun isterim.

Bu, bir denklem gibi, geçmişte bunu beden bu şekilde kodlamış, öğrenmiş ve öyle devam etmiştir.

Aslında buradaki kızgınlık ikincil duygumdur, en başta bahsettiklerim ise birincil duygularımdır.

Ahmet ile bir diyalog örneği verecek olursam;

Ahmet: “Bence bu hafta terapi seansını ertelemen iyi olmaz, çünkü son zamanlarda duygusal olarak çok zorlandığını söylüyorsun.”

Ben: “Ahmet, sen zaten insanları hiç anlamayan birisin. Terapi hakkında konuşma.”

Burada ben, bir savunma mekanizması olarak, Ahmet’in söylediği şeyin doğruluğunu tartışmak yerine, onun kişiliğine saldırıyorum.

Ek olarak, Tu quoque örneğine bakalım:

Ahmet: “Bence duygularını bu kadar bastırman sağlıklı değil. Terapi seansında bunları açmalısın.”

Ben: “Sen de kendi sorunlarını hiç kimseyle paylaşmıyorsun. Senin bana bunu söylemeye hakkın yok.”

Burada ben, Ahmet’in önerisinin doğruluğunu tartışmıyor, sadece onun da aynı davranışı yaptığını vurguluyorum. Bu, eleştiriyi karşıya geri yansıtma (reflective defense) tekniğine bilmeden başvurmuş olduğumu gösteriyor.

Aslında argümanın içinden kaçıyorum; “konuyu haklılık yarışına çevirme” eğilimine takılıp kalıyorum.

Özetle,

Ad hominem’de “Sen anlamazsın” diyerek kişiliğe saldırı vardır.

Tu quoque’de ise “Sen de yapıyorsun” diyerek tutarsızlık vurgusu yapılmaktadır.

Buraya kadar ki örneklerde, Ahmet’in iyi niyetli ve oldukça kibar bir şekilde eleştiri yaptığını görmekteyiz. Yani bu şekildeki eleştirileri aslında göğsümüzde yumuşatabilmeliyiz.

Yapamıyorsak, bahsettiğim “içsel sorgulamayı” yapmamız gerekiyor.

Ahmet bana bunu dediğinde ben birincil duygu olarak “ne hissediyorum” ki bir anda kızgın bir tepki verip, Ad hominem’e başvuruyorum şeklinde kendimize soru sorabiliriz.

Ancak belirtmek gerekir ki, bizim gibi toplumlarda “eleştiri nezaketi” çok gelişmemiştir. Farklı bir ülkede çok farklı külterde insanlarla tanışmış, çok yakın dostluklar kurmuş birisi olarak söylüyorum ki, biz bu konuda çok gerideyiz.

Biz de çoğu zaman eleştiri yapan kişi “kendi üstünlüğünü” ortaya koyabilmek adına karşı tarafı değersizleştirmeye çalışır. Aslında bu da onun “içsel yetersizliğinin” aynalamasıdır. Bu da yetmezmiş gibi, kişi sürekli olarak “şunun yapılması yanlıştır” şeklinde ahkamlar keserek insanların hayatlarına müdahale etmeye, onların yaşamlarını yargılamaya çalışır.

Bu sebepledir ki, bu tarz insanlarla iletişim kurarken gerçekten “sen de öylesin” dememek çok zordur.

Aslında bu insanlara “ben” dilini kullanabilirsek etrafımızdan sönüp gittiklerini net bir şekilde görürüz.

Ancak o noktaya gelebilmek gerçekten önemli derecede bir farkındalık seviyesi ve içsel olgunluk gerektirir.

Genç bir kardeşimle bu konuyu konuşup, ona, sürekli öfkesini tetikleyen ebeveyni ile iletişim kurarken “ben” dilini kullanmasını önermiştim, çok iyi yapabiliyormuşum gibi.

O da denediğinde gerçekten işe yaradığını ama bunu yapmak istemediğini söylemişti.

Neden diye sorduğumda ise “haklısın, “ben” dili ortamı sakinleştiriyor, ama o zaman içimdeki öfkeyi karşı tarafa tam olarak dökememiş hissediyorum” demişti.

Onu o kadar iyi anlamıştım ki.

Yalnız değildi.

Ama şunu kabul edelim ki, bu döngü tatlı yara gibi.

Öyle kaşımak isteriz ki, biraz daha kaşısak geçer sanırız, ama o kaşıma ihtiyacı asla bitmez,
ve biz daha da sert bir şekilde kaşımaya devam ederiz. Sonra kanlar içerisinde kalırız.

Son olarak bu konuda şunu da söylemek isterim ki, tüm iyi niyetli insanları veya farkında olmadan karşı tarafa kötü hissettiren insanları bir kenara bıraktığımızda bir grup daha kalıyor.

Sizin onun karşısında bu şekilde ne yapacağını bilemez halde, öfke nöbetlerine girmenizden, ona bir şeyleri açıklama gayretinizden tatmin olan insanlar…

Onlar bizi nerede olursak olalım, bir şekilde bulurlar.

Onlar bulmazsa da maalesef biz onları buluruz. Buna da şema çatışması diyebiliriz.

Bu sebeple tek çözüm ne kadar zorlansak da “ben, benimle bu şekilde konuşmanı istemiyorum” şeklindeki “ben” dilinin duygusuz, nötr bir şekilde kullanımı için bol bol egzersiz yapmaktır.

Bu noktada ise, yüzyılların sorusu patlak verir;

“Ben kimim?”

“Ben öğrendiğim toksiklikleri ruhumdan ve bedenim atabilecek olsam gerçekte nasıl bir insana dönüşeceğim?”

Bu sorunun gerçek cevaplarını bulabilmek için ise “kendimize tam anlamıyla dürüst ve samimi olacağımıza and içmemiz” tek şarttır.

Çünkü bu yolculuğa çıktığımızda birçok kırılma anı yaşayacağız.

Hatta çok kere kaçmak, bırakmak isteyeceğiz.

Çünkü burası bilinmedik bir kapının ardıdır.

Bu kapının ardında,
o ana kadar anlam yüklediğimiz her şeyin,
kendi adımızın önüne koyduğumuz her sıfatın tamamen bir yanılsama olduğu gerçeği ile karşılaşabileceğimizin bilincinde olmamız şart.

Bu da bizim “büyük bir boşlukta savruluyorum” diye hissetmemize sebep olabilir.

Savrulurken korkabilir, hayat altımızdan kayıp gidiyor sanabiliriz.

Sonra dürtüselleşebiliriz,

Ve kendimize deriz ki;
“hemen, şu anda, bir dala tutunmazsam yere çakılacağım!”

Sonra da refleks olarak da “bir dala” tutunuruz.

O boşlukta tutunduğumuz her dal ise,
yüksek ihtimalle,
hayat boyu kendimize “neden hep aynı döngüleri yaşıyorum?” diye sorduğumuz sorunun cevabı olacaktır.

Hani uykuya dalarken uçurumdan düşüyormuş gibi hissederiz de bir anda uyanırız ya… İşte o dal, aynı etkiyi yaratır.
Düşüşü sonuna kadar yaşamadıkça aynı rüya tekrar eder…

O boşlukta savrulmadıkça,
kendi başımıza bir “Yer’e” konmadıkça döngüler sürer gider.

Ama sakın korkmaktan korkmayın!

Çünkü bu yanıltıcı “korku” beni bana, seni sana, bizi O’na, yani bizi kendimize getirecek olan ilk kıvılcımdır.

Aksi halde ömrümüz aynı döngülerden ibaret olacak.
aynı aldatılmalardan,
aynı fiziksel veya psikolojik şiddetlerden,
aynı değersizleştirilmelerden,
aynı toksik ilişkilerden
ve aynı tacizlerden…

Aynı döngülerle her karşılaştığımızda ne yapacağız peki?

Kendimize saygımızı azaltan, bağımlı hissettiren, yani manevi açıdan içimizi boşaltan ve aynı zamanda da maddi açıdan da bizi oldukça zor durumlara düşüren;
aynı ‘günahlara’,
aynı aşırı cinselliğe,
aynı aşırı çalışmaya,
aynı aşırı alışveriş çılgınlığına,
aynı kumara,
aynı sigaraya,
aynı aşırı spora,
aynı aşırı alkol tüketimine,
aynı aşırı film izlemeye,
aynı aşırı yemeye,
aynı hiç yememeye,
aynı biri diğerine bağlanan aralıksız ilişkilere,
aynı zorbalaşmaya

geri döneceğiz.

Ve bunları her tekrarladığımızda yaşadığımız “andan” uzaklaşacağız.
Ve daima bu “günahların” bir döngüsü bitmeden ikinci döngüye başlayacağız.
Çünkü yaşadığımız “andan” koptuğumuz için haz ile hayata tutunmaya çalışacağız.
Bir hazzın zirve noktasını sonraki hazzın zirve noktasına bağlamaya çalışacağız.

Yani, daima bir heyecanın zirvesinde kalmak isteyeceğiz.
Heyecan pik yaptığında iniş ve ardından gelen durulma sürecine geçmeden, onu başka bir heyecanın zirvesine bağlamak isteyeceğiz.

Çünkü biliriz ki durursak, “o boşlukta” savruluruz.

Bu öyle bir boşluktur ki…
bazen sadece bir cırcır böceğinin sesiyle gelir.
Sonra o ses, tüm ruhunu kasvetle kaplayıp seni boğmaya çalışır.
Sanki çok yakın birinin ölüm haberini almışsın da henüz idrak edemeden cenazesine gitmiş, onu defnetmişsindir.
Vakit akşama yakındır, karanlık çöktü çökecek,
İçi acıdan yorgun düşmüşlerin sessizliği ile dolu o evin kapısında, akşam ezanının sesiyle daha da korkan bir çocukmuşsun gibi hissedersin.
Çocuk, insanlara bakar,
ölümü anlamaya çalışır,
cırcır böcekleri öter,
saçlarını okşayan bir rüzgar eser, “korkma” der gibi,
Ama sen sadece bir çocuksundur, o boşluğun içinde savrulmaya başlamışsındır.
Tanıdık bir çift göz, “her şey düzelecek” diyen bir kucak ararsın ama bulamazsın.
Çünkü o kucaklar da ölümün bıraktığı boşlukta yanarak savrulmakta olurlar.

Ama bu kucak arayışı hep devam eder…
bir sevgili ile,
bir eş ile,
bir kıyafet ile,
bir araba ile,
bir iş ile,
bir kariyer ile,
çeşit çeşit ten ile,
aşırı yemek ile,
aşırı spor ile,
uyuşturucu maddeler ile,
alkol ile,
sigara ile…

Çünkü bunlar, öğrenilmiş en basit “haz ile hayatta kalma” yöntemleridir.
Bunlar sayesinde “durma” ve “korkularla yüzleşme”nin önüne geçilmiş olur.
İnsan durmaktan çok korkar.
Çünkü durunca zihnindeki negatif, kötü, saçma vs… düşünceler ona hücum ederler.

Ter içinde kalır.

Ama yine de anlatamaz.

“Ben böyle bir şeyi nasıl düşünürüm” der,
“Bu saçma, bu kötü, bu…”

Başa çıkamaz.
Ya kendisini yok edecek, ya düşüncelerini…
İlk olarak düşüncelerini yok etmek ister, ama “panzehir” nedir bilemez.
Bu yüzden bu düşünceleri bastırarak ve nihayetinde kaçarak durumu çözmeye çalışır.
Bunun için de bahsedilen kaçınma metotlarına başvurur ve anlık rahatlama yaşar.

Örneğin; kişi ailesi ile döngü şeklinde olan ve sürekli tekrarlanan bir tartışmanın ardından bir sigara yakar. Sonra vücudunun gevşediğini hisseder.
İşte o an, “gerginlikten kurtulmak sigara ile mümkündür” kodu zihne kazınır.
Sonra hep benzer döngüler yaşanır.
Aslında çözüm sandıkları ile hatalı sistemi beslemeye devam eder.

Bu durumda kötü haber şudur ki, kaçınma metodu hem ruhuna, hem bedenine zarar verir.

Ek olarak da, tüm bunları yaparak kaçmaya çalıştığı “o düşünce” hala daha onda kayıtlı kalır ve sonrasındaki döngüde daha da güçlenerek gelir.

Bir davranış ne kadar çok tekrarlanırsa, o kadar derinleşir, insan ruhuna ve bedenine o kadar kök salar.
İnsan o toksik köklerin ne olduğunu, nereden kaynaklandığını çözmek için durmalıdır.
Bunu kendi başına yapamazsa/yapamazsak bence kesinlikle bir ‘ustaya’ başvurmalıyız.


Bu durumu arabaya ve onun ritmik bakımlarına benzetebiliriz.

Bir araba ‘en ideal koşullar altında’ bile alınan yola, yaşanan ömrün süresine bağlı olarak bakıma ihtiyaç duyar.
Zaten koşulların “ideal olması” çoğunlukla da mümkün değildir.
Çünkü bu denklemde, üretiminden sürücünün kullanımına kadar birçok değişken vardır.

Dışarıdan bakıldığında araba gider hâldedir.
Parlak boyası, pırıl pırıl jantları vardır; yolda da gayet düzgün ilerler.
Ama belki de motor kayışının kopmasına yalnızca bir “an” kalmıştır.

Bir aracın ne kadar sağlıklı çalışacağı, tek bir noktaya değil; üretimden kullanımına kadar uzanan yüzlerce küçük etkene bağlıdır.

Mesela, üretim aşamasında parçaları üreten makinelerin kalibrasyonu tam olmayabilir.

Tasarımı yapan mühendis, tüm tecrübesine rağmen o gün dalgın olabilir.

Montaj hattındaki usta, o gün iki çocuğundan biri hasta olduğu için zihnen tam işine odaklanamamış olabilir.

Malzemeler, maliyet düşürmek için daha düşük kalitede seçilmiş olabilir.

Şirket, bir önceki sahibinden beri süregelen, alışılmış, sorgulanmamış “yanlış üretim yöntemini” sürdürmeye devam edebilir.

Veyahut, bilinçli bir şekilde, yan sanayi ve tedarikçiyi beslemek adına, normalinden çok daha düşük kalite parça kullanımı da yapabilir.

Araç, kusursuz gibi teslim edilmiş olsa bile kullanım sürecinde yeni etkiler devreye girer:

Sürücü, aracı nasıl kullanacağını bilmiyorsa, motoru gereksiz yere zorlayabilir.

Kullandığı yollar düzgün değilse, süspansiyon sistemi yavaş yavaş yıpranır.

Zamanında bakım yapılmazsa, küçük arızalar fark edilmeden büyür.

Aracın, yoğun trafik, sert hava koşulları ya da acil durumlar gibi olağanüstü şartlarda zorlanması, yıpranmayı hızlandırır.

Sürücü, belki de farkında olmadan arabayı sürekli yüksek devirde kullanır ya da frene çok sert basar.

Tüm bu ihtimaller, aracın ne kadar sorunsuz göründüğünden bağımsız olarak, onun her an bir bakıma, bir müdahaleye ihtiyaç duyabileceğini gösterir.

İnsan da böyledir.

Doğumdan itibaren ‘üretim süreci’miz — anne karnındaki gelişim, genetik mirasımız, yetiştiğimiz aile ortamı, aile bireylerinin kendi yaraları veya bilinçli kötüler hayatımızın temellerini atar.

Çocuklukta gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz her şey; iyi niyetle bile olsa bize aktarılan yanlış başa çıkma yöntemleri; toplumun yüklediği beklentiler; karşılaştığımız stresler… Bunların hepsi “yaşantı motorumuza” işlenir.

Ve tıpkı bir araba gibi, biz de dışarıdan sapasağlam görünebiliriz. Ama içimizde, belki de yıllar önce fark edilmeden oluşmuş küçük bir çatlak, gün gelir bizi yolda bırakabilir.

Terapi ya da bir mentör desteği, işte bu küçük çatlakları görmemizi, onarmamızı ve yolumuza daha güvenle devam etmemizi sağlar.

Ama tüm bu süreçten maksimum faydayı sağlayabilmemiz için kendi içsel mücadelemizi başlatmak zorundayız.

Çünkü biz mücadele etmedikçe, buna gönüllü olmadıkça, hiçbir terapist veya mentör sihirli çubuğu ile bize dokunmayacak.

Biz derinden gelenleri ne kadar iyi şekilde anlayıp, açığa çıkarıp işin ehline sunarsak, o da tüm tecrübesi ile bize yardımcı olabilecektir.

İşte o yüzden diyorum ki, aynı hataları, döngüleri veya işlevsel olmayan davranışları artık bizden sonrakilere aktarmayalım.

Varsın hatalarımız yine olsun, zaten olmama şansı da yok.
Ancak bizi yakan bu döngüler aynı şekilde, aynı büyüklüğüyle ömrümüzün geri kalanında ve bizden sonraki nesillerde var olmaya devam etmesin.
Azalarak bitsin…

Bu yüzden içsel mücadelemize basitçe “Ne gibi işlevsel olmayan davranışlarım bana ve/veya sevdiklerime zarar veriyor?” sorusu ile başlayabiliriz.
Sonra, “Neden bu davranışı sürekli tekrarlıyorum?”,
“Ben bu davranışı nereden, kimden öğrendim?”
“Bu davranışı hangi duyu ile yapıyorum, ardından hangi duyguyu hissediyorum?”
“Çeşit çeşit insanın olduğu bir ortamda bir konuya herkesten fazla tepki verdiğim veya insanlara kıyasla donuk bir şekilde tepkisiz kaldığım şeyler neler?”

gibi sorular ile de devam edilebiliriz.

Ama bu soruları kesinlikle kendimize kızmadan sormalıyız.
Kendimizi yargılamak, aforoz etmek için değil, aksin şefkatle, kucaklayarak anlamak ve çözüm bulmak için sormalıyız.
İçimizdeki küçük çocuğa yardımcı olmaya çalışır gibi…

Bu devrime ilk adımı attığımızı düşünelim.
İlk olarak bizi rahatsız eden davranışlarımızın sebebinin “biz” olmadığını anlayacağız.
Bir rahatlama gelecek.

“Ben kötü tohum değilim.”
“Ben problemli bir insan değilim.”
“Kaçmamı gerektirecek bir şey yokmuş.”

gibi sonuçlara varacağız.

Ardından bize bu davranışları yükleyen sebeplere öfke duyacağız.
Bir süre geçmişe takılıp kalacağız.

O anda Öz’ümüze döneceğiz ve ona;
Nazi Kampları’nda tüm ailesini kaybetmiş,
kendisi de yıllarca bu kamplarda kalmış,
ve ardından mucizevi şekilde kurtulmuş olan psikiyatrist Viktor E. Frankl’in cümlelerini ibadet eder gibi hatırlatacağız;

“Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış bulur. Bu da farklı bir bağlamda, geçmişe dalmaya, olanca dehşetiyle bugünü daha az gerçek kılmaya yönelik bir eğilime sebebiyet verir.”(İnsanın Anlam Arayışı)

Sonra biraz durulacağız, geçmişten çıkıp günümüze varacağız.
Ama o zaman da geçmişin hesabını sorumlularından sormak isteyeceğiz.

Maalesef burası da bir kırılma noktası olacak..
burada takılıp kalırsak da kurban rolüne saplanacağız.
Saplandığımız bu bataklıkta daha dibe gitmemek için, elimizi Spinoza’ya uzatacağız ve o bize “ne yaşadığımızı anlamamız için” bir el uzatıp, avucumuza bir reçete tutuşturacak;

“Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.”(Etika)

Sonra biraz kabulleniş, biraz diriliş yaşayacağız.
Zoom out yaparak “nerede” olduğumuzu, “oraya hangi yollardan geldiğimizi” idrak etmeye başlayacağız.

Sonra “ne kadar zorlu yollardan gelmişim”, “bu nasıl bir zorluk Ya Rab” diye donup kalacağız.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi, burası da bir sonraki durağımız olacak..
Eğer burada takılıp kalırsak da kendimizi, travmalarımızın ışığında insanlara göstermeye, sevdirmeye çalışacağız.

“Hepiniz beni hoş görün!,
“Bakın ben neler yaşadım!”;
“Bakın ne kadar zor yollardan buraya geldim”
“Senin derdin dert midir benim derdim yanında”

Yani aslında acıyla bezenmiş olan, ama görüntüde ‘bencilce’ gibi duran kurban naraları atacağız…

Oysa hayat tek başına bizim filmimiz değil.
Maalesef bize travma yaşatanların da kendi yaraları,
bizi dinleyenlerin de kendilerine ait dikenli yolları var.

Bu anda da Kemal Sayar’ın cümleleri aklımıza gelmeli. …

Çünkü bu cümleler, insanın travması/acısı ile ilişkisinin olması gereken ölçüsünü anlatmaya çalışıyor;

“Empati yapabilmek için kendi acımla da sağlıklı bir ilişki kurabilmem gerekli. Eğer kendi acımı yok sayarsam, onu görmezden gelirsem başka insanların ıstırabını anlamam da zorlaşır. Ama kendi acıma sevdalanmışsam, onunla övünür hale gelmişsem de acı çeken başka insanlarla rekabete tutuşurum ve duyarlı olamam. Kendi acıma da belirli bir mesafeden bakmayı, kendime merhamet etmeyi öğrenmeliyim önce.” (Beni Sessiz de Sevebilir misin?)

Yani, bizim ebeveynlerimiz, bakım verenlerimiz, birlikte büyüdüğümüz toplum da arabalarını bakıma götürmediler, götürme imkanları veya farkındalıkları da olmadı.

Ve içinde biz varken kaza üstüne kaza yaptılar.

Bu yüzden, “Ben artık bu arabadan ineceğim “ veya “Ben artık çocuğumu bu arabaya bindirmeyeceğim” diyorsak, arabayı bakıma götürmek ve durmak zorunda kalacağız.

Tüm bu noktaya gelene kadar birçok kırılma noktası yaşayacağız. Çok kez bırakmak, kaçmak isteyeceğiz.

Belki “benim zaten çocuğum yok, bendekini aktaracağım kimse yok” diyeceğiz.

“Belki öyle ya da böyle bu günlere geldik, bu kadar kurcalamaya gerek yok” diyeceğiz.

Belki travmalar ile ilk yüzleşme anlarında “bu gerçeğin altında kalkamayacağım ve kaçacağım” diyeceğiz.

Bu anda, tıpkı şu efsane sahnedeki gibi trajikomik bir halde bulacağız kendimizi; (Umudumuz Şaban)

“Evet şimdi ben buraya neden çıktım?
Niçin çıktım?
Nasıl çıktım?
Bunu izaha gerek yok.
Gördünüz, yürüdüm çıktım.
Ama çıkmamış da olabilirim.
Çıkmışsam çıkmışımdır,
çıkmamışsam çıkmamışımdır.
Görünen köy uzakta değildir.
Buraya çıktık da sonradan çıkmadık mı dedik
Bunlar bir takım uydurmalardır

Sahi ya, ben buraya neden çıktım?
Kim çıkardı beni buraya?

Beni, işlevsel olmayan davranışları her tekrarlayışımda içimi kaplayan huzursuzluktan kurtulmak için sarıldığım “O” çıkardı.
Belki seni uğruna hayatını sürdürdüğün öğretinin bir maddesi,
Belki onu sadece erdemli bir insan olma ihtiyacı..

Sonuç olarak, kalplerimizi huzurla buluşturmak isteyen Bir Kişi, Bir Şey…
Bu huzurun dünyevi bir bağı yok.
Bir insanın gözüne girmek, toplumun onayını almak, ailemizin takdirini kazanmak vs. gibi durumlardan çok uzak bir bağ.

Çünkü, zaten uzunca bir ömrü bunlar uğruna yaşadık.
Belki de ondan bu denli yandık…

Özetle, benim O’ndan, sizin başka bir Şey’den aldığınız güç ile bu aşamayı da aşacağız.

Ardından, bir sonraki aşama başlayacak.
Bu aşamanın özeti ise, yılların zarar verici davranışlarını temizleme sürecidir.
Usta sana, bize bu hareketlerin bizde neden başladığını, neden kazılı olduğunu anlatacak.
Sebepler çeşit çeşit, belki de insan popülasyonu kadar çok…
Ama kazılı olmasının sebebi yıllarca tekrarlanmış olmalarıdır.
Yanlış kaslar çalışmış, ve biz kaskatı olmuşuzdur.
Doğru kasları çalıştırmayı öğreneceğiz. Başta çok ağrımız olacak.

Gün gelecek gözyaşlarımızı gevşetici niyetine hamlık yaşayan kaslarımıza süreceğiz…

Sonra küçük küçük denemeler yapacağız.
Sağlıklı kaslarımız küçük küçük görünmeye başlayacaklar.
Fiziken ve ruhen o kadar iyi hissedeceğiz ki “sanırım ben fena birisi değilim, ne dersin” diye sesleneceğiz içimizdeki çocuğa.
Her sağlıklı, yeni bir kasın gelişmesi bu seslenmeleri arttıracak,
Arttıkça o küçük çocuk korktuğu, saklandığı kuyudan yavaş yavaş bize doğru tırmanışa geçecek.
O mutlu olacak, biz hafifleyeceğiz, hafifledikçe “bari şu yükü de bırakayım” diyeceğiz.
Böylece yolculuk artık bir tutku ile devam edecek.
Tıpkı yoğun bir antrenmandan sonra alınan ferahlatıcı duş gibi.
O hissi tekrar yaşamak için artık terlemeyi göze alacak cesareti hissedeceğiz.
Bu cesaret bize güç verecek, ama öyle yılların getirdiği, sadece ‘dışarıya’ sunduğumuz, içi boş bir güç değil.
Aksine, ayaklarımız yere öyle sağlam basacak ki, böyle ayaklarımızı yere çok sağlam vurursak sanki ‘O’ na varabilecekmişiz gibi hissedeceğiz…

Bu yolculukta gönüllü isen,
ama bazen “ben bu davranışımı değiştiremem, sanırım ben buyum” diye yılgınlığa düşersen,
bu durumun çok normal olduğunu,
ama “yapamayacağını” düşünmenin sadece bir “yanılsama” olduğunu hatırlaman için sana “kas hafızamızın” bize bu oyunu nasıl oynadığına dair küçük, basit, yaşanmış bir olay anlatacağım.

Kadının biri, yaklaşık bir yıldır büyük bir sitede ikamet etmektedir. Sitenin giriş çıkışları, 24 saat boyunca güvenlik tarafından kontrol edilmektedir. Güvenlik kulübesinin her iki yanında, araçların giriş ve çıkışı için yapılmış geniş kapılar ve bu kapılarda kapanıp açılan bariyerler vardır. Bu kapıların yanında ise, aynı anda yalnızca bir yayanın geçebileceği dar turnikeler bulunur. Yayalar, kartlarını okutarak bu turnikelerden girip çıkar; yanlarındaki geniş kapılardan ise arabalar geçer. Araç giriş çıkışları dışında, bu kapıların bariyerleri her zaman kapalıdır. Bu nedenle kadın da diğer yayalar gibi her zaman dar turnikeden geçmektedir.

Bir gün, araçların siteden çıkış yaptığı taraftaki bariyer kırılır. Bariyer kaldırılır ve geniş kapı tamamen açık kalır. Bu durum, birkaç hafta boyunca böyle devam eder. Kadın ise ilk birkaç gün, kapının açık olduğunu fark etmez bile. Çünkü bir yıldır tekrarladığı dar turnikeden geçme alışkanlığı, artık bedenine ve zihnine işlemiştir.

Sonra bir akşam, yine dar turnikeden geçerken kulübedeki güvenlik görevlisiyle göz göze gelir. Güvenlik, tatlı bir şekilde gülümser ve ardından bakışlarını, kadının hemen yanı başında — yarım kol mesafesi kadar yakınında — duran geniş, açık kapıya çevirir. Kadın o ana kadar, o kapının bariyersiz ve tamamen açık olduğunu fark etmemiştir bile.

Bunun üzerine, ertesi gün kendisine, “Geniş kapıyı unutma, oradan çıkacaksın.” diye telkin vermeye başlar. Evden çıkar, sitenin kapısına yaklaşır, ancak telkini unutur ve yine dar turnikeye yönelir. Tam geçecekken kafasını sağa çevirir, açık kapıyı görür ve “Hadi ya, nasıl yine unuturum?” dercesine içinden geçirir. Yine de kendine söz verir: “Yarın kesin yapacağım.”

Ertesi gün, kadın yine dar turnikenin olduğu alana gelir; fakat bu kez tam girmek üzereyken durur, geri çıkar ve sırf kaslarına o geniş, ferah kapının varlığını ezberletmek için oraya yönelir. Dışarıdan biri gördüyse ne yaptığını anlamamış olabilir. Belki de “Turnikenin ucuna kadar geldi, neden geri döndü?” diye düşünmüş, hatta gülmüştür. Ama önemli değildir. Kadın biliyordur, güvenlik biliyordur…

Sonraki gün, tam isabet. Kadın, nerede olduğunun tüm farkındalığıyla süzülerek o geniş kapıdan geçer. Ertesi gün bir daha, sonraki gün bir daha… Artık teklemeden, alışkanlıkla geçmektedir.

Sonuç olarak, yanı başında açık, ferah bir çıkış yolu olsa da, bir yıl boyunca tekrarlanan davranış, ona o çıkışı göstermemiştir. Şefkatle gülümseyen ve bakışlarıyla ona bir yön gösteren güvenlik görevlisi ise, kadına ferah bir kapının varlığını ve oradan geçebilmenin mümkün olduğunu hatırlatmıştır.

Sizin güvenlik Görevli’niz veyahut görevlileriniz kim,
Dar turnikeleriniz neler,
Ferah kapılarınızın önündeki bariyerler hangi alışkanlıklarınız,
Bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum:
O dar turnikelerden kurtulup ferah kapılardan yürümek mümkündür.

İnsanın hangi dünyaya kulak kesilirse, diğerine sağır olacağını önce İsmet Özel’den, sonra kendimden biliyorum.

Varsın dar turnikeler hiç bitmesin.
Hayat bölüm sonu canavarlarıyla üzerimize gelsin.
Biz, ferah kapılara olan inancımızı ve o yoldaki mücadelemizi daim kılalım.
Ne olur ki yani…

Değerlisi’ne varmak uğruna,
tüm samimiyetleri ile,
“Ben” olabilme gayretini gösterenlere,
en devrimci duruşumla
ve dahi Hazreti Epiktetos’un manifestosuyla Selam Olsun;

“Bir bülbül olsaydım, bülbül gibi şakırdım; bir kuğu olsaydım kuğu gibi yüzerdim, ama ben bir insanım ve benim görevim Yaradan’ın sözlerini hatırlatmak. Yaşadığım sürece bu görevimden asla şaşmayacağım ve sizi de bu görevde bana eşlik etmeye davet ediyorum.

Herkesten önce memnun, hizmet ve itaat etmem gereken biri var: Tanrı. Ve o beni bana emanet etti: Beni sadece kendimden mesul kıldı ve bunu yapabilmem için de kuralları belirledi.

Tanrı bana ‘Epiktetos eğer mümkün olsaydı seni de sahip olduğun bedeni de tamamen özgür ve başıboş bırakırdım’ dedi.

‘Ama sakın ha aldanma, bu beden senin değil. O sadece şekle giren bir kil.

Her an yanında olamayacağım için sana kendimden bir parça verdim.

Bu benden parça ile bir şeyleri arzulayacak, onlara sahip olacak, yeri gelip onlardan kaçınacak ve mantığını izleyerek bunları anlamlandıracaksın. 

Bunu görmezden gelmeyip içinde ne varsa ortaya koyarsan asla hayal kırıklığına uğramayacak, engellerle karşılaşmayacaksın.

Hiçbir zaman kederlenmeyecek, hiç kimseyi suçlamayacak ya da göklere çıkarmayacaksın.

Sahip olduğun bu değeri sakın ha küçümseme. Elindekinin kıymetini bilmelisin!

Yorum bırakın