Her yazının bir sesi vardır. Bu satırlara ben bu sesi uygun gördüm.
Aşağıdan dinleyebilirsiniz; belki sizde başka bir anlamla titreşir 🎧
Kadın sabah uyandı.
Önce O’na vardı.
Sonra masasının başına oturdu.
Kitabını açtı,
not alırım diye bir eline de kalem tutuşturdu
ve Yunus’unu okumaya başladı.
Okudu,
Okudu,
Okudu…
En son şunları okuduğunu hatırlıyor:
“Gökyüzünde İsa ile,
Tur Dağı’nda Musa ile,
Elimdeki Asa ile,
Çağırayım Mevlam seni…“
Bir iç çekti sonra ve ev daha da sessizleşti.
Bu sessizlik, saat 8:25 civarında çalan kapı ile bölündü.
Beklediği kimse yoktu.
Elindeki kalemi masaya bırakmayı unutarak kapıya yöneldi,
açtı kapıyı.
Küçücük, 8-9 yaşlarında bir erkek çocuğu…
Gözlerinin içi “ben kayboldum” diyordu.
Yazın yakıcı sıcağına inat, başına karlar ilişmişti.
Saçları…
Diken diken.
Belli ki hiç okşanmamıştı.
Bu yüzden eliyle saçlarını arkaya doğru yatırmaya çalışıyordu,
sanki kendi başını okşar gibiydi.
Belki de saçı yoktu, ya da çok az vardı.
Tepki olarak terk-i diyar etmişlerdi.
Kim bilir…
Ama çocuk o kadar sessiz duruyordu ki,
kadın da ne diyeceğini bilemedi.
Çocuk küçük, kadın haliyle ondan uzundu.
Çocuk kafasını öne eğmiş, ama alttan altta da kadına bakıyor, sonra gözlerini kaçırıyordu.
Kadın dizlerinin üzerine çöktü,
çocuğun gözleriyle aynı hizaya geldi.
— “Merhaba güzel çocuk,” dedi gülümseyerek ve çocuğu rahatlatmak istercesine.
Çocuk cevap vermedi.
— “Birini mi arıyordun?” dedi.
Çocuk cevap vermedi.
— “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.
Çocuk cevap vermedi.
— “Ailen seni merak eder. Eğer bana cevap verirsen belki sana yardımcı olabilirim,” dedi.
Çocuk cevap vermedi.
Kadın ne yapacağını bilemedi.
Çocuğu korkutmak istemiyordu ama bir yandan da ona yardımcı olmak istiyordu.
Bir süre kadın çocuğa bakıyor,
çocuk ise zaman zaman kaçamak göz temasları kurmak dışında bir şey yapmıyordu.
Sonra çocuğun gözü, kadının sağ elinde bulunan kaleme takıldı.
Kadın ne olduğunu anlamadı.
Sonra çocuk “ilk kez” sessizliğini bozdu
ve kadına sağ elindeki kalemi işaret ederek:
— “O elinizdeki şey… Musa’nın Asası mı?” dedi.
Kadın dondu.
Kadın yandı.
…
Kollarını açtı ve çocuğa:
— “Gel buraya! Artık seni Kim’in gönderdiğini biliyorum, bana güvenebilirsin,” dedi.
Çocuk sarılmak istercesine atılımda bulunacaktı ama çekindi.
Kadın anladı ve ona yumuşak bir tonla dedi ki:
“Yaslan göğsüme çocuk,
Benim gönlüm gök gibidir, açık deniz gibidir.
Pas tutmaz benim içim, yeryüzü gibidir.
Toprak gibi…
Sen ki ay gibisin, bulut gibi,
Güneş gibi bazen…”
Çocuk, yıllardır gözünün kenarında birikmiş yaşlarını bir anda bırakarak kadına sıkıca sarıldı.
Kadın ona daha sıkı sarıldı.
Bir süre öyle kaldılar…
Sonra kadın çocuğa dönerek:
— “İçeri gelmek ister misin?” dedi.
Çocuk sessizce, başını ‘evet’ dercesine salladı.
Kadın evinin kapısını sonuna kadar açtı.
— “Geç bakalım yakışıklı,” dedi.
Çocuk, adeta bu kelimelerin sihirli etkisiyle parlayan gözlerle kadına baktı.
Yüzünde hafif bir gurur belirdi, sanki kendisine ait bir güzellik keşfedilmiş gibi.
Adımlarında, bu iltifatın verdiği tatlı bir zafer duygusu vardı;
o an, tüm vücudu gururla dolmuş ve her hareketi,
“Evet, ben o yakışıklı” dercesine bir ışıltı taşıyordu.
Kadın çocuğu kibarca oturma odasına doğru yönlendirdi.
Önce çocuk girdi oturma odasına.
Sonra kadın.
Ve kadın çocuğun aksine, gördüğü şey karşısında donup kaldı.
— “Ne oluyor Rabbim?” dedi kadın şaşkınlık ve şokla.
Oturma odasında koltuğun üzerinde oturan,
aynı yaşlarda, kumral küt saçlı bir kız oturuyordu…
Küçük kız içeri giren çocuğu görünce:
— “Çok şükür! Hoş geldin,” dedi.
Yesevî gibi söyledi kız:
“40 günde gelene amma da geciktin ha.
40 yılda gelene ne de tez geldin”
Ve sonra,
kız koşarak çocuğa sarıldı.
Çocuk da kızı sanki Kalu Bela’dan beri tanıyordu, o nasıl bir sarılmak öyle…
Kadın ne olduğunu anlayamıyordu.
Erkek çocuğunu ilk kez görüyordu, ama bu kız çocuğu ona çok tanıdık gelmişti.
Nutku tutulan kadın, kız çocuğuna çekinerek “Merhaba” dedi.
Kız çocuğu da ona aynı çekingenlikle cevap verdi.
Kadın:
— “Seni bir yerden tanıyor olabilir miyim?” dedi.
Kız:
— “Umarım öyledir,” dedi; sesi kırık, yorgun… ve içinde biraz da Ömer’in öfkesi vardı.
Kadın bir an durdu. Ne yapacağını, nereye bakacağını bilemedi.
O sessiz erkek çocuk ise o andan itibaren, iki dünya arasında köprü kurmaya koyuldu.
Sanki aralarındaki kopmuş bir ipi, görünmez elleriyle yeniden düğümlüyordu.
Erkek çocuk:
— “İkiniz de birbirinizi tanıyorsunuz,” dedi, usulca.
Küçük kız, hafif bir tebessümle ama içinde ince bir sitem taşıyarak:
— “Ben onu tanıyorum. Yıllardır ona sesleniyorum. Yıllardır yanında sessizce yürüdüm.
Ama bir kere olsun beni görmedi, beni duymadı,” dedi.
Kadın’ın gözleri kocaman açıldı.
Zaman dondu, nefesi yarım kaldı.
Ve o an, ilk kez… “anladı” o küçük kızın kim olduğunu.
Kafasını öne eğdi.
Yüzüne bakacak cesareti bulamadan döküldü:
— “Özür dilerim…”
— “Nasıl göremem?”
— “Nasıl unuturum seni?”
— “Nasıl duymam?”
Küçük kız:
— “Ben yıllarca bir kardeş aradım,” dedi.
— “Beni sana getirecek bir yoldaş, sesimi senin kulaklarına taşıyacak bir elçi…
Ve o geldi.
Sadece gelmedi.
Seni bana getirdi.
Beni de sana gösterdi.”
Kadın dayanamadı.
Hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Yılların suskunluğunu gözyaşlarına döktü.
Ve ilk kez,
kızın gözlerinin içine baktı.
Ve defalarca, kalbinden süzülen o tek cümleyi tekrarladı:
— “Özür dilerim…”
Kızın gözleri, onca kırgınlığa, onca sessiz siteme rağmen, hâlâ aynı şekilde gülüyordu.
Çünkü o, gülümsemeyi bir direniş biçimi olarak öğrenmişti.
Acının üzerine devrim ihramını kuşanır gibi,
her yarasını bir tebessümle örtmeyi huy edinmişti.
Erkek çocuğu, bu sahneyi sessizce izlerken,
bir yandan gözlerinin kenarına dolan yaşları çocukça bir telaşla siliyor,
bir yandan da henüz adını bile koyamadığı bir duygunun içinde yıkanıyordu.
‘Ağlamak’ ona ilk kez öğretiliyor gibiydi.
Sanki gözlerinden değil, kalbinin içinden taşıyordu yaşlar…
Kadın ve kız birlikte döndüler, gözleriyle onu buldular.
Kollarını olabildiğince açarak,
— “Orada, öylece durma… Hadi, buraya gel,” dediler.
O an, sanki içlerindeki eksik parça hareketlendi.
Kayıp çocuklar, birbirlerinin gözlerinde ilk kez tam anlamıyla “var” oldular.
Yıllardır içlerinde yankılanan sessiz çığlıklar, bir anlığına durdu.
Adımları bir ışık gibi birbirine karıştı.
Ve sonunda,
kelimelerin dokunamadığı o yerde,
yürekleri birbirine değdi.
Kadın, çocukların hem aç hem de yorgun olduğunu sezmişti.
Mutfakta onların en sevdikleri yemekleri hazırlarken,
bir yandan halının üzerinde birbirine karışan kahkahaları,
minik ellerin oyunlara kattığı neşeyi izliyordu.
Kalbi, böyle bir tabloya hiç alışkın olmayan bir sevinçle çarpıyordu.
İçinden, usulca bir dua yükseldi:
Bu çocukların masumluğuyla çağırayım Mevlam seni…
Yemekler özenle sofraya kondu.
Paylaşıldı, afiyetle yendi.
Sözler, yavaş yavaş derinleşen bir akşamın kıyısında uzun uzun dolandı.
Gün yavaşça geceye devrildi.
Kadın yatakları hazırlamaya koyulacaktı ki,
kız çocuk gülümsedi:
— “Ben yerde yatmayı çok severim… Hatırlıyorsun, değil mi?” dedi.
Kadın:
— “Tabii ki,” dedi.
Erkek çocuk hemen atıldı:
— “Ben de! Ben de yerde yatmak istiyorum!”
Kadın, usulca onların yerlerini hazırladı.
Kendi yatağına çekilecekti ki,
iki çift göz birbirine bakıp aynı anda ona döndü:
— “Sen de bizimle yatar mısın?” dediler.
Kadın’ın kalbi, o an tarifsiz bir sükûnetle doldu.
— “Tabii ki,” dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı.
— “Ama tam aramıza gel,” diye eklediler.
Kadın, bir kolunun altına kızı, diğerinin altına erkeği aldı.
Ve o gece…
Üç beden, üç ayrı yalnızlık;
ilk kez aynı sıcaklıkta çözülmeye başladı.
Tensel bir sarılmadan öte,
kalplerin aynı örtüye sığındığı bir teslimiyet yaşandı.
Kadın, gözleri ağırlaşmadan hemen önce sordu:
— “Sabah kahvaltıda ne istersiniz?”
Kız bir anda doğruldu, sesine bir çocuğun neşesini kattı:
— “Yumurtalı ekmek!”
Erkek çocuk tereddüt etti. Sesi gelmedi hemen.
Kadın başını çevirip yumuşak bir gülümsemeyle:
— “Sen niye bir şey söylemiyorsun bakalım?” dedi.
Çocuk, gözlerini kaçırarak:
— “Ee… bilmem. Ben de yumurtalı ekmek yerim,” dedi.
Kadın göz kırpar gibi baktı ona:
— “Emin misin yakışıklı?”
— “Evet,” dedi çocuk, neredeyse fısıltıyla.
Kadın bir adım daha attı kalbine doğru:
— “Eğer sevdiğin başka bir şey varsa, bil ki onu yapmak beni mutlu eder.”
Çocuk, hafifçe başını salladı:
— “Yok yok… Gerçekten seviyorum. Yumurtalı ekmek en sevdiğim.”
Kadın:
— “Tamam o zaman. Hadi şimdi gözler kapanıyor…”
İkisinin de alnına birer öpücük kondurdu,
üstlerini örttü,
ve koynunda dinlenilecek bir geceye doğru süzüldüler.
Sabah geldi.
Kadın gözlerini araladığında,
karşısında sessizce onu izleyen kızın bakışlarıyla karşılaştı.
O bakışlar… öyle güzeldi ki…
Hem yılların yükünü taşır gibiydi, hem de sabah serinliğindeki çiy damlası gibi berraktı.
Kız, küçücük parmaklarıyla sessiz bir dua gibi kadının saçlarını okşuyordu.
…
Kadın o an gözlerinin içine baktı,
kalbiyle konuştu:
— “Geldiğin için teşekkür ederim…”
Kız, yine ilk kez bir şeyler hissetti…
“burada isteniyorum”,
“buraya rahatsızlık vermiyorum”,
“ben fazlalık değilim”,
“burada güvende hissediyorum”,
“buraya ait hissediyorum”,
“bana bir iyilik yapıldığında gergin hissetmiyorum, acaba karşılığında hangi parçam talan edilecek diye kaygı ve öfke duymuyorum”,
“ve…. varlığım bir suç değil, ben suçlu, tiksinç, kötü değilim…”
O sırada kadın, içinde yıllardır bekleyen bir hakikati dile getirdi:
— “Çocuk olan sensin. Saçları okşanması gereken sensin.
Artık sen, başkalarının gözlerine
‘acaba neye ihtiyacı var?’,
‘bu ihtiyacı gidermek için ne yapabilirim?’
gibi sorularla bakmayacaksın!
Sen, maalesef ki, içindeki çocuğu büyütememiş bir annenin birkaç ebeveyninden birisi değilsin artık.
Sen çocuksun.
Sen çocuksun.
Sen çok güzel bir çocuksun.
Sen çok güzel kalbi olan çok güzel bir kız çocuğusun.
Unutma, artık senin ihtiyaçlarının karşılanacağı yeni bir çağ başladı.
Kız durdu, ve başını kadının kalbine yasladı.
Kadın ise masumların yaslandığı bu kalbin bir ev olmasını diliyordu,
Bu ev, Karadeniz’in ladin kokulu ormanlarının içinde saklanmış küçük bir evdi.
Bahçesi vardı mesela… Boğmadan sarıyor, serbest bırakarak kucaklıyordu geleni.
İçeri girdiğinde, tahta raflardan yayılan o baharat ve reçel kokusu hemen sarıveriyordu insanı.
Doğallık kokuyordu o ev. Samimiyet kokuyordu.
Ve her gelenin vücudu, bu kokularla fark etmeden gevşiyordu.
Gevşedikçe, kendi de aynı ruha bürünüyordu.
Ortada bir soba vardı.
Sağanakta ıslanmış her ruhu, önce sıcaklığıyla, sonra çıtırdayan çırayla karşılıyordu.
“Sakin ol,”, “burada güvendesin.” demek istiyordu.
Yanında bir divan duruyordu,
“Bırak artık sırtındakileri,”
“Her şeyini burada salabilirsin” der gibi…
Sobanın üstünde bakır bir demlik,
kuzinenin gözünde köy patatesi…
sağanak yağmurdan kaçışanlar üşümüş olur, üşüyen acıkır,
tıpkı eksik duyguları tarafından topa tutulmuş ruhlar gibi…
bu evde,
doyurucu bir ikramda bulunabilmek adına,
çay ateşte demleniyor,
patates ateşte közleniyordur.
Çünkü, yanan pişer, pişen O’na varır…
Edip Cansever’in Masa’sı gibi;
ev de evmiş ha…
Küçük kız başını sanki kadının dilediği eve koymuşçasına huzurla bir süre öyle kaldı.
Sonra ikisi birden yatağın diğer tarafına döndü,
erkek çocuğunu uyandırıp ona da sarılmak istediler.
Ama çocuk orada yoktu.
Evin içinde çocuğa seslendiler,
ses yok.
Telaşla kalktılar yataktan.
Evin her yerine baktılar,
çocuk yoktu.
Ne yapacaklarını bilemediler.
İkisinin de kalbi yerinden çıkacaktı.
— “Başına bir şey mi geldi?” dedi küçük kız büyük bir telaşla.
Kadın:
— “Sakin ol, belki de evini hatırladı,” dedi kızın korkmasını istemediği için.
Ama kadın da çok korkmuştu.
Sonra küçük kız, kadına tanıdık bir şekilde konuşmaya başladı:
— Kesin ben yanlış bir şey yaptım…
— Kesin onu üzecek bir şey dedim…
— Belki de yumurtalı ekmek sevmiyordu ama çekinip sevmediğini söyleyemedi…
— Keşke sussaydım…
— Neden tutamadım ki bu çenemi…
Kadın donup kalmıştı.
Küçücük bir beden bu kadar suç yüklenmeyi, öfkeyi, utancı nasıl öğrenmişti?
Eliyle karnını tuttu küçük kız:
— Midem bulanıyor.
— Vücudum ısınıyor.
— Patlamaya hazır bir batarya gibiyim, dedi.
Kadın artık “duruma el atmam gerekiyor” dedi kendi kendine.
Bu cümleler, bu suçluluk… tanıdıktı.
Çok tanıdık.
Ama artık benim bir yetişkin gibi bu küçük kızın kaygılarını dindirmem gerekiyor.
Artık onun ihtiyaçları önemli, dedi.
Dizlerinin üzerine çöktü,
kızın ellerini ellerinin arasına aldı,
gözlerinin içine, içinden taşan şefkat okyanusu ile baktı, ve ona şunları söyledi;
— Dur bakalım ufaklık, biraz sakin ol.
—Senin hiçbir suçun yok.
—Sen kimseye isteyerek zarar vermezsin.
—Senin kalbin bu dünyanın en temiz yeri.”
Sonra, sancıdan kıvranan küçük bir bebeği rahatlatmak istercesine ona sarılarak sırtını okşadı, yavaş yavaş, dairesel hareketler ile…
Ona onu çok sevdiğini,
bu telaşının kendisiyle ilgili değil,
ona öğretilenlerle ilgili olduğunu anlattı.
ve gözlerine bakarak;
— Seni bir daha asla ‘öğretilenlerin kuyusunda’ yalnız bırakmayacağım dedi.
Kadın bunu öyle içtenlikle söyledi ki, sanki “Eski hayatıma ve eski vehimlerime dönmemek için her çileye katlanabilirim” diyerek Platon’un Mağara Alegorisi’ne bir selam çakıyordu o anda.
Yine sarıldılar, yaz tatilinin ardında kavuşan küçük kız arkadaşlar gibiydiler, sürekli sarılıyorlardı.
Kadın, yıllar önce Kardeşimin Hikâyesi kitabını okuduğunda filizlenen “sarılma makinesi” fikrini artık saçma bulmaya başladı.
Çünkü bu makine bedene seratonin salgılatabilir ama ruha dokunamazdı.
Kız:
— “Batarya yavaş yavaş normale dönüyor,” dedi.
Kadın:
— “Çok şükür Rabbim,” dedi.
Bir süre böyle durdular.
Ama akılları çocukta.
Sonra kadın masanın üstünde bir kâğıt gördü.
Çocuktandı…
İkisi de merakla kâğıdı açtı.
Yazmayı yeni öğrenmiş minik parmaklarıyla çocuk şunları yazmıştı:
‘Beni merak etmeyin.
Ben sizi birbirinize kavuşturunca, kendi evimin de neresi olduğunu hatırladım.
Şimdi huzurla, mutlulukla oraya gidiyorum.
Ama beni sakın unutmayın.
Buraya bir mühür çiziyorum.
Bunun adı ‘kardeşlik mührü’.
Bu mühür bizi önce O’na, sonra birbirimize bağlayacak.
Belki bir daha görüşemeyeceğiz, belki de görüşeceğiz, bilmiyorum.
Ama günün belli vakitlerinde, her O’na varışımızda birbirimizle sohbet edebileceğiz.
Bunu biliyorum.
Ben kendi yolculuğuma giderken siz de şunu unutmayın:
Ben olmadan, ilk kez baş başa kalacaksınız.
Bu da sizin için yeni bir yolculuk olacak.
Önce bocalayabilirsiniz.
Sakın korkmayın.
Çünkü ‘O’ bizimle.
“Kalbiniz bende kayıtlı.”
Allah’a emanet olun…‘
Kadın da kız da kendilerini tutamadılar.
Hıçkırarak ağladılar…
İkisi de çocuğun iyi olmasına, evine dönmesine sevinirken,
daha o anda, onu özlemeye başlamışlardı.
Kadın kıza dönerek:
— “Onunla her zaman bir secdenin ucunda sohbet edebiliriz, biliyorsun değil mi?” dedi.
Kız başını salladı:
— “Evet, biliyorum” dedi.
Kadın kıza dönüp:
— “Eğer çocuğa son bir şey söyleme şansın olsaydı ne derdin?” diye sordu.
Kız:
Kalu Bela’dan,
tekrar O’na varıncaya kadar,
kardeşlik mührün bende daim olacak !
dedi.
Sonra bir an duraksayarak, kadına yöneldi ve aynı soruyu ona sordu:
— “Peki ya sen?” dedi.
Kadın:
Kadın bir an gözlerini kapadı,
derin bir iç çekti ve ardından sesini, geçmişin ve geleceğin birleştiği bir yerden yükselterek:
And olsun o Zeytin’e ki,
en karanlık gecede bile,
göğe yükselen uluma misali,
havaya kalkmış sol yumruğum ve
sana varması için O’na ilettiğim sayısız duam
her daim yanında olacak
dedi.
Ve o an,
hiçten içe,
içten de içe,
içe içe
bir bağ kuruldu.
